Ayrılıklardan bıktım desem, anlarsın biliyorum...

'Ayrılık ve Yalnızlık Sözleri' forumunda NeslisH tarafından 14 Mart 2009 tarihinde açılan konu

  1. NeslisH

    NeslisH Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Ayrılıklardan bıktım desem, anlarsın biliyorum... konusu
    Ayrılıklardan bıktım desem, anlarsın biliyorum...

    Yosun kokusu…

    Uzak denizlerin önce mırıltılarla başlayan, sonrasında hüzünlü şarkıların arasından insanı çekip çıkaran gürültüsüyle, uyandım uykudan. Temiz bir soluk, renksiz birkaç solmuş çiçek dokunan; ama saksıları yok.. Toprağa ilk dikildiği zaman, susuz kalacağı sanki bilinirmişçesine, yaşamdan ırak tutulmuş tohumlardan patlamış, kış bozması, bahar vurgunu çiçekler işte…

    İnsan, incinmiş bir şeyi eline yeniden almaya ürküyor, bir de ben incitirim diye.. Almıyorum…

    Nasılsa bir gün fark edecekler onları orada. Ölüm, ısrarlı çığlığını elbet duyuracak. Hem ölüm zaten bu kadar yakınken ve gelişi belirsizken, ben neden varlığımı yaşatmaya çalışacağıma gereksiz bir dansın kucağına kendimi bile bile bırakayım ki!

    Dedim ya er geç çan sesleri ruhun karmaşık yollarında duyulacak…


    Uyku…
    Naif bir sevdadır bedene düşüşüyle…

    Derin bir nefes, dudakların kapanışıyla son bulan. Can sallanır göz kapaklarında, bitkin, cansız, suya hasret toprak gibi… Sonra, vakitli bir gözyaşı salınır buğulanmış gözlerde. Adım adım çeker kendisini içine. Gel deyişin suskunluğu, titrek mum alevindeki o masum ve utangaç edayla, çöreklenir sınırlı zamanların kahramanına..Gece, ayaz yemiş tenin gölgesinde bile olsa, kapatır kepenklerini dilsizliğiyle…

    Bir gün, uykudayken konuşabilecek bütün eşyalar. Biliyorum, her şeyi teker teker onlar anlatacaklar. Ne zaman, ne şekilde yaşadığımızı; giderken bir yolculuk öncesinde neleri geride bırakmak zorunda kaldığımızı ve nelerden vazgeçmek zorunda bırakıldığımızı, onlar anlatacaklar. Çok kızacaklar ve bizden çok yakınacaklar…


    Mesela şu paramparça olmuş vazo bakın ne diyecek:

    “Oysa en güzel çiçeklerini ben taşırdım.. Şarap ve müzik eşliğinde bir gece yarısı parmaklarından ben tutmuştum onu affetmesi için. Sonra, hiç unutmam bir gün, koşa koşa arka bahçenin ısırganlı yolları arasına dalmıştı da zor bela, ev sahibine yakalanmadan, dört beş dalımdan koparıp üzerine de herhangi bir şey yazmadan ona göndermişti. Kokusundan tanıyacağını bilirdi sevdiğinin.. Baktığında, ufak tebessümlerle adını bir kez de yapraklarına not diye koyacağını, iyi bilirdi..”


    Ya da ne bileyim, mesela şu birbirine salınmış gibi duran kolye:

    “ Çok sıcaktı beni aldığında.. Yoğun iş temposundan arta kalan bir dilimde, daha fazla ısrarlarına dayanamayıp satın almıştı. Öyle çok korkmuştum ki beni seçmeyecek ve bu tezgahtan hiç kurtulamayacağım diye.. Ama işte, senin boynunu süslemek bana nasip oldu.. Tatlı tatlı kokular sürerdin. Güzel kokmayı seversin sen.. Sırf senin kokuların yüzünden, çoğu defa boğulma tehlikesi geçirdim. Bazen de hani o, fular mı diyorsunuz siz ona, hah, işte onu taktığın zamanlarda kendimden geçiyordum. Sıkış tıkış saatlerce beni oraya hapsederdin..

    Bir kolyenin isyanı, en fazla kopup dağılması olabilir. Özgürlüğü en çok o anlarda istedim biliyor musun?

    Kopup yerlere saçılmayı, dağılmayı… Sonra benim için günlerce üzülmeni, dağılan yanlarımı toplamaya çalışmanı…”

    Ya şu kâğıt parçası:

    “Bir zamanlar güzel ve temiz bir defterdim. Sanki kullanılacakmışım gibi beni aldın. Oysa senin duygularını yazamayacak kadar yorgundu hep o. Bir gün nereden aklına düştüyse alelacele bir şeyler karaladı sayfalarımdan birini koparıp. Canımı ne kadar yaktığını bilemezsin… Tabi o zaman istesen de kızamıyorsun. O fark etmeden yazdıklarını şöyle bir kolaçan ettim. Şimdi tam olarak ne yazdığını hatırlamıyorum; ama okuyanı mutlu edecek bir cümlenin karalandığını iyi biliyorum. Zaten o günden sonra da yanıma uğramadı. Beni tozlu raflardan birine koydu ve bir daha hiç hatırlamadı. Ara sıra yanımdaki kitaplara dokunurken bana da dokunur gibi oluyor ama artık ona hiçbir şey hatırlatmadığımdan eminim.”


    Hangi birini dillendirsem ki… Onca gün, onca ay, onca yıl… Neredeyse çeyrek asırlık!! Biliyorum, bir bir haykıracaklar her şeyi yüzümüze, ortalık yere ve biz bir daha o uykudan hiç uyanamayacağız.. çünkü bir pişmanlıkla yüzleşmek sanıldığı kadar kolay değildir.. Önce onun bir pişmanlık olduğunu kabul etmek, elinle yüzünü kapatmamak, bazen, ‘amaaan bana neee’, dememeyi de bilebilmek ve olabildiğince kendine yalan söylememek.. “Bir zamanlar” ile başlayan cümlenin sonunda, çukurları kazılmış bile olsa geçmişin, dimdik durabilmek. Sanıldığı gibi değil işte.

    Uyandım…
    Pişmandım…

    Mırıltılarla başlamıştı gece. Sonra birdenbire bir patırtı koptu. İçimde miydim; yoksa dışımda bir yerlerde miydim? Tuhaftı. İlk o zaman fark ettim çiçeklerin saksılarının olmadığını. Hepsi solmuş, hepsi saçılmıştı. Bu bir bahar vurgunuydu.

    Neden böyle yorulduk ki?

    Neden iğne deliğinden geçirmeye çalıştık ki her şeyi?

    Belki de biz, ülkesine “kadınım” diyen şair kadar bile olamadık!!
    Pişmandım, çünkü seninle olmayı ben de istiyordum. Pişmandım, o gece sana veremediğim cevaplar için..

    Yosun kokuyordun.

    Bakışlarında, cemalini kıskandıran yaratıyla bekliyordun doğurgan cümlelerimi..

    Bir tek o gece sustum sana karşı; ama ne yazık ki bu, benim ilk pişmanlığım oldu.





    Engelleyemedim…
     

Bu Sayfayı Paylaş