Atatürk Türk Tarih Kurumunu Neden Kurmuştur

'Atatürk Hakkında Herşey' forumunda Mavi_Sema tarafından 21 Şubat 2011 tarihinde açılan konu

  1. Mavi_Sema

    Mavi_Sema Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Atatürk Türk Tarih Kurumunu Neden Kurmuştur konusu
    Atatürk türk tarih kurumunu neden kurmuştur
    Atatürk neden türk tarih kurumunu kurdu
    Türk tarih kurumu neden kuruldu


    Atatürk'ün Türk Tarih Kurumu'nu neden ve ne amaçla kurduğunu merak ediyorsanız;...

    Cumhuriyet'e kadar Türkiye'de İslâm tarihini esas alan ümmetçi bir tarih görüşü ile, Osmanlı Devleti tarihini esas alan bir Osmanlı tarih görüşü vardı. Medreselerde "İslâm Tarihi", mekteplerde ise "Osmanlı Tarihi" okutuluyordu. Osmanlı Devletinin yıkılması ve halifeliğin kaldırılması, her iki tarih anlayışının da değerini düşürmüştü. Yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti, ne İslâm ne de Osmanlı tarihi ile temellendirilemezdi.
    Yeni devletin tarihi, onun dayanacağı ana güç olan millet ile, Türk milleti ile temellendirilecekti. Hem Türk milleti, tarihini daha iyi öğrenerek daha bilinçli çalışacak, hem de bütün dünyaya yanlış tanıtılmış olan Türk tarihi düzeltilecekti.

    Atatürk, öteden beri tarihe büyük bir ilgi duyuyor, bu alanda bilinçli bir bilgiye sahip bulunuyordu. 1922'de kendisine Dârülfünun Edebiyat Medresesi'nin fahrî profesörlüğü verildiğinde, kendisinin tarihle daha çok ilgilendiğini, bu nedenle fahrî profesörlüğün edebiyattan çok tarihe ait olmasının daha uygun olacağını söylemiştir. 1925 yılında Samsun'da yaptığı bir konuşmada da şöyle diyordu:

    "Bizim milletimiz derin bir maziye mâliktir. Milletimizin hayat-ı âsârını düşünelim. Bu düşünce elbette bizi yedi asırlık Osmanlı Türklüğünden, çok asırlık Selçuklu Türklerine ve ondan evvel bu devirlerin her birine muadil Büyük Türk Devrine kavuşturur."

    1928 yılında ise Afet (İnan) Hanım'ın, Fransızca bir coğrafya kitabında Türklerin sarı ırktan ve ikinci derecede insan olduklarının yazıldığını, bunun doğru olup olmadığını sorması üzerine Gazi, Türk tarihinin gerçeğinin ortaya konması için, artık devamlı tarih üzerinde durmaya başlamıştır. Daha önce H.G. Wells'in dünya tarihi ile ilgili çok ilgi duyduğu eserini Türkçeye çevirtmiş ve yayınlatmıştı (İstanbul 1927, 1928); ama tarih konularıyla yoğun olarak ilgilenmeye başlaması 1929'dan sonradır.

    1930'da Türkocakları Altıncı Kurultayında, M. Kemâl'in isteği üzerine bir "Türk Taıih Heyeti" kuruldu ve bu komisyon üyeleriyle Türk tarih ve uygarlığının bilimsel bir şekilde incelenmesi çalışmaları yapıldı. Atatürk, kitaplığına tarihle ilgili bir çok kitaplar aldırdı. Kendisi ve yakın arkadaşları bu kitapları incelediler, çevirdiler, raporlar hazırladılar. Böylece artık tarih çalışmaları devlet işleri arasına alınmış oldu.

    Bu çalışmalardan "Türk Tarihinin Anahatları" ve okullar için dört ciltlik bir "Tarih" kitabı ortaya çıkmıştır.

    Türkocakları kendilerini feshettikten sonra, Türkocakları Tarih Komisyonu yerine, 12 Nisan 1931'de "Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti" kuruldu. Bu dernek, Türk milletinin kökleri, Türklerin uygarlığa yararlılıkları gibi konular üzerinde çalışmaya başladı. Elde edilen sonuçların bir kurultayda görülmesi için 2-11 Temmuz 1932 tarihinde Birinci Türk Tarih Kongresi toplanmıştır. Bu kongreye yalnızca Türk bilim adamları katılmıştı. Zaten toplantının amacı, yeni Türk tarih görüşünü öğretmenlere anlatmaktı. Kongreye katılan 232 kişiden 196'sı öğretmen idi. Dinleyicileri arasında Eğitim Bakanının da bulunduğu bu toplantıda, okullarda okutulmakta olan tarih derslerinde bir bilgi ve metod birliği sağlamak amacı güdülüyordu.

