Ayan (Ayan Devri)

'Tarihi Bilgiler' forumunda KaRDeLeN tarafından 19 Ocak 2010 tarihinde açılan konu

  1. KaRDeLeN

    KaRDeLeN Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Ayan (Ayan Devri) konusu
    Ayan

    Hem Osmanlılardan önce, hem de Osmanlılar döneminde şehir ve köylerde ileri gelenler için kullanılan ve Arapça bir tabir olan Ayan tabiri 18. yüzyıldan önce Osmanlı siyasi hayatında devlet rüknü yani dikkate alınması gereken bir kuvvet olarak kabul edilmezdi . Fakat ayan terimi 18. yüzyılla birlikte, mültezime karşı yerel çıkarları savunan ve zamanla kendileri de mültezim olan kişileri nitelemek için dar bir anlamda kullanılmıştır . Osmanlı devletinin klasik sisteminin bozulmasıyla birlikte merkezi güç zayıflamış ve bu iktidar boşluğu taşrada feodal özellikleri bünyesinde barındıran ayan sınıfını ortaya çıkarmıştır. Osmanlı devletinde bir yerleşim merkezindeki ulema ve kapıkullarının mensup, mazul ve emeklileri ile esnaf ve tüccarın önde gelenleri ayandan sayılır ve hepsine birdenayan-ı belde, ayan-ı memleket, ayan-ı vilayet veya ayan ve eşraf denirdi.

    18. yüzyılda halk ile devlet arasındaki işleri yürüten, merkezi hükümete karşı halkın ve halka karşı da merkezi hükümetin temsilcisi konumunda olan ve vilayet ayanlarının da reisi durumundaki ayan ise resmi ayan ve reis-i ayan olarak adlandırılırdı . Burada söz konusu edilen, devletin klasik sistemine yeni bir iktidar unsuru olarak sonradan katılan ve 18. yüzyılda güçlenen bir sınıf olarak ortaya çıkan resmi ayan veya reis-i ayandır. Mutafçieva, devletin muhatap olarak kabul ettiği resmi ayanın da mahalli eşraf ve ayan içinden büyük mücadeleler sonucu çıktığını söylemektedir.
    Ayanın taşradaki yükselişinin sebebi, yerel unsurlarla merkezi devlet arasında ortaya çıkan ve karşılıklı çıkarlara dayanan uzlaşmadır. Ayanlık örgütü başlangıçta önemi az olan ve fazla şikayet edilmeyen bir kurum olarak görülmüştür . Ayanlar da görev itibarı ile devlet tarafından verilen işlerin yapılmasına yardımcı olan, devlet ile halk arasında aracı olarak nitelendirilmekteydi . Devlet bazen ayanlarla mücadelede başarısız olmakta ve çareyi onlarla uzlaşma yoluna gitmekte bulmuştur . Öte yandan devletin derebeylerine göz yumuşunun ne yeni denenen bir sistemin ne de bilinçli bir politikanın gereği olduğu da ileri sürülmekte, zamanın ve şartların zorlaması ile bunların varlıklarının kabul edildiği belirtilmektedir. Daha önce halkın isteği ile seçimle iş başına getirilen vilayet kethüdalarını, 18. yüzyıldan sonra güçlü ayanların kendi taraftarlarından tayin etmesi de ayanlığın bir güç olarak ortaya çıkmasında etkili olmuştur. Zorbalığa meyilli vilayet kethüdaları vergileri toplamak ve kaza ile ilgili diğer işleri görmekle görevlendirildikleri halde, halktan kendileri için de vergi toplamaktaydılar.
    Ayan’ın bir sınıf olarak ortaya çıkması ve güçlenmesi şu şekilde anlatılmaktadır; “Ayanlar, özellikle merkezi otoriteyi sürdüremeyen, kırsal alanda tımar sisteminin yozlaşması ve zayıflamasıyla denetim gücünü yitiren ve gerek bu boşluktan ötürü, gerekse nüfus artışı ve işsizlikle birlikte baş gösteren iç ayaklanmalar karşısında merkezi devletin de onayladığı yerel savunma milislerinin liderleri konumunda olan ve zaman içinde iltizam sistemi sayesinde iktisadi olarak da güçlenen, neredeyse devletin taşradaki gayri resmi temsilcileriydi” . Öte yandan, sancak idarelerindeki değişiklikler, Anadolu’da karışıklıkların artması, merkezi otoritenin zayıflığı, vergi toplama meselesi, vilayet ve şehir kethüdalığının el değiştirmesi de Anadolu’da ayanlığın ortaya çıkması ve güçlenmesinin diğer sebepleri arasındadır.
    Ayan kastedilerek, halk arasından çıkmış bir unsurun devlet görevlilerini görmezden gelip halkın asıl temsilcisi olarak kendini zorla kabul ettirdiği ve bunun da devletin merkeziyetçi bürokrasisine indirilmiş ağır bir darbe olduğu ileri sürülmüştür. Bu düşünce doğrultusunda Özkaya da, Ayanlığın ortaya çıkması ile merkezi yönetim tarafından gönderilen memurların yerine, Osmanlı ülkesindeTürk halkından olan yöneticilerin taşrada görev yapmaya başladıklarını ve dolayısıyla Enderun mensuplarının taşrada fonksiyonunun azalmış olduğunu söylemektedir . Taşrada kapıkullarının bu şekilde güç kaybetmesi padişahın iktidarının zayıflaması anlamına gelmekte ve bu iktidar boşluğunu ayan doldurmaktadır.

