Azerbaycanda Nevruz Kutlamaları

'Ülke Kültürleri' forumunda UquR tarafından 23 Ekim 2008 tarihinde açılan konu

  1. UquR

    UquR Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Azerbaycanda Nevruz Kutlamaları konusu Azerbaycanda Nevruz

    NAHÇIVAN'DA NEVRUZ GELENEKLERİNİN DÜNÜ VE BUGÜNÜ


    Asker KADİMOV *

    Türkiye Türkçesine Aktaran : Mustafa KALKAN **

    Nevruz, Azerbaycan Türklerinin ve bu cümleden bütün Türk halklarının millî bayramıdır. Her yıl yazın gelişi ile alâkadar olan bütün Türk Dünyası Nevruzu bayram olarak kutlamaktadır. Nevruz'un izleri ve onun miftik kaynakları bizim asrımızdan çok daha öncelere, kadim devirlere kadar ulaşmaktadır. Ayrıca bu millî bayramın İslam tarihi ile hiçbir alâkası yoktur. İlmi tetkikatlarda Nevruz, kadim ateşperestlikle, Zerdüştlükle alakalı olan bir yaz mevsimi ve bayramıymış gibi takdim edilir. Ateşperestlik dinine göre zaman ve kader tanrısı Zurvan'ın birleşmesinden dünyaya gelen iki ikiz kardeş olan Hürmüz ve Ehirmen dünyayı idare ediyorlardı. Güya hayatta olan bütün şeyler Hürmüz ve Ehirmen arasında bölünmüş, ebedi hayatı, iyiliği, hayrı, ışığı Hürmüz alınış, karanlığı, zulümü, ölümü, hastalığı, hileyi, şeri ise Ehirmen kabul etmiştir. Ayrıca ateşperestlerce Hürmüz güneş şeklinde tasavvur edilmiştir. Güneş, Hürmüz'ün kendidir, her şeyi gören gözü veya onun oğlu gibi tasavvur edilmiştir. Yerdeki ateş Hürmüz'ün remzi, onun sembolü gibi kabul edildiğinden ateşperestler ateşe sitayiş edip onu mukaddesleştirmişlerdir. Hürmüz İnsanlara od (ateş) vermekle onlara ebedî hayatı bahşetmiştir. Ayrıca, İnsanlar Hürmüz'ün en yakın dostu olup onun da beraberliğinde kötüye, Ehirmen'e karşı savaşır ve mücadele başlar.

    Gönül ve iyilik tanrısı olan Hürmüz kendi âteşi ile kötülük tanrısı Ehirmen'i, yarattıklarını mahveder. Bununla beraber, eski İnsanlar her yıl Nevruz'un geliş zamanı, son Çarşamba denilen vakitte Nevruz'un ateşinin üstünden atlarlardı. Bununla bütün şer ruhlardan ve Ehirmen'in şerrinden temizlenirlerdi. Lâkin ben bir araştırmacı olarak "Nevruz"un ateşperestlikle alâkasının olduğunu sanmıyorum. Çünkü Nevruz'un kaynakları daha eskilere ve Şamanizm düşüncesine kadar dayanmaktadır. Eski Türk dünya görüşünün esasını da Şamanizm'den gelen bazı düşünceler etkilemiştir. öyle ki şaman törenleri, ak şaman, kara şaman merasimleri, ateş üzerinden atlanarak yapılan ayinler eski Türklerin yenileşme bayramı olan Nevruz'la büyük benzerlik gösterir. Göğün katlarına yükseliş ve seyahat yalnız Gök Tengri'ye inanmakla ilgili değil, aynı zamanda dört unsuru ile beraber (ateş, su, hava, toprak) (kültleri) olan eski Türk inanç sistemini ifade eder Sonraki din ve inanışlar bu cümleden ateşperestlik merasimleri de Şamanizmle alâkalı olan eski Türk düşünce sisteminden bazı esasları da ihtiva eder. İlk Türklerin tanrı inancı Azerbaycan ve Nahçıvan inanışlarında ve masallarında da fazlasıyla görülür.