    Kongrede Türk uygarlık tarihi, Türk ırkının antropolojik yapısı ve özellikleri, Türk dili ve edebiyatı ile ilgili bildiriler sunulmuş, tartışmalar yapılmıştır. Kongrede Türk milletinin, uygarlığın ve insanlığın beşiği olan Orta Asya'dan çıkmış beyaz ve arî insanlar olduğu, dünya üzerindeki bütün uygarlıkların Türkler tarafından etkilenip geliştirildiği sonucuna varılmıştır. Kongre ayrıca Anadolu uygarlığının kurucuları olan Etilerin ve Sümerlerin Türklerin atası oldukları, Türkçenin de bütün dillerin kökeni ve ana kaynağı olduğunu vurgulamıştır.

    Millî nitelikte yapılan bu toplantıda, bir çok iddiaların gerçek dışı ve abartmalı olduğu biliniyordu. Ama esas amaç, manevî yönden Türk varlığını güçlendirmek ve gençliğe tarihi ve dili ile övünen bir kütle ruhunu vermekti. Kongrede, okullar için bu zihniyete göre tarih kitapları yazılması kararlaştırılmış ve yazılmıştır.

    Türk tarihini bu şekilde ele alınca, bu konuların bilimsel olarak işlenebilmesi için filolojik, etimolojik dil çalışmalarına da ihtiyac vardı ve bu Kongreden sonra dil alanında da bir dernek kurularak bilimsel çalışmalara başlanıldı
     
  2. Mavi_Sema

    Mavi_Sema Özel Üye

    1935 yılında Türk Tarih Kurumu adını alan dernek, çalışmalarına bütün tarih alanlarında devam ediyordu. Ancak Atatürk, bu kurumların Avrupa'daki Akademiler gibi olmasını istiyordu. Bunun için ise, bu alanlarda bilimsel formasyona sahip birçok âlim gerekli idi. Ya Avrupa'ya öğrenci gönderilecekti ya da Türkiye'de bu alanların uzmanı yetiştirilecek ve bunun için Fakülte'ye ihtiyaç duyulacaktı. Bu kurumlar, bu konularda çalışan kişilerin yalnız yabancı uzmanların eserlerinden faydalanarak çalıştıkları yerlerdi. Türk yurdunu ve tarihini öz kaynaklarından araştıracak bir nesil yetiştirmek gerekti.

    Atatürk önce bir Tarih ve Coğrafya Fakültesi kurulması fikrini geliştirdi. Bu kuruluş Türk tarihini incelerken coğrafya araştırmalarını da paralel olarak .ürecekti. Bu nedenle coğrafya önemli idi, hattâ bir "Coğrafya Kurumu" kurulması bile düşünülüyordu. Bunların yanı sıra Fakültede arkeoloji, antropoloji-etnoloji alanlarında da öğretim yapılacaktı. Daha sonra Atatürk, bu Fakülteye Türk ve Anadolu tarihine kaynaklık edecek bütün eski dillerin (Sinoloji, Hindoloji, Sumeroloji, Hititoloji, Arapça, Farsça, Lâtince vs.) ve yaşayan dillerin de eklenmesi kararını verdi ve Kültür Bakanlığı bu hususta hemen çalışmalara başladı.

    Kültür Bakanı, Fakültenin kurulması Meclis'te görüşülürken, bu Fakültenin "Atatürk'ün dehasından doğan ve kendi kutlu eliyle yaratılan tarih ve dil hareketi; bunlara bağlı olarak arkeoloji ve coğrafya bilgileri için" kurulduğunu belirtiyordu. 9 Ocak 1936'da kurulan bu Fakültenin, ilerde kurulacak Ankara Üniversitesi'nin bir başlangıcı olması da temenni ediliyordu.

    Atatürk, 1935-1936 yıllarında dünya üzerinde kafataslarına göre çeşitli ırkların olduğunu, Türklerin yuvarlak kafataslı ırktan olduğunu, uygarlığı bütün dünyaya Orta Asya'dan bu yuvarlak kafalı ırkın yaymış olduğunu, cilalı taş devrinde Orta Asya'dan yayılan bu Türk insanların gittikleri yerlerdeki temel dili de oluşturduklarını ana ilkeler olarak kabul eden bir dil ve tarih görüşünü savunuyor, yayıyordu.