    Ayanlığın Güçlenmesi

    Osmanlı’da feodal yapıyı çağrıştıran ayanlık, 18. yüzyılın ikinci yarısında ve 19. yüzyılın ilk yarısında, imparatorluğun iç politikasında önemli bir rol oynamıştır . Ayanlık, mütesellim, mültezim, çiftlik sahibi olmak gibi her biri devlet tarafından kontrol edilen faaliyetler içinde gelişen bir sınıf olduğu halde bu kurumun devletten tamamen bağımsız ve gerçek anlamda bir mülkiyet anlayışını ortaya çıkardığı söylenemez . Hemen hemen bütün ayanlar servetlerini devlet memurluğu yaptıkları sırada edinmekteydiler . Bu durum ayanların öldükten veya siyaseten katl edildikten sonra servetlerinin müsadere edildiği konusuna açıklık getirmektedir . Çünkü devlet hizmetinde bulunanlar askeri sınıftan sayıldıkları için öldükten sonra mallarının devlet tarafından müsaderesi de olağan bir durumdur.

    Yerli ailelerin büyük çoğunluğu devlet hizmetinde iken, mültezim, yeniçeri, kadı, sipahi mütekaidi, müderris, müftü v.b. kazandıkları itibar ve servetle şehirlerde önemli rol oynamaya başlamışlardır. Bu ailelerin güçlü olanları, idari, iktisadi, mali ve askeri alanlarda yapmış oldukları yardımlar dolayısıyla devlet için vazgeçilemez ve her zaman kendilerine başvurulan bir unsur olarak göze çarpmaktaydılar . Devletin el atmak istediği her alanda onlara muhtaç oluşu ilginçtir. Kimi zaman, seferi orduların teşkili derebeylerin çabalarıyla mümkün olabilmiş; asayişten vergi tahsiline, kaçakların yakalanmasına, eşkıya tenkiline dek doğrudan devleti ilgilendiren her sorun onlara havale edilmiştir . Yazarın burada derebeyi ile, birkaç nesil boyunca belli bir bölgede hakimiyetini kabul ettirmiş ayanı kastettiği söylenebilir.
    Bu sürecin devamında özellikle 18. yüzyıla gelindiğinde herhangi bir sancakta kimin mütesellim olacağına artık merkezi devlet ya da vali değil, yerel ayan kendi arasında karar veriyor, tercih edilen kişi, resmi atamayı yapacak olan devlet temsilcilerine bildirilmekteydi . Sultan’ın seferleri için, bizzat silahlandırdıkları ve ücret ödedikleri birliklerin her bakımdan sorumluları durumunda olan ayanlar otoritelerinin farkındaydılar ve hiçbir şeyin özerkliklerini engelleyecek güçte olmadığını biliyorlardı . Mesela, 1798’de Fransa ile savaş başladığı için III. Selim ayanla barış yapmak zorunda kalmış ve imparatorluğun düşmanlarına karşı onların askeri desteğini elde etmek için kendilerine hemen hemen sınırsız bir güç vermiştir . Ayanın Osmanlı iktidar yapısında yeni bir unsur olarak yerini aldığının en bariz örneği, ‘Rusçuk ayanı olan Alemdar Mustafa Paşa’nın 28 Temmuz 1808’de ordusu ile İstanbul’a gelip IV. Mustafa’nın yerine II. Mahmud’u tahta çıkarmasıdır’. Böylece daha önceleri taht değişikliklerinde siyasi iktidar unsuru olarak işbirliği yapan kapıkulları ile ulemanın yanında yeni bir iktidar unsuru olarak ayan da siyaset arenasındaki yerini almış oldu .
    Ayanın ortaya çıkmasıyla Osmanlı mülkünde otorite parçalanma sürecine girmiş ve geleneksel anlayış içinde, bu güç merkezlerinin süratle yok edilmesi gerektiği halde zaten mevcut otoritesini bir ayana borçlu olan II. Mahmud’un bunu yapması çok zordu . Bu düşünce doğrultusunda Anadolu’da hakim siyasi otoritenin parçalanması anlamında ayanlık kurumunun, Selçuklu Devleti’nin yıkılmasından sonra ortaya çıkan beylikler dönemini Tavaif-i Müluk çağrıştırdığı söylenebilir.

