Ayetullah HUMEYNİ, Ayetullah HUMEYNİ Kimdir?, Ayetullah HUMEYNİ Hakkinda Bilgiler

'Biyografi & Otobiyografi' forumunda NeslisH tarafından 9 Kasım 2008 tarihinde açılan konu

  1. NeslisH

    NeslisH Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Ayetullah HUMEYNİ, Ayetullah HUMEYNİ Kimdir?, Ayetullah HUMEYNİ Hakkinda Bilgiler konusu
    AYETULLAH HUMEYNİ



    İslâm Cumhuriyeti lideri ve kurucusu olan Humeynî, 24 Eylül 1902’de Humeyn şehrinde doğdu. Haziran 1989 yılında Tahran’ın kalp hastanesinde öldü. Asıl adı Ruhullah soyadı Mustafavî olan, ancak Musevî-yi Humeynî olarak tanınan İmam Humeynî’nin babası, zamanın ulemasından sayılan Seyyid Mustafa idi. Beş aylık iken babasını kaybetti. Dönemin hükümetine bağlı feodal güçler tarafından öldürülen babasının akrabaları, katilin kısas edilmesi için "Darul Hükümeye" Tahran’a gelerek bu konuda ısrarları sonucu katil kısas edilmiştir. Çocukluk dönemini annesi Hacer hanım ve halası Sahibe hanımın yanında geçirmiş, fakat onbeş yaşında iken hem annesini hem de halasını kaybetmiştir. Çocukluk



    yıllarından itibaren dinî medreselerde temel dersleri (Arap dili ve edebiyatı, mantık, fıkıh ve usul) alarak 1919 yılında Erak İlmiye Medresesine girdi. Burada birçok dersleri okuduktan sonra Kum İlmiye medresesine geçerek felsefe ve ahlak dersleri okudu. Fıkıh ve usul derslerinde çok başarılı olarak kısa zamanda ictihad (Muctehidlik) derecesine ulaştı.
    İmam Humeynî, Ayetullah Abdulkerim Hairî’nin ölümünden sonra artık kendisi felsefe, tehzibi nefs ve ahlak derslerinde Kum’un ünlü ulemasından biri olmuş; daha sonraları ise fıkıh ve usul derslerinin de ünlü hocaları arasında yer almıştır. O dönemde hükümet karşıtı olan şahsiyetlerle irtibat halinde olan İmam Humeynî, genç yaşına rağmen Şah Rıza Pehlevî rejimine karşı mücadele vermeye çalışıyordu. Ayetullah Hairî’den sonra Kum’un önde gelen

    ulemasından Ayetullah



    Burucerdi’ye bir süre güncel meseleler hususunda yardımcı olan İmam Humeynî, onun ölümünün ardından, Kum Medresesi ve ilmî çevrelerde "Ayetullahi’l-Uzma" olarak tanındı. 1958’de Eyalet ve Vilayet Cemiyetlerinin kurulması ve Şah’ın "Altı maddelik tasarıları"nın ortaya konulmasıyla, Şah rejimi aleyhine şiddetli mücadelesini başlattı. 5 Haziran 1961’de meydana gelen kanlı olaylardan sonra rejim aleyhine yaptığı bir konuşma sonucu tutuklanarak Tahran’daki İşretâbâd askeri ceza evine

    konuldu.



