Atatürk ile ilgili anılar

'Atatürk Hakkında Herşey' forumunda Mavi_Sema tarafından 21 Şubat 2011 tarihinde açılan konu

  1. Mavi_Sema

    Mavi_Sema Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Atatürk ile ilgili anılar konusu Atatürkün anıları
    Atatürk anıları oku
    Atatürkün anı defteri


    YENİLSEYDİK SORUMLU BEN OLACAKTIM


    Bir aralık konu İstiklâl Savaşı'na geldi. Dikkat ettim, Binbaşılar dahil her komutanın hangi birliğe komuta ettiğini, nerede bulunduğunu, -bir gün önce olmuş gibi- hatırlıyordu. O savaş ki araç, gereç, personel kıtlığı bugün güç tasavvur edilirdi. Tümenlere binbaşılar, Kolordulara yarbaylar komuta ediyordu! Fakat, bu kadro canını dişine takmış bir ekipti. Var olmak ya da olmamak bu savaşın sonucuna bağlıydı. 30 Ağustos bu ruh haletinin eseriydi. Böyle bir dramı, hem yazarı, hem baş aktörünün ağzından dinlemek müstesna bir mutluluktu. O anılar Ata'yı coşturdukça coşturuyordu. Anlatmalarında abartma yoktu. Ama bu anlatış öylesine canlı, öylesine plastikti ki, hepimiz heyecandan heyecana sürükleniyorduk. Anlatışlarını şöyle bağladı:
    - İşte büyük zafer böyle ortak bir eserdir. Şerefler de ortaktır.

    Bu alçakgönüllülük şaheseriyle konunun kapanacağını tahmin ediyorduk. Bu arada Atatürk bir duraklama yaptı. Sonra içine dönük, adeta kendisiyle konuşur gibi ilave etti:
    - Ama yenilseydik sorumluluk ortak olmayacak yalnız bana ait olacaktı.

    Bu belagat karşısında gözyaşımı tutamadım. Tarihin, zaferleri kendine maleden, yenilgileri ise maiyetine yükleyen sahte kahramanlarını hatırladım

    YANINA ALDIĞI İLK ER


    O, Samsun'a çıktığı zaman, üstü başı yırtık, postalları patlamış, silahsız bir er gördü. Yüzünün rengi bakıra dönmüş, yağlan