    Ayanın kuvvetlenmesine yol açan başka bir unsur da devlet memurlarının yolsuzlukları ve zulümleriyle halkı canından bezdirmesiydi . Bu tutum ayanın yetki ve kuvvetini artırırken, devlet memurlarının nüfuzunu azaltan bir etkiye sahipti .

    Ayanın hedeflediği hakimiyet alanının bütün bir ülke olmayıp en fazla birkaç vilayetten müteşekkil bir eyalet olduğu söylenebilir fakatHammer’in zikretmiş olduğu Pazvantoğlu örneği bu genel kanıya istisna teşkil edecek şekildedir: “Pazvantoğlu, büyük emeller peşinde koşuyor, yanında bulundurduğu Şahin Giray’ın ardalarından Cengiz’i, sırası gelince ihtimal ki İstanbul’da hükümdar tahtına oturtmak fikriyle ciddi surette meşgul görünüyordu.” .
    Ayanlık kurumuyla ilgili iki zıt görüş vardır: Bunlardan birincisi ayanlığın gayr-ı meşru veya isyancı bir zümre olduğu varsayımı üzerine kurulmuş klasik görüş, diğeri devletin, ayanlığı devletle halk arasında bir orta tabaka olarak kabul ederek esnek bir tavrı benimseyip, müspet bir değişime kapı açtığını iddia eden modern görüştür.

    Ayanlığın Kaldırılması

    Ayanın Sened-i İttifak ile devlet idaresinde otorite kazanma girişimleri, kendi aralarında birlik olamamaları, saray entrikaları, ocaklı ve ulemanın muhalefeti ve dış tahrikler sonucunda başarıya ulaşmadı ve 1808’deki isyanda Alemdar’ın hayatını kaybetmesiyle birlikte “Sened-i İttifak” tamamen hükümsüz kaldı . Ayanın kendini siyasal otorite olarak kabul ettirememesinin altında, bütün bu sebeplerin yanında Padişah’ın hakimiyetine engel teşkil eden ayana olan muhalefeti de yatmaktadır. II. Mahmud, kendisi de bir ayan olan ve tahta geçmesinde önemli rol oynayan Alemdar’ın icraatlarına, gücünü pekiştirinceye kadar karışmamış ve büyük bir gizlilikle ve özenle yürüttüğü politikayla otoritesine rakip olan unsurları (bunların arasında Alemdar, diğer ayanlar ve Yeniçeri Ocağı sayılabilir) ortadan kaldırma yoluna gitmiştir.

    Devlet ayanların gücünü kırmak için çeşitli politikalar geliştirmişti; bazen ölen ayanların yerine yenilerini tayin etmeyerek bu kurumu zayıflatıp, merkezi idareyi güçlendirmeyi amaçlamış, bazen merkeziyetçiliği güçlendirmek için gerektiğinde ayanlar katledilmiş, bazen de ayanları birbirine kırdırıp güçlerini azaltma yoluna gitmiştir . Ayanların gücünü azaltmak için uygulanan yöntemlerden biri de, müsadereydi. Göçek, Sultan’ın müsadere gerekçesi olarak ayanın vergi ödemeyişini gösterdiğini ifade etmektedir.
    Ayanlık buyrulduları rüşvete konu olunca bu kurum 1786’da kaldırılmış yerine şehir kethüdalıkları kurulmuştur. Ancak, aradan fazla zaman geçmeden ayanlığa tekrar dönülmüştür.

    Osmanlı Devleti özellikle II. Mahmut’tan itibaren ayan ailelerine mensup kişilere devlet memurluğu vererek etkilerini kırmış ve Tanzimat’tan sonra hükümet, vilayet idaresini doğrudan doğruya merkezden gönderilen valiler vasıtasıyla yürütmeye başlamış ve böylelikle Osmanlı tarihinde görülen “ayanlar devri” kapanmıştır . Ayrıca ayanlığın güçlenmesinde etkili olan malikane sistemi ile mütesellimliğe Tanzimat devrinde son verilmesi ayanların güç kaybetmesine neden olmuştur.​
     

Bu Sayfayı Paylaş