    Serbest kaldıktan bir yıl sonra, kapitülasyon tasarısı aleyhine yaptığı ateşli konuşmasının ardından tekrar tutuklandı. Ancak bu kez cezaevine değil, 4 Kasım 1965’te Türkiye’ye sürgüne gönderildi. Bir süre sonra İmam Humeynî, Türkiye’den Irak’a geçti ve bu, Irak’ın Necef kentinde öğrenci yetiştirmekle meşgul olacağı onbeş yıllık uzun bir sürgünün başlangıcıydı.
    İran Şahı, 1962'de ABD başkanı Kennedy'nin tavsiyelerine uyarak "Ak devrim" adını verdiği bir toprak reformu gerçekleştirmek istedi. Halk bu reforma tepki gösterdi. Humeyni'nin halk nezdinde destek sağlamaya ve liderliğe doğru yol almaya başlaması da bu olayla birlikte oldu. Şahın adamları reforma karşı direnişi kırmak için bazı yerlerde korkunç katliamlar gerçekleştirdiler. Ama bu katliamlar tepkinin büyümesine yol açtı. Bütün bu gelişmeler üzerine başlayan rejim - halk kavgası 1979'da Ayetullah Humeyni liderliğinde gerçekleştirilen devrime kadar durmadı.


    İmam’ın oğlu Seyyid Mustafa’nın Şah rejimi gizli istihbarat servisleri tarafından öldürülmesinin ardından İran’da karışıklıklar meydana geldi. Şah rejiminin aleyhine bir ayaklanma başlatıldı. İmam Humeynî’nin önderliği altında yürütülen bu hareketler sonucunda Irak’tan Fransa’nın Paris kentine geçti. 1 Şubat 1979’da Şah’ın İran’dan kaçmasının ardından İmam Humeynî onbeş yıllık bir sürgünün ardından büyük bir karşılama ile İran’a geri döndü. Onun geri dönüşü devrimin gidişatını daha da hızlandırdı ve 11 Şubat 1979’da İmam Humeynî’nin başlattığı uzun mücadele zafere ulaştı ve halkın büyük desteği ile Şah rejimi tarihe karışarak yerine İran İslâm Cumhuriyeti rejimi kuruldu. İmam Humeynî zaferinden on yıl sonra, 4 Haziran 1989’da Tahran’da öldü.
    Humeyni'nin şahsında büyük halk kitlelerinin, işçilerin ve orta tabakanın desteğini alan bu devrim süreç içinde giderek şiddete başvurup muhaliflerini temizleyen bir mollalar rejimine dönüştü. Asıl olarak İran’da işçi sınıfının ayrıcalıklı kesimi olarak adlandırılan petrol işçilerinin hareketi, rejimin kuyusunu kazdı. Son iki aydır petrol bölgelerinde aralıklarla da olsa genel bir grev vardı. Ordunun baskısına, işçi liderlerinin tutuklanmasına ve vurulmasına rağmen petrol işçileri direnişlerine devam ettiler ve Şah ülkeyi terk edene kadar nefret ettikleri rejime petrol üretmek için çalışmayı reddettiler. Orta sınıfı da kapsayan kitleler defalarca gösteriler düzenlediler.
    Kamu ve banka işçileri, Portekiz’deki gibi, mutlak monarşiye diz çöktürmekte kilit bir rol oynadılar. Yaptıkları grevler, ülkenin maliyesini kesin olarak felce uğrattı. Özellikle İran Merkez Bankası’ndaki grev çok etkili oldu. Bunu 400 bankanın öfkeli kalabalıklar tarafından yakılması izledi.
    Banka memurları greve gittiklerinde, Şahın akrabaları da dahil yönetici elitin 178 üyesinin son üç ay içerisinde 1 milyar sterlinlik bir meblâğı yurtdışına kaçırdığını açıkladılar. Ailesini yurtdışına gönderdikten sonra şimdi sürgün hazırlığı içinde olan Şah, Bonn’da, İsviçre’de ve dünyanın diğer taraflarındaki bankalarda tuttuğu 1 milyar sterlini Amerika’daki bankalara transfer etti. İran hazinesi otokrasi tarafından yağmalandı.
    Devrim bir avuç kapitalist, toprak sahibi, monarşi taraftarı ve ordunun subay çoğunluğu hariç, ulusun neredeyse tüm katmanlarını kapsamıştır. İran’da modern kapitalizmin gelişimiyle tüccarlar ve küçük esnaf iflâsa sürüklenmiştir. Bu durum, içine düştükleri sefaletin kaynağı olarak gördükleri monarşiye karşı nefretlerini arttırmıştır. Binlerce insan, devlet güçleri, polis, SAVAK ve ordu tarafından öldürülmüştür. İran’ın her kenti büyük gösterilere, bu gösterilere ateş açılmasına, işçi sınıfı ve halka karşı gericileri örgütlendirmeye dönük teşebbüslere tanık olmuştur.
    Şah, zihinlerde şefkatli bir kişi izlenimi bırakabilmek amacıyla bir yoksullar derneğine 25 milyon sterlinlik (kendisi için devede kulak) bir yardım yapmıştı. Ama İran’daki rejimin kaynaklarını kullanan Şah, sürgünde sefil olmak istemediğinden, giderken yanına bir miktar bozukluk –bir milyar sterlin kadar– almayı da unutmamıştı kuşkusuz!