    Bu hava içinde 1937 Eylûlünde İkinci Türk Tarih Kurultayı toplandı. İlk Kurultay millî nitelikte olmasına rağmen, bu ikinci Kurultay milletlerarası nitelikte idi. Toplantılarda, genellikle Türk tarih tezi etrafında bir çok bildiriler sunuldu.

    Ama Atatürk, artık dil ve tarih çalışmalarına başlangıçtaki kadar katılmıyordu. 1936 yılında ise şöyle diyordu:

    "Türk Dil Kurumu'nun çalışmalarına ilelebet iştirak edecek değilim. Tarih Kurumu'nun kuruluşunu takip eden yıllarda, tarih üzerine arkadaşları teşvik için beraber çalıştım. Nihayet bu kurum teşkilâtlandıktan ve çalışmalarına hız verdikten sonra, Tarih Kurumu'nun mesaisine karışmıyorum. Kurum üyeleri bildikleri gibi akademik çalışmalarına devam ediyorlar. Dil Kurumu'nun çalışmalarına müdahele etmiyorum. Sizin de, sofrada hazır bulunan Dil Kurumu Merkez Heyeti üyeleri, mesailerinizi ilmin son verilerine uydurmanız gerekir."

    Atatürk'ün kurduğu Dil ve Tarih Kurumları, Atatürk kültür inkılâbının öz evlatları olmuştur. Çalışmalarına başlangıçtaki kadar sık katılmasa bile, bunların çalışmalarını her zaman gururla izlemiş, Meclis açış konuşmalarında övmüştür.
     
  3. Mavi_Sema

    Mavi_Sema Özel Üye

    Dil İnkılâbı




    Dil inkılâbı, 1928'den 1938'e kadar devam eden, Atatürk'ün en önemli kültür savaşlarından ve uzmanlık alanlarından biridir.
    Türkiye'de Tanzimattan itibaren başlayan yazı tartışmaları içinde aynı zamanda dil sorunu da karışıktı. Özellikle Türkçe için yazı ve dil birbirleriyle iyice içiçe girmiş konular idiler.

    Cumhuriyet döneminde bu sorunu bir devrimle çözme çalışmalarına girişildiğinde de, kurulan bilimsel komisyonun adı "Dil Heyeti" idi. O sırada, gene dil konusunda çalışmalarda bulunacak bir "Akademi" kurulması çalışmaları da gündemde idi. 1925'de İsmet Paşa bir Akademi kuracaklarını söylerken, bir yıl sonra Necati Bey, buna kudretimizin yetmeyeceğini açıklıyordu.

    Türk dili ile ilgili sorunların bir kısmı yazıya bağlı olduğu için önce yazı inkılâbı yapıldı. Yazı inkılâbı, Türkçe ses yapısı temel alınarak yapıldığı için Arapça ve Farsça kelimelerin dilden atılmasına büyük oranda yardımcı olmuş veya atılmayanları Türkçe söyleyişe göre yazıp, bir anlamda Türkçeleştirmiştir. Bu arada 1929 yılında okul programlarından Arapça ve Farsça derslerinin kaldırılması, bu "temizliği" kolaylaştırmıştır.

    Yazı inkılâbından sonra Dil Komisyonunun çalışmaları devam etti. Necati Bey'in deyişine göre bu komisyon artık büyük dil sorunları üzerinde durabilecek, Türkçenin bilimsel incelemesini yapacak, dilbilgisi hazırlayacak, Türkçe sözler derleyecek ve büyük bir Türkçe sözlük hazırlayacaktır.

    Ancak bu dil komisyonunun iki yıllık çalışmaları yöntemsiz ve metodsuz olduğundan, 1931 bütçesinde ödeneği bir liraya indirilerek çalışmalarına son verilmiş, fakat kapatılmamıştır.

    20 Ağustos 1930'da Maarif Vekaleti'nin düzenlediği Türkçe öğretmenleri toplantısında; Bakan Cemal Hüsnü Bey, yazı inkılâbı ile dilimizi içine çekip batıracak büyük bir hendeğin atlandığını, şimdi sıranın dil inkılâbına geldiğini söylüyordu.

    Atatürk de, hemen hemen yazı inkılâbının yapıldığı zamandan beri Türk insanının ve Türklük dünyasının tarihî temelleri üzerinde duruyordu. 1930'lara gelindiğinde Türk dili ve Türk tarihi, Atatürk'ün kafasında, vatandaşlarına kazandıracağı millî benliğin iki büyük esası olarak yer almış bulunuyordu.