    Eski İnsanların ateşe olan inançları bazı miftik şekillerin ortaya çıkmasına da sebep olmuştur. Türkçeyi konuşan bütün halkların folklorunda olan Hızır İlyas veya Hıdır Nebi de ateşe olan sitayişle alâkadar olarak meydana getirilen mifolojik görünümlerdir. Hızır'ın asıl leksik manasına göre bu kelime Türkçe’dir. Hız, Türk dillerinde ateş, ısı demektir. Ir, er ise yiğit, kahraman manasını verir. Demek ki, Hızır ateşi, sıcaklığı (ısıyı) getiren erkek kişi, kahraman demektir. Bu miftik görünüş Nevruz merasimi ile daha yakından alakalıdır. Çünkü Nevruz'un yakınlaştığı vakit Şubat ayının ilk günlerinde Nahçıvan'da ve Azerbaycan'ın diğer yerlerinde Hıdır Hebi, Hızır İlyas adlarıyla özel bir merasim yapılır. Bu merasimde buğday kavrulur, undan gavut hazırlanılarak yenilir. Lâkin yemeden önce gavut saklanır ki, Hızır boz atıyla gelip elini veya atının nalını gavuta vursun ve Nevruz'dan sonra gelen yılın unu bereketli olsun. Hıdır Nebi merasiminde okuldaki küçük çocuklar ellerine değerek ve torba alıp kapı kapı gezerek, Hızır hakkında bütün halk değişlerini söyleyip Hızır'dan payını isterler:

    "Hızır, Hızır od getir

    Var dereden od getir

    Hızır'a, Hızır diyorlar

    Hızır'a Çırag goyarlar

    Ben Hızırın neyiyim?

    Ayağının nalıyım,

    Başının torbasıyım

    Hızır battı balçığa

    Çıkarttılar hayınan

    Birce bile huyunan

    Kara tavuğun kanadı

    Kim verdi kim sanadı?

    Mahallenizden geçende

    İtler bizi taladı, hay taladı

    Hanım, ayağa dursana

    Yük dibine varsana

    Torbanı doldursana

    Hızırı yola salsana... "

    Bu halk deyimlerinden sonra Hızır'ın elini veya nalını vurduğu mukaddes buğday unundan kavrulmuş olan gavut, diğer yiyecek şeyler bereket remzi gibi çocuklara pay edilir ve hepsi bu bereketi kendi evine, Hızır payı olarak götürürdü. Bu halk deyiminde Hızır’ın ateş - ısıyı getirmesi, İnsanların onun şerefine çıra yakması açık ve aşikâr olarak bilinir. Lâkin Hızır’ın ısıyı getirmesi zorlukla gerçekleşmektedir. O, yıkılır, balçığa batar, İnsanlar onu balçıktan çıkarırlar ve nihayet, Hızır kışla savaşıp galip gelerek ateşi İnsanlara getirir, hayatı, tabiatı ısıtarak onları canlandırır.

    Lâkin tabiatın cana gelmesi için ateş, ısı, yeterli değildir. Bunun için su da lazımdır. Eski İnsanlar suyu da İnsan hayatı için zaruri olarak hesap etmiş ve onu da mukaddesleştirerek İlyas adlı su mabudunu yaratmışlardır. O da, hayat için zaruri olan su miftik görünümünde İlyas, Hızır'la birleşmiş ve Hızır-İlyas adı ile folklorumuza dahil olmuştur. Türk halklarında, eski şamanlarda ölmüş atalara ve onların mukaddes ruhlarına inanılırdı. Hattâ bazı Türk halklarında atalarının kötü güçlere karşı savaşıp kendilerinin hayattaki varislerine bütün işlerinde yardımcı olduklarına da inanırlardı. Eski Türklerde ruhlara olan bu mukaddes saygı ve inanış daha sonradan ateşperestlere de geçmiş ve "Avesta"da yer almıştır.

    Eski ateşperestlerin dinî kitabı olan "Avesta"da Fravaşlar diye adlandırılan mukaddes ruhlar kendi varislerine su temin etmek için Ehirmen'in yarattığı kuraklık devi olan Apuş'a karşı koymuş ve yağmur tanrısı Tiştira ile birleşerek Bedheybet Apuş'u mağlup etmişlerdir. Eski İnsanların dinî tasavvurlarına göre su - yağmur tanrısı olan Tiş tira İnsanların dostu ve yardımseveri olduğu için yağmur yağdırıp İnsanlara su vermiştir. Lâkin Ehirmen'in yarattığı kötü kuvvet olan kuraklık devi Apuş yağmurun önünü keserek İnsanlara su vermemektedir. Bunun için de Tiştira ile Apuş'un mücadelesi başlarmış ve düğüşte İnsanların ölen ecdatlarının ruhları sayılan mukaddes Fravaşlar Tiştira'ya yardım edip kuraklık devi ?..puş u mahvederek su ve yağmur yağdırmıştır.