    Milyonlar

    İran’da milyonlar gösteri yaptı. Rejim yanlısı basının taraflı yayınlarına göre bile, en az 1 ilâ 2 milyon insan, Şahı devirmek amacıyla Tahran sokaklarında gösteri yapmıştı. İran’ın tüm kalabalık kentlerinde yüz binlerce insan gösteri yaptı. Küçük kasabalarda ise on binlerce kişi. Yoksulların, mülksüzlerin, sömürülenlerin bu hareketi, işçileri, orta sınıf beyaz yakalıları, esnafı ve hatta kendi çıkarları ve hedefleri için harekete sürüklenen kapitalistleri ve tüccarları da kapsıyordu. Şahın uçakla kaçışı halk hareketinin ilk aşamasının tamamlandığını gösteriyordu.
    Humeyni İran’a döner dönmez bir İslâm Devrim Konseyi kurduğunu açıkladı. Burjuvazi Humeyni’yle ittifak arayışına girmiş ve bir Geçici Hükümet kurulmasına karar verilmişti. Geçici Hükümetin başına Ulusal Cepheden Bazargan getirilmişti ve bütün sol, bu hükümeti emperyalizme karşı “milli burjuva hükümet” olarak ilan ederek desteklemişti. Oysa hem Bazargan ve hem de Humeyni’nin amacı bir an önce grevlere son vermek, devrimin toplumsal dayanaklarını ortadan kaldırmak ve devrimi sona erdirmekti.
    1979’da işçi sınıfı ve ulusal hareket bir yükselişe geçmişti. Devrimle birlikte Kürtlerin, Türkmenlerin, Belucistanlıların ulusal hareketleri gelişmişti ve bir özgürlük havası esiyordu. İşçi sınıfı tüm fabrikalarda komiteler halinde örgütlenmiş, devrimle birlikte yurt dışına kaçan kapitalistlerin fabrikalarına el konmuş, fabrikalarda işçi denetimi başlatılmıştı. Aynı dönemde örgütlenmeler köylere, üniversitelere, kışlalara kadar yayılmıştı.
    Kısa zamanda “Tüm İran İşçileri Kurucu Meclisi” kuruldu ve 1 Martta bir bildiri yayınladı: “Biz, İran işçileri, grevlerimizle, işgal eylemlerimizle ve gösterilerimizle Şah rejimini yıktık; grevin sürdüğü aylar boyunca işsizliğe, yoksulluğa ve açlığa katlandık. Pek çoğumuz mücadele sırasında öldürüldü. Bütün bunları sınıf baskısından ve sömürüden kurtulmuş bir İran’ı yaratabilmek için yaptık. Devrimi, işsizliğe ve evsizliğe bir son verebilmek, SAVAK’ın yönlendirdiği sendikaların yerine –kendi ekonomik ve siyasi ihtiyaçlarını karşılamak üzere her fabrikada işçiler tarafından kurulmuş– bağımsız işçi örgütlenmelerini geçirmek için yaptık”.
    Üretim merkezlerinde tek örgütlü güç işçilerdi ve Bahtiyar hükümeti devrildikten sonra devrimin yeni başladığı düşünülüyordu. Ama ilerici hareketin devrime damgasını vuramaması İslâm karşı-devriminin yükselen bir süreç olarak açığa çıkmasına sebep oldu.
    Humeyni’nin dini retoriği hiçbir zaman sanayi işçilerini cezbetmedi ve işçiler sonuna kadar İslâm cumhuriyetine karşı oldular. Zaten Humeyni de, Ulusal Cephe ve Bazargan hükümetini tasfiye etmeden önce işçi hareketini bastırıp, komiteleri ezmek istiyordu.
