Avrupa'ya Açılan Kapı....Balkan Köyleri

'Türkiye Tatil Yerleri Hoteller' forumunda Siraç tarafından 2 Mart 2009 tarihinde açılan konu

  1. Siraç

    Siraç Site Yetkilisi Admin Editör

    Sponsorlu Bağlantılar
    Avrupa'ya Açılan Kapı....Balkan Köyleri konusu
    Avrupa'ya Açılan Kapı....Balkan Köyleri

    İnsan ve doğa sevgisini, samimiyet ile hoşgörüyü yüreğine kazıyan Kırklareli’nin sınır köyleri, renkli kültürü ve doğal güzellikleriyle Anadolu’nun batılı yüzü.

    [​IMG]

    [​IMG]


    Anadolu ile Balkanlar arasında binlerce yıldır bir köprü kent görevi gören Kırklareli’ne uzanan bütün yollar çok keyifli: Yaz güneşini sabırsızlıkla bekleyen ayçiçek tarlaları, meyve bahçeleri ve meşe koruları arasından, usul usul akan çayların kıyısından Bulgar hududuna doğru… Esrarengiz mağaralar ve kuru dere yatakları boyunca… En çok da taşların arasında birdenbire patlak veren Kaynarca deresinin kıyısından, billur pınarların yanı başında hayat bulan köylerin rehberliğinde…


    Ormanın Eflatun Gülleri

    1368’de Türklerin eline geçene dek ‘Kırkkilise’ adıyla anılan, tarih içinde en çok geçişe ve istilaya uğramış ve bu yüzden de bir çok güzelliğini, zenginliğini toprak altında saklayan bir kent, Kırklareli. ?ehir merkezinin hemen doğusunda yer alan tipik bir Trakya kasabası biçimindeki Üsküp üzerinden sınıra doğru uzanıyor yolumuz. Trakya’nın kuzeydoğusunda denize parale biçimde uzanan Yıldız Dağları ya da yaygın adıyla Istrancalar, tertemiz havası, mis gibi orman kokusu, hışırdayan devasa ağaçları ve şifalı pınarlarıyla insanı hem ruhen hem de bedenen yeniliyor. Geçmişte önemli bir bağcılık merkezi olan kentin topraklarının yarısına yakını tarım arazisi bugün. İçinde bulunduğumuz yeşil dünyanın en güzel süsü ise dev ağaçların arasında eflatun adacıklar şeklinde göze çarpan orman gülleri. Yöre insanının ‘zelenka’ adını verdiği bu doğa harikası çiçeklerin açması, Balkanlar’a baharın geldiğinin işareti buralarda…

    [​IMG]


    Sarayların Fasulyecisi

    Istrancaların eteklerine pastoral bir tablo gibi dağılmış sınır köyleri arasındaki ilk durağımız, Armutveren köyü. Yörede ‘Paspala’ olarak da anılan bu sevimli köyde, Nusret’in Kahvesi’ne uğrayıp demli ve tazecik bir çay eşliğinde köy ahalisiyle sıcak bir sohbete dalmanın tadı tarifsiz. Gençlerine istihdam yaratamadığı için nüfusu giderek azalan köy, tarihi ve doğal güzellikleriyle gerçek bir kültür hazinesi aslında. Köy ahalisinin anlattıklarına bakılırsa, ‘Pomak’ adı verilen Balkan göçmeni Türklerin yaşadığı tarihi bir yerleşim burası. Köy sakinlerinin hemen hepsi, Balkan Savaşı yıllarında buraya gelip yerleşmiş. Hayvancılık ve ormancılığın yanı sıra, tarım da köy halkının geleneksel geçim kaynakları arasında. Adını, yörede bolca bulunan sulu ve hoş kokulu armudundan alan köyün fasulyesi ise dillere destan. Osmanlı sarayında bile sofraları tatlandıran Armutveren köyünün meşhur kurufasulyesi, bugün bile lezzetinden bir şey kaybetmemiş.

    [​IMG]



    Karanlıkköy’ün Son Işığı

    Armutveren’in kapı komşusu olan bir diğer sınır yerleşimi de İncesırt köyü. Türkiye ile Bulgaristan arasında yemyeşil bir adayı anımsatan bir doğa harikası burası. Son nüfus sayımına göre 70, köy halkına göre ise ahalisi sadece 55 kişi kalan köy, zamana direnen nostaljik bir yerleşim gibi. Kırklareli’ne 50, bağlı olduğu Demirköy ilçesine 25 kilometre uzaklıktaki köyün ilkokulu, artık öğrenci bulunmadığı için uzun zaman önce kapanmış. Köy, derin yalnızlığı, dingin atmosferi ve el değmemiş doğasıyla kent yorgunları için şiirsel bir vaha gibi. İncesırt’ın buruk ve hüzünlü havasıyla yetinmek istemeyenler için bir seçenek daha var: Karanlıkköy. Bulgaristan sınırından sadece birkaç kilometre uzaklıkta, çevresi ormanlarla kaplı olan, terk edilmiş görünümdeki bu esrarengiz köy, İncesırt’a 3 kilometre mesafede. Toplam 30 hanesi olmasına karşın bugün tüten sadece tek bir ocağı kalmış geriye. Köyün son sakinleri, çoktan buraları terk edip giden diğerleri gibi Romanya mübadelesinde gelip yerleşmiş buraya. Adeta hudut bekçileri misali köyde yalnız başlarına yaşayan son Karanlıkköylüler, bu köye kendilerini Atatürk’ün yerleştirdiğini anlatıyor gururla. Terk edilmiş köy evleri, harabe bir müzeyi andıran tarihi camisi, doğal güzellikleri ve dost yüzleriyle Karanlıkköy, nadir bulunabilecek bir film platosu gibi görülmeyi fazlasıyla hak ediyor.