    Eski Türklerle bağlantılı olan bu mukaddes ruhlar kendi varislerinin yaşayışlarını kontrol etmek için Mart'ın son günlerinde gelip evlerin üzerlerinde gezerler. "Ata-baba günü" olarak adlandırılan yeni yıl günü mukaddes olarak kabul edilirdi. Suyun, yağmurun yağmasına yardım eden mukaddes ruhlara olan bu eski inanç bugün de maişetimizde yaşamaktadır Şimdiki dinî inanışlarda herkes kendi ölmüş ecdadının ruhunu yad eder ve ona Yâsin okutturur. Atalarının, dedelerinin ruhuna olan bu mukaddes inanış Nahçıvan'da Nevruz arafesinde geçen son Çarşamba merasiminde de belirgin izlerini korumaktadır. Nevruz günü evlerde pilav pişirilir, hattâ en yoksul aileler bile hiç olmazsa soğan kızartırlar ki, kokusu çıksın ve ruhlar gelip evlerin üstünü gezerken geriye meyus olarak dönmesinler.

    Son Çarşamba Nevruz'un başlangıcıdır. Son Çarşamba gecesi ile alâkadar olarak Azerbaycan ve Nahçıvan'da bazı halk rivâyetleri de vardır. Bu rivâyetlerin birinde denilmektedir ki, son Çarşamba sabaha doğru, geceden sonra bir yıl küsülü kalan Mars ve Venera öpüşüp barışırlar, daha sonra yine gelecek yılın son çarşambasına kadar birbirlerinden ayrı kalırlar.

    Venera ile Mars'ın mücadelesini gören İnsan güneş tanrısının emri ile arzusuna kavuşup mutlu olur. Ayrıca, bu inanışa bağlı olarak son Çarşamba gecesi herkes uyumâdan sehere kadar gezer, tanın atmasını ve Mars'la, Venera'nın mücadelesini gözleri ile görürler. Güneş bir tanrı olarak onları arzularına, mutlu kaderlerine kavuşturur. Çoğu zaman tanın ağarması ve güneşin çıkması su, (çeşme) başında karşılanırdı. Bunun için son Çarşamba günü Nevruz'a bağlı olarak şenlik ve oyunlarla geçirilirdi, bu oyunlardan biri "Kosa - kosa" diye adlandırılan halk dramıdır. Bu dramaya kosa ve onun yardımcısı olan keçi ve yavruları iştirak ederlerdi. Kosa kışın, keçi ise yazın remzidir. Kosa uzun süren bir sefere gidecektir. Bunun için İnsanlardan para toplamak istemiştir. Hiçbir kimse ona bunun için para vermemiştir. Yardımcı gidip keçiyi sahneye getirir.

    Kosa keçinin paralarını alır ve sefer öncesi uzanıp yatar. Keçi çocukları ile sahneye gelir ve taşı Kosa'nın başına vurup öldürür. Yardımcı ise Kosa'nın öldüğünü görüp şu şiiri söyler:

    "Arşın uzun, biz kısa,

    Kefensiz öldü Kosa. "

    Bu halk dramında kış, yeni Kosa, yaz yeni Keçi tarafından öl dürülür ki, her iki görünüm fasılları, yeni kışla yazı temsil ederler. Yunan ve Avrupa halklarının folklorunda da yazın gelişi ile bağlı olan merasimler görülür. Yunanlılarda Lionis'in şerefine yaz günlerinde kutlanan keçi nameleri, İngilizlerde Robin Hood'la alâkadar olarak kutlanan yaz merasimleri buna örnektir.