    İlk saldırı Ulusal Cepheden geldi. Bazargan’ın sözcüsü Abbas Amir Enntezmam şöyle diyordu: “Devrimin devam ettiğini sananlar yanılıyor. Devrim bitti. Yeni inşa dönemi başladı”. Humeyni bir bildiri yayınlamış ve tüm işçilerin grevleri bitirmelerini istemişti: “Geçici Hükümetin planlarına karşı her türden itaatsizlik ve bu planların yürütülmesine karşı yapılacak her türden sabotaj, gerçek İslâm Devrimine karşı muhalefet olarak görülecektir. Provokatörler ve ajanlar karşı-devrimci unsurlar olarak halkın önüne çıkartılacaklar, Şahın karşı-devrimci rejimi için olduğu gibi, bu kişilerin yazgısını da ulus tayin edecektir”. Humeyni ilerleyen günlerde kendisine karşı çıkan tüm muhalifleri ya emperyalizmin ajanı veya Siyonist, karşı-devrimci, İslâm düşmanı ilan edecekti.
    Bazargan, komiteleri, “istikrarsızlık, terör, huzursuzluk ve korku” olarak tanımlarken; Humeyni’nin yardımcısı Rafsancani, “komiteler varlıklarını sonsuza dek sürdüremeyecekler; yakında bunların dağıtılmaları gerekir” diyordu. Gerek mollalar gerekse de burjuvazi işçi sınıfına karşı aynı cephede birleşmişlerdi. 1979’un sonuna doğru mollalar grevleri, direnişleri zorla bastırmış veya şuraları ve komiteleri dağıtmışlardı. Birçok şurayı imam komiteleri ele geçirmişti. Özellikle petrol işletmelerinde, sol eğilimli işçiler işten atılmış ya da sürgüne gönderilmişti.
    Aynı şey Bazargan hükümetinin de başına geldi. Humeyni İran’a döndükten sonra İslâmi Cumhuriyet Partisini (İCP) kurmuş ve hükümet içinde tüm kontrolü kendi elinde toplamaya başlamıştı. Devlet iktidarı yavaş yavaş fethediliyor, ordu mollalara bağlanmaya çalışılırken, aynı süreçte işçi hareketi bastırılmaya çalışılıyor ve Humeyni hükümet içinde ağırlığını koyuyordu.
    Tüm bu süreçte Humeyni, amaçlarına adım adım yaklaştı ve yoksulluk içinde kıvranan kent yoksullarını amaçları doğrultusunda kullandı; Ulusal Cephe ve sol karşısında tek alternatif haline geldi. Cumhuriyetin karakteri, tartışmaya açılmadan Humeyni’nin dayatmaları sonucunda belirlendi. Devletin karakteri şu şekilde referanduma sunulmuştu: “İslâm Cumhuriyeti mi” yoksa “Şahın monarşist diktatörlüğü mü”? Bu Humeyni tarafından düzenlenmiş bir tuzaktı ve başta sol olmak üzere çoğunluk bu tuzağa düştü.
    Halkın Fedaileri referandumu boykot etme çağrısı yaparken, Halkın Mücahitleri ve Tudeh referandumu destekledi. 20 milyon kişinin evet oyu verdiği referandumda, hayır oyu verenler 140 bin kişiyle sınırlı kaldı. Böylece halk, ciddi bir alternatif görmediğinden, yıllardır zulüm gördüğü Şah monarşisi karşısında İslâmı seçti.