    [​IMG]



    Doğa Müzesi

    Istranca Dağları’nın eşsiz doğasına gizlenmiş bir diğer hazine ise Dupnisa Mağarası. Demirköy - İğneada yolundan ayrılarak Sarpdere köyü üzerinden ulaşılan mağara, anıt ağaçlarla bezeli bir ormanın hemen kıyısında yer alıyor. Derinliklerinde bir yer altı nehrini saklayan mağara, 3,5 kilometreye ulaşan derinliği ve olağanüstü sarkıt - dikit oluşumlarıyla son derece etkileyici. Mağaranın bulunduğu ormanlık tepeye yaklaşıldığında, paralel yürüdüğünüz nehir üzerinde karşınıza çıkıveren muhteşem kaya köprü insanı şaşırtıyor. Mağara ağzına geçişi sağlayan, insan eli değmeden oluşmuş bu doğal köprü, kemerli bir Roma köprüsünü andırıyor. 2003 yılında turizme açılan ve ışıklandırılmış özel yürüyüş platformu sayesinde ilk bir kaç yüz metresi rahatlıkla gezilebilen mağaradan içeri adım atar atmaz, Dupnisa’nın ürpertici ve gizemli yolculuğu başlıyor. Yörede ‘Sulumağara’ da denilen mağaranın basık ve yatay ağzı, birkaç metre ilerlendiğinde genişliyor ve tavan yüksekliği birdenbire artıyor. Sağ ve solundaki derin oyukları ve koridorlarıyla dikkat çeken mağarada akan derenin şırıltısına, tavandan damlayan suyun sesi eşlik ediyor. Sayıları 30 bine ulaşan sekiz tür yarasayı barındıran, Doğu Avrupa’da eşi benzeri olmayan mağara, turizme açıldıktan sonra doğal zenginliklerini hızla yitirmeye başlamış ne
    yazık ki…

    [​IMG]


    Ömür Uzatan Köy

    Dereköy Barajı’nın geride bırakıp Bulgaristan sınırının kuzeyine doğru yol alıyoruz bu kez de. Yörenin karakteristik güzelliklerini sergileyen köylerden biri olan Kula, Kırklareli’ne bağlı 90 nüfuslu bir sınır köyü. Sıcak bir misafirperverlikle karşılandığımız köyde, hemen sofralar donatılıyor önümüze. Pancar pekmezi, turşu, makarna ve kuskus gibi yöresel yiyecekler daha kış gelmeden hazırlanıyormuş meğer evlerde. Yörede ‘peçka’ adı verilen kuzine sobalar hem ısınmak hem de yemek pişirmek için kullanılan ve hemen her evde bulunan geleneksel bir eşya. İlkbahar ve yaz aylarında kadınlar bahçe ve tarlalarda, erkekler ise çoğunlukla orman işleriyle uğraşıyor yörede. Dev sepetlerle toplanan mısırlar, evlerin tavanlarında kurutuluyor. Köyde bol miktarda tavuk ve horozu olmayan hane yok gibi… Ayrıca yöre köylerinde olduğu gibi köy kahvehanelerdeki çaylar odun ateşinde pişiriliyor. Belki de bu yüzden lezzetine de doyum olmuyor! Bol oksijenli köyde, her şey doğal olunca insan ömrü de uzun oluyor elbette. Öyle ki Kula, civar köylerde ‘ömür uzatan köy’ olarak nam salmış bile. Tıpkı Kula’da olduğu gibi, Kırklareli köylerinde de, mayıs ayının ilk günleri kutlanan Hıdrellez Bayramı ve Kakava ?enlikleri, yöre kültüründe çok önemli bir yere sahip. Yakın zaman önceye kadar dere kıyılarında düzenlenen ve büyük Kakava ateşinin yakıldığı kutlamalar, son yıllarda kent merkezlerine kaydırılmış daha çok. Mevsimlerden ister ilkbahar olsun ister sonbahar ya da kış, Kırklareli’nin sınır köyleri, Türkiye’nin başka hiçbir yerinde rastlanılmayacak bir ruha ve bambaşka bir güzelliğe sahip. Gözlerden uzak, alışılmışın ve beklenilenin dışında, renkli ve özgün bir dünya hayali kuranlar için birebir. Bazen yalnız bazen delidolu… Belki de cazibesi tam olarak burada saklı zaten?

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

    [​IMG]

     

Bu Sayfayı Paylaş