    Azerbaycan'da güneşli davet merasimi de eski İnsanların güneşe olan inanışları ile bağlantılıdır. Bu merasimde İnsanlar günün çıkması için bile bir name okumaktadırlar :

    "Gün çık, gün çık,

    Keher atı min çık

    Keçel kızı evde koy

    Saçlı kızı götür çık. "

    Bu şiirde verilen keçel kız kış, saçlı kız ise yazdır, sıcaklıktır, güneştir. Bütün bunlar gösterir ki, Nevruz'un İslâmiyetle hiçbir bağlantısı yoktur. Lâkin Nevruz sözünün leksik manası Farslaştırılmıştır. Nahçıvan'da Nevruz sözünün Nuhruz varyantına da rastlanır. Eski yerli sakinler (yerli halk) Nuhruz eski Nuh Peygamberle (a.s.) onun rızkını verdiği yeni günle arasında bağlantı kurmuşlardır. Nuh'un, tufandan kurtulup karaya çıktığı ve yeni bir hayata kavuştuğu Yeni yıl günü, Nuh'la beraber olanların yeni günü denilmiştir. Nuh'un, Nahçıvan'la olan bağlantısını tasdik eden bazı gerçekler de vardır. İlk önce Nahçıvan sözünün manasına bakmak gerekir. Bu söz üç terkipten ibarettir : Nuh / çı / van. Sözün kökü olan Nah, Nax, Nuh - Peygamber adıdır. Çı, söz düzenleyici, şekillendiricidir. Nuhcu, Nuh taifesinden olan demektir. "van" ise yer, mekan bildiren şekillendiricidir. Nahçıvan ise tamamıyla Nuhçuların (Nuh'la beraber bulunanların) meskun olduğu yerdir, Nuh'un, Nuhçuların vatanı demektir.

    Anadolu Türkleri şimdi Nahçıvan sözünü daha düzgün bir şekilde telaffuz ediyorlar. Onlar Nahçıvan diyorlar. Birinci hecedeki "u" sesi "a" sesine çevrilmiş, sonuçta Nuhçıvan sözü Nahçıvan şekline dönüşmüştür. Nuh'un, Nahçıvan'la olan bağlantısını tasdik eden başka deliller de vardır. İlk önce belirtmek isterim ki, Nuh'un Nahçıvan'da mezarı (kabri) vardır. Bu mezar, şehrin en eski kalesi olan ve "Köhne kala" diye isimlendirilen yerdedir. Meşhur ressam Behruz Kenkerli Nuh'un, Nahçıvan'daki mezarının yağlı boya ile tablosunu yapmıştır. Yeni yıl tablosu bugün de Nahçıvan Tarih Müzesi'nde saklanmaktadır. 1836 yılında Nahçıvan'a gelen bazı Rus âlimleri de Nuh'un mezarının Nahçıvan'ın kuzey tarafında bulunduğunu yazmışlardır.

    1836 yılına ait olan "Obozrenie Rossiyskih Vladeniy za Kavkazom" adlı kaynakta / s. 330-332 l bu düşünce tasdik edilmiştir. Bundan başka Nahçıvan'dan, Nuh'la alâkalı bir yer, dağ adları ve halk rivâyetleri de mevcuttur. Bu rivâyetlerin birinde denilmektedir ki, yer yüzünü su kapladıktan sonra Nuh kendi gemisine topladığı İnsan, hayvanat ve nebatatla beraber Türkiye'nin Ağrı dağından geçerek Nahçıvan'ın, Haça dağına çarpmış ve Ordubat arazisindeki Nesir dağının Gapıcık zirvesine yerleşen "Gemigaya" adlı araziye demir atmıştır. Nesir dağının en yüksek zirvesi olan Gapıcık deniz seviyesinden 3904-3017 metre yüksekliktedir. Bu zirveye Gapıcık adı tesadüfi olarak verilmemiştir. Özellikle bu kapı Nuh'un, tufandan kurtulup dünyaya açtığı "dünya kapısı"dır.

    Gapıcık zirvesinin sinesinde yerleşen "Gemigaya" adlı yer ise Nuhcuların meskun olduğu arazidir ve Nuh'un gemisi ile alâkadar olarak buraya "Gemikaya" adı verilmiştir. Bugün de Gemikaya'da eski mezarlara, taşlara nakşedilmiş eski mihi (çivi) yazılar ve birçok resim çizilmiştir. Bu konuda Sovyet Cumhuriyeti döneminde Nahçıvan'ın emekdar kültür hizmetkarı Gedimov Arifoğlu özel olarak "Gemigaya" adlı bir film çekmiş ve aynı film Amerika Birleşik Devletleri'nde festivalde başarılı, görülerek ödül verilmiştir. Arif Gedimov, Nuh hakkında "Bir Ömür Yaşadım Âdemli, Nuhlu" adlı bir kitap da yazmış ve bu meseleleri aynı kitapta aydınlatmaya çalışmıştır.