    Bu durum, gelişmelerin ne yönde olacağına dair ipuçları da sunuyordu. Humeyni, Hizbullah ve “Devrim Muhafızları” örgütü aracılığıyla toplum üzerinde baskı kurmaya ve yığınları sindirmeye yönelik bir politikaya girişti. Humeyni, bu süreçte yeniden emperyalizm silahına sarıldı ve “İslâm kıyafeti emperyalizme karşı en tesirli silahımızdır” diyerek kadınların çarşaf giymesini zorunlu kıldı. Kadınlara baskı uygulandı ve çarşaf giymeyenler işten atıldı, sokaklarda dövülüp cezalandırıldı. Sol ise Humeyni’yi destekleyip bu olanları “devrimin yan çelişkileri” olarak değerlendirdi.
    Emperyalizm vurgusu solu adeta mest etmişti ve Humeyni rakiplerini tasfiye etmek için sözde “anti-emperyalist” bir mücadeleye girişti. 4 Kasımda ABD büyükelçiliği işgal edildi ve ABD emperyalizmin başı, “şeytan” ilan edildi. Günlerce elçilik önünde gösteriler yapıldı ve sol bu tuzağı da görmedi. Elçiliğin işgalini, emperyalizme karşı gelmek adına destekledi. Bu fırsattan yararlanan mollalar, önce kendilerinin egemen olamadığı üniversiteleri kapattılar ve bir adım sonrasında da, Bazargan hükümetini emperyalizmin ajanı olarak suçlayıp tasfiye ettiler.
    Burada, bu işgalin amacının gerçekten Amerikan emperyalizmine karşı olmadığını belirtmek gerekir. İşgal aylarında ABD’de seçimler vardı ve iktidarda Carter bulunmaktaydı; Cumhuriyetçi Partinin adayı ise Reagan’dı. Reagan 1980’de Humeyni’yi bizzat telefonla aramış ve seçimler bitene kadar elçiliğin işgalini bitirmemesini istemişti. Nitekim seçimlere iki gün kala Humeyni işgali bitirmek için bazı talepler sundu. Ama iki gün sonra iktidarda Reagan vardı ve elçilik işgali sona erdi.
    Şimdi sıra burjuvazinin diğer temsilcilerini tasfiye etmeye gelmişti. Bu noktada mollaların imdadına Saddam Hüseyin yetişti: 22 Eylül 1980’de Irak orduları İran’a saldırmıştı. Saddam Hüseyin, İran’daki durumu hesaba katarak Basra Körfezi’ni işgal edip bölgesel güç olma hayallerini gerçekleştirebileceğini sandı. Bir önemli faktör de İran’daki devrimin Irak’a sıçrama tehlikesiydi. Saddam İran’a saldırarak hem devrim tehdidinin önüne geçmeyi hem de iç karışıklıkları bastırmayı amaçlıyordu. Saddam’ın hesaplarında Batının kendisini desteklemesi vardı ve kısa bir süre içinde zafer kazanmasını sağlayacak ölçüde olmasa da beklediği desteği aldı.
    Savaş, Şii mezhepçiliğini ve Fars milliyetçiliğini ateşledi ve tüm kitleleri Humeyni’nin peşine taktı. Humeyni, Saddam’ı emperyalistlerin desteklediğini ve amaçlarının devrimi bastırmak olduğunu söyledi. Ne trajiktir ki sol, yine Humeyni’nin kuyruğuna takıldı. Savaş, sistemin sağlamlaştırılmasını da beraberinde getirdi. Şahı deviren devrimci yığınların savaşla birlikte olanları sorgulamaya fırsatı kalmadan, karşı-devrim boğucu bir şoven propaganda ve şiddetle kitleleri bastırdı; sesini çıkaranlar bozguncu ve emperyalizmin ajanı olarak suçlandı. Aynı süreç toplumsal gelişmeyi de etkiledi ve toplum onlarca yıl gerilere itildi.