    2 Temmuz 1932'deki Birinci Türk Tarih Kurultayında tarih araştırmalarının dil araştırmalarıyla desteklenmesi, Türk tarihi gibi Türk dilinin de bilimsel incelemelere tâbi tutulması isteği üzerine, Kurultay'ın kapanış gecesi Atatürk'ün "Dil işlerini düşünecek zaman gelmiştir" işaretiyle Samih Rıfat'ın başbakanlığında ve "Türkiye Cumhuriyeti Reisi Gazi Mustafa Kemâl hazretlerinin yüksek himayeleri altında" bir "Türk Dili Tetkik Cemiyeti" kuruldu. Bu dernek, Türkçeyi incelemek, elde edilen sonuçları yaymak için kaynaklarına, gelişmesine ve bugünkü ihtiyaçlarına göre bir Türkçe meydana getirecek, eski eserlerden ve halk dilinden derlemeler yapacaktı.

    Bu arada sürekli olarak Türk dili üzerinde çalışan Gazi, tarih tezi gibi bir de dil tezinin ortaya konabilmesi için hemen bir Dil Kurultayı toplanmasını istemişti. Kurultay çağrısında kadın erkek her Türk yuttaşının bu derneğin üyesi olduğu ve kurultaya da davetli olduğu belirtiliyordu.

    26 Eylûl-6 Ekim 1932'de yapılan Birinci Türk Dili Kurultayı'nın çalışma programını da Atatürk hazırlamıştı. Gerçi kendisi Kurultayda tebliğ sunmamıştır ama tam bir dilci gibi bu kongreye hazırlanan Mustafa Kemâl'in görüşleri, Kurultayda onun "sözcüleri" tarafından savunulmuş ve toplantıya hâkim olmuştur.

    Bu Birinci Kurultayda üzerinde durulan başlıca konular şunlardı:

    Türk tarihi gibi, Türkçenin de tarihî kökleri araştırılmalıdır. Daha bu toplantıda Türkçenin, başlıca dünya dillerinin anası olduğu ileri sürülmeye başlanmıştır.
    Atatürk, Türkçenin tarihte Sümerceye dayandığını seziyor, bu konudaki araştırmaların derinleştirilmesini istiyordu.
    Türkçe de, en az Türk toplumları kadar dünyaya yayılmış, başka dillerden kelime aldığı gibi, onlara kelimeler de vermiştir. Bu bakımdan çok mükemmel bir gramere sahip olan Türkçenin öz zenginliğini ortaya çıkarmak da, toplantıda konuşulan konulardan biri olmuştu.

    Kurultay sonunda ayrıca bir de yedi maddelik çalışma tasarısı kabul edilmişti.
     
  4. Mavi_Sema

    Mavi_Sema Özel Üye

    Bu arada Derneğin yönetim kurulu da 17 Ekim 1932'de bir bildiri yayınlayarak Türk yazı dilindeki yabancı sözcüklerin atılacağını, bunun için halk dili ile aydınların dilini, konuşma dili ile yazı dilini birleştirsceklerini, derlemelere ve lehçelere dayanan sözlükler hazırlanacağını, Batı dillerindeki kavramlara karşılık olarak Türkçe kavramlar yapılacağını duyuruyordu.

    Gene bu günlerde bir de Halk Ağzından Söz Derleme Yönetmeliği hazırlanarak her yanda Derleme Ocakları kurulmuş, iki yıldan daha az bir zaman içinde 130.000 fiş toplanmıştır. Bu arada bazı kelime ve kavramların karşılıkları da gazetelerin dil köşelerinde araştırılmaya başlanmıştır. Eski kitaplardaki Türkçe sözler "Tarama Dergisi" ile herkese duyurulmuştur. 1933-34 yılında iki cilt Tarama Dergisi çıkarılmış, derleme çalışmaları sonuçları da altı ciltlik "Derleme Dergisi" içinde yayınlanmıştır. Bu çalışmalar yapılırken Türkçeden Osmanlıcaya bir de "Cep Kılavuzu" hazırlanmıştır.

    1928'den itibaren hutbelerin Türkçe okunması, 1930'da Kur'ân'ın Türkiyeye çevrilmesi ve 1932'den itibaren ezanın Türkçe okunması ile 1934 yılında çıkarılan Soyadı Yasası dolayısıyla öz türkçe kelimelerin soyadı olarak alınmaya başlanması, Türk dil inkılâbındaki önemli adımlardan olmuşlardır.