    Nuh tufanının Nahçıvan'la olan bağlantısı ve eski Sümerlerle alakasını kabul eden başka bir delil de vardır. Sümerlerin destanı olan " Gılgamış"da Nuh'la ve Nahçıvan'daki dağ ve yer adları ile ilgili olarak iki ilgi çekici materyale rastlanılmıştır. Bu materyalin birinde Nuh'un gemisinin Nahçıvan'da çarptığı Aç dağı - Haça dağının adı görülür. Bu konu "Gılgamış" destanında şöyle zikredilmektedir :

    "Canımı gam bürüse, kalbimi gam ezse de,

    Isınsa da, şahtadısa1, karanlık zulmetse de,

    Ah çekip ağlaram da, ileri gideceğim

    Aç dağa giden yola ben sefer edeceğim !"

    Nuhruz'la bağlantılı olan eski an'aneler şimdi de Nahçıvan topraklarında devam etmektedir. Nuhruz'a az bir süre kalınca evlerde semeni giyerlerdi, son Çarşamba'da ateş yakıp üstünden atlarlar, gapı güdüp fal açarlar, herkes yeni elbise giyinir, küsülüler barışır, su üstüne gidip güneşi karşılarlardı. Herkes kendi evinde Nuhruz sofrası kurar ve bu sofraya yedi çeşit yemek konurdu. Nahçıvan'ın Ordubat topraklarında ise üç gün "han oyunu" adlı bir oyun düzenlenirdi. Bu oyunda bir han seçip onu süslerlerdi. Ona bütün salahiyetleri verirlerdi. Han emirler verir, günahkarlar cezalandırılır, halkın bütün ihtiyaçları bu üç gün içerisinde hanın emri üzerine yerine getirilirdi. Lâkin han hiç gülmemeliydi. O, gülerse hâkimiyetini kaybederdi. Yine hanı güldürmeye çalışırlardı. Sonra gidip halkın ve aksakallıların (yaşlılar, önde gelenler) ve ak pürçeklilerin bayramlarını tebrik ederlerdi.

    DİPNOTLAR:

    * Doç. Dr., Nahçıvan Devlet Üniversitesi Edebiyat Bölümü Öğretim Üyesi, NAHÇIVAN

    ** Niğde Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Tarih Bölümü Öğretim Görevlisi.

    ( ) Parantezle yapılan açıklamalar aktarana aittir.

    *** (Şahtadısa, sabah saatlerinde (seher vaktinde) toprak ve ağaçlar üzerinde soğuk bir havayla beraber oluşan kırağıdır.)
    BAHAR BAYRAMI

    Memet Seyit ORDUBADİ *

    Türkiye Türkçesine Aktaran : Mustafa KALKAN


    Şark memleketleri içerisinde dört faslı birbirinden ayıran memleketlerden birisi de bizim yaşadığımız Azerbaycan ülkesidir. Hususen, Aras çayı ile Kür çayının arasında bulunan Arran ülkesi, kitaplarda bundan önceki asırlarda meşhur olan Yunan tarihçisi Heredot’un ve Amasyalı Strabon’un nazarlarını kendi üzerine çekmiştir.

    Bu ülkede kış mevsimi sona ererken tabiat birden bire değişir, mülayim ve ılık rüzgarlar esmeye başlar ve havalar ısınır. Burada bahar gelince tabiatın tüle bürünmüş gelinleri bezenerek bahar sahnesine çıkar, Nevruz gülünün yanağından mutluluk terleri damçı damçı dökülür, toprağın beşiğinde yatan körpe otlar uykudan gözlerini açıp ilk kez geldiği yeni dünyanın mucizekâr tabiatına bakarak şirin şirin gülümser. Meşelerde, çaylarda, bulaklarda ve havuzların kenarında, yeşil kuşanmış tepelerin göğüslerinde laleler, yabanî karanfiller tomurcuklanır.