    İslâm karşı-devrimi pervazsızca davranmaya başlamış, işçi sınıfı üzerinde ve sokaklarda şiddet hakim olmuştu. Artık iktidar mollalardaydı. Sol ve Ulusal Cephe durumu kavradığında, ne yazık ki geç kalmıştı. Halkın Mücahitleri başarısız bir ayaklanma gerçekleştirdi. Mollalar ayaklanmayı bastırdılar ve emekçi yığınlara gözdağı vermek için bir günde 165 kişiyi idam ettiler.
    İran bir anda iç savaşın eşiğine gelmişti; ülke peş peşe idamlarla sarsılıyordu. Bir günde 200 kişinin ismi birden yayınlanıyor ve asılarak idam edilecekleri açıklanıyordu. Muhalefet ise, Humeyni’nin önemli adamlarını suikast düzenleyerek ortadan kaldırıyordu. 28 Haziran 1981’de Halkın Mücahitlerinin İCP merkezine düzenledikleri bombalı saldırı sonucunda, aralarında 14 bakan ve 27 meclis üyesinin bulunduğu 74 kişi öldü. 30 Ağustos 1981’de düzenlenen ikinci saldırıda ise yeni cumhurbaşkanı ve başbakan öldürüldü. Mollaların terörü bu saatten sonra çığrından çıktı; “Devrim Muhafızları” ve Hizbullah sokaklarda rastgele ateş açmaya, insanları keyfi bir şekilde kurşuna dizmeye başladılar.
    Nitekim birkaç ay içinde idam edilenlerin sayısı 10 bini aşmış, Kürt ulusal hareketi başta olmak üzere tüm ulusal hareketler bastırılmış, grevler yasaklanmış, şuralar ve komiteler dağıtılmış ve devrim İslâm karşı-devrimiyle son bulmuştu.
    İslâm karşı-devrimiyle ekonomik hayat bazaari burjuvazisinin çıkarları temelinde yeniden yapılandırıldı ve Humeyni önderliğinde kurulan rejim yine sermayeye hizmet etmeye devam etti. Emekçi yığınların sorunsuz sömürüsü Şah döneminden onlarca kat daha kolaylaştı. İşçi sınıfı örgütlenme hakkını kaybetti; açlık ve sefalet yaşamın bir parçası olurken, sınıfsal çelişkiler alabildiğine derinleşip kökleşti.
    Toplum faşizan şeriat tarafından hadım edildi. Kitlesel katliamlara girişildi, politik mahkûmlar yığınlar halinde idam edildi. Kadınlara uygulanan recm cezaları ve yığınsal idamların kitlelerin önünde yapılması, toplumu ve özünde emekçi sınıfları sindirip bastırmaya yönelik bir gözdağı olarak kullanıldı, halen de kullanılıyor. “Devrim Muhafızlarının” terör estirmesi de cabası.
    Bugün şeriat, İran kapitalizminin gelişiminin önünde ciddi bir ayakbağı oluşturuyor. Dünya sermayesiyle bütünleşmek isteyen İran kapitalistlerinin cüssesine şeriat gömleği dar geliyor. Toplumsal çelişkilerin yükü altında olan İran, değişime yönelik her adımında büyük çatışmalar yaşıyor. Toplumsal muhalefet giderek artıyor ve bu burjuvazinin yüreğine büyük korkular salıyor. Şimdi tüm dertleri, pimi çekilmiş bomba yüklü bu tankeri nasıl etkisiz hale getirecekleridir.
    Tüm Ortadoğu’ya yeni bir şekil verilmek istendiği bu dönemde, İran da diğer bölge ülkeleri gibi pek çok gelişmeye gebedir. İran halkına yıllardır zulmeden şeriat rejiminin kaderini kendi çıkarları doğrultusunda belirleyecek olansa İran halkından başkası değildir.
     

Bu Sayfayı Paylaş