    1934'te yapılan İkinci Türk Dili Kurultayında, ilk toplantıda belirlenen temeller üzerinde çalışma raporları ve bildiriler görüşülmüş, yabancı sözlerin Türk dilinden atılarak yerlerine Türkçe karşılıklar bulunması çalışmalarına devam edilmiştir. 1934 ve 1935 yıllarındaki Meclisi açış konuşmalarında ve 1935 Cumhuriyet Halk Partisi Kurultayında çok "Arı" bir dille konuşan ve dil çalışmalarına çok önem verilmesi gerektiğini vurgulayan Atatürk, "Vatandaş Türkçe konuş!" kampanyaları da açtırarak bütün yurttaşların Türkçe konuşmaları gerektiğini belirtiyordu. "Ne mutlu Türküm diyene!" sözünün sahibi, bir konuşmasında da şöyle diyordu:

    "Türk demek, dil demektir. Milliyetin çok bâriz vasıflarından birisi dildir. Türk milletindenim diyen insanlar, her şeyden evvel ve mutlaka Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan Türk harsına, câmiasına mensubiyetini iddia ederse, buna inanmak doğru olmaz."

    Türk diline ilginin çok arttığı o günlerde, dillerin kökeni üzerinde çalışan bazı bilim adamlarının, bütün dillerin bir kaynaktan çıktığı görüşüne varmaları, Türkçenin de Hint-Avrupa dilleriyle aynı bölge ve aynı şartlar altında doğması Atatürk'ü "Güneş-Dil Teorisi"ne .ürdü. Gerçi Almanlar da 1922'de bir "Ay-Dil Teorisi" öne sürmüşlerdi ama Atatürk'ü bu görüşe getiren esas çalışma Avusturya'lı H.F. Kvergie'in "Türk Dilindeki Bazı Öğelerin Psikolojisi" adlı çalışmasıdır.

    Yeni teoriye Güneş-Dil denmesinin nedeni, bütün insanların dillerinin kaynağının onların hepsine hayat veren güneş olmasıdır. Bütün diller, insanın güneş karşısındaki duygu ve düşüncelerinin ifadesinden çıkmaktaydı. Başlangıçta bütün diller ortaktı. Dillerin gramerleri sonradan çıktı ve dilleri birbirlerinden ayırdı. Güneş-Dil teorisinin ana ilkeleri şunlardı:

    Bütün dillerde bir kök, bir de buna eklenmiş sesler vardır. Esas dil, kökteki seslerdedir.
    Ses bakımından birbirine yakın konsonlar birbirinin yerine geçmektedirler.
    Bazı seslerde bazı anlamlar birikmiştir.
     
  5. Mavi_Sema

    Mavi_Sema Özel Üye

    24-31 Ağustos 1936 günlerinde toplanan Üçüncü Türk Dili Kurultayında Güneş-Dil Teorisinin ilkeleri ayrıntılı olarak tartışıldı, örnekler verildi. Hattâ toplantıda Atatürk, bu teori hakkında bir de tebliğ hazırlayarak okutmuştur.

    Bu kurultayın hazırlıkları sürerken bir yandan da Ankara'da, bu alanda bilimsel araştırmalar yapacak Fakültenin kurulması kararlaştırılmış ve 9 Ocak 1936'da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi kurulmuştur.

    Atatürk, bundan sonra bilim terimleri üzerinde çalışmaya başlamış, 1936-37 yılında, bugün de kullanılan pek çok geometri terimlerini o bulmuştur.

    Hastalandığı son günlerde, "dil işimizde henüz bir istikrara varamadık" diyen Atatürk, tanınmak gayretinde bulunan bazı kimselerin bu teoriyi çığırından çıkarmaları üzerine, Güneş-Dil Teorisini, Milletlerarası Bükreş Dil Kongresi'nde savunan Prof. Dr. Hasan Reşit Tankut'un da isteğiyle, bu teori üzerinde durmaktan artık vazgeçmiştir.

    Bu sırada Hatay sorununun ortaya çıkması, Ata'nın uğraşılarını tekrar politika üzerinde yoğunlaştırmasına neden olmuş, az da olsa dil çalışmalarına ilgisi azalmıştır.

    Atatürk döneminde, sağlam ilke ve programlarıyla Türk dil inkılâbının ön hazırlık devresi tamamlanmıştır.
     

Bu Sayfayı Paylaş