    Bahar geldiğinde Azerbaycan dağları, çölleri, bağları ve düzleri, tavus kuşunun kanatları gibi bezenir. Zanbak gülleri nazik dudaklarını açarak, Azerbaycan tabiatına hasr ettikleri kasideleri okumaya başlarlar, işte o zaman bahar şebnemleri de , çimen yaseminleri de saçlarını yeşil budakların üzerine saçıp kurutmaya başlarlar. öyle ki, İnsanlar kuşların namelerini ve sözlerini işitirler:

    “- Doğrudan da baharın bu dilrüba ve tantanalı gününü bayram olarak kabul etmemek kabil midir?”

    İşte o zaman bütün kainatta bir hareketlilik başlar. İnsanlarda, kuşlarda, hattâ âciz olan karıncalarda bile bir telaş ve bir heyecan hissedilir. Ev kadınları evinin eşyalarını eşiğe döker, otağları ağartır, kışı kesif ve ağır havasını evden temizler, baharın birinci gününü temiz bir vücut ve temiz elbiselerle karşılarlar.

    Kuşlar yuvasını temizler, taze yuva hazırlamak için çalışırlar, karıncalar yuvalarındaki tohum döküntülerini bayıra çıkarıp taze tohum tedariki için ambarlarını düzenlerler, çiftçiler ziraat âletlerini düzenleyerek çıkarır, işe çıkmak için büyük baş hayvanları hazırlarlar. Bütün bunlara hiç bakılmadan, bahar bayramının mevzusu ve içeriği üzerinde birçok fikirler serdedilir. Bazıları buna dinî bir renk vermeye çalışırlar. Mesela, İranlılar ilk bahar bayramını devlet bayramı, diye ispat etmeye çalışmaktadırlar Lakin etnografya (ilm-i akvam) âlimlerinden Fransalı Jerando ve din ilimleri mütehassıslarından meşhur Spenser çeşitli halklarda mevcut olan bahar bayramını tamamıyla dinî mahiyetten uzak bir hadise olarak değerlendirmişlerdir.

    Bahar bayramını din ve devletle alâkadar etme uğrunda yürütülen fikirlerin tamamı muvaffakiyet kazanamamış bir efsane olarak kalmıştır Aksine, Fransız tetkikatcısı Jerando ve din tenkitçilerinden Spenser’in bahar bayramının iktisadi ve içtimai amillerin mahsulu olduğuna dair birçok kaydı vardır. Onlar bahar bayramının, herşeyden evvel, bir ziraat bayramı olduğu ihtimalini ileri sürerler. Bahar bayramının üzerine hükümet bayramı damgası vurmak isteyenler boş bir elle meydana çıkmışlardır. Onlar bu günü Cemşit’in tahta çıkış gününe isnat etmeye çalışırlar. Lâkin bu iddiayı hiç bir tarihî vesika ile ispat edememişlerdir.

    ... İlk bahar bayramının ne İslâm dini, ne de İslâmiyet’ten önce mevcut olan dinlerle alakadar olmadığı, bu bayramın ayrı ayrı halklar arasında çok eski dönemlerde mevcut olduğu yine ispat edilebilir. Artık şunu söylemek gerekir ki, bu bayram Azerbaycan halkının millî ve an’anevî bayramıdır.

    Azerbaycanlılar İslâmiyet’i kabul etmeden önce Zerdüşt’ün dinine yönelerek sitayiş etmişlerdir. Zerdüşt’ün mezhebi zaman-ı zuhurundan şimdiye kadar bir çok değişikliklere uğramış ve çok sayıda şubelere ayrılmıştır. Buna bakmadan, onun bütün şubelerinde Mazdekizm’in mühim an’aneleri kendi orijinalliğini yitirmiştir. Mazdekizm’den ayrılmış olan halkların içerisinde bu güne kadar tarihî an’aneler devam ettirilmektedir. Kadim Azerbaycanlılar içerisinde toprağa hürmet ve taze tarlalar hazırlamaya olan sevgi o kadar yüksek ve o kadar mukaddes sayılırdı ki, onlar baharın ilk gününü bir tarla bayramı ve bir tasarrufat bayramı gibi devamlı olarak toplum tarafından mutlulukla karşılarlardı.

    Baharın ilk günü gece ile gündüz birbiriyle kesişmiş ve denkleşmiştir. Güneş Hemel burcuna dahil olduğu için dağların karları erimeye başlamıştır. Çaylar, şelaleler, bulutlar coşmuştur, toprağın ve ziraatın bereketine imkân yaratmaktadır, diye Azerbaycanlılar baharın ilk gününü millî ve an’anevî bir bayram olarak devam ettirirler.

    Baharın ilk gününü bayram yapma adeti yalnız Azerbaycan halkına mahsus bir âdet değildir, bu bayram eski Romalılarda dahi aynı şekliyle ve aynı haliyle devam ettirilmiştir. Eski Roma’da bu günkü Azerbaycan’da olduğu gibi, baharın birinci gününü bayram yapmak için önceden hazırlık yapılırdı. İnsanlar banyo yapıp temizlenir, yeni elbiselerini giyinir, damlarda gruplar halinde ocak kurup ateş yakarak üzerlerinden atlanır ve bayram günü meşelerde, tarlalarda toplanılıp, çalgılar çalınarak oynanılırdı. Nevruz bayramını aynı şekilde bayram olarak Azerbaycan’da kutlamak bir âdettir.

    Umumiyetle, denilebilir ki, halklar arasında mevcut olan bahar bayramı aynı ve bir mevzunun muhtelif şekillerinden başka bir şey değildir. Elbette, bu bayram zaman ve mekana göre, yahut muhit ve tarihî devirlerle alâkadar olarak, halkın zevk ve istidadına tâbi olmakla muhtelif ve çeşitli şekillerde icra olunur ve bazen de yerini Roma’da vb. ülkelerde olduğu gibi başka bayramlara bırakırdı. Lâkin Azerbaycan’da korunan bahar bayramının iktisadî ve an’anevî ehemmiyetinden başka bir de içtimai kıymeti vardır.

    Bahar bayramında bütün bir yıl görüşmeyenler buluşurlardı. Halk birbirinin elini yakın dostlar olarak sıkar ve tokalaşırlardı. Birbirlerinin hallerini sorar ve vaziyetlerinin nasıl olduğunu öğrenirlerdi. Bayram günü taziyeliler matemden çıkar, onlar matem karasını çıkarıp, yeni ve elvan elbiseler giyinerek halka karışırlardı.

    ... Bütün bunlar nazarı itibara alınarak, denilebilir ki, bahar bayramı içtimai hayatın tezahürüne hizmet için yaratılmış. en güzel bir vasıtadır. Burada bir meseleyi de vurgulamak gerekir. İnsanlara mutluluk ve bağımsızlık hissiyatını veren bayram hangi halk tarafından vücuda getirilirse getirilsin, o, gitgide zamanla beynelmilel bir hukuk kazanır ve bütün halkların bayramı olma salahiyetini kesbeder. Burada 1 Mayıs bayramı bizim için canlı ve yaşanan bir misaldir. Çalışan İnsanların bayramı olan 1 Mayıs bayramı, ayrıca çalışan ve hizmet veren kadınlara hürriyet veren 8 Mart bayramı bugün de bütün yeryüzünde beynelmilel bir bayram olarak kabul görmektedir. Çünkü halklar kendi ihtiyaç ve arzularının ifadesini yeni yıl bayramlarında görürler.

    Bu nokta-i nazardan, ilkbahar bayramının komşumuz olan İran’da “Novruz” bayramı ismiyle adlandırılması rahatsızlığa sebebiyet verecek bir hadise değildir. Onlar “Novruz” bayramını dinî ve devletin resmî bayramı olarak kabul etseler de, esas olan mevzudan ayrılmayarak onun içtimai kıymetini inkar etmemektedir. Azerbaycan’da da bu bayram “Novruz” diye isimlendirilir. Lâkin diğer dinî bayramlardan farklı olarak bu bayramda bütün, âdet - an’ane ve bayram ezgileri bu aziz günün halk arasında doğduğunu ve geniş kitlelerin bayramı olduğunu gösterir. Biz ilkbahar bayramının mutluluk veren bir ilham vasıtası olduğunu tekrar ederek bir birimizin bayramını tebrik ediyoruz.

    * AZERBAYCAN.
     
  2. Google

    Google Özel Üye

    paylaşım için teşekürler
     

Bu Sayfayı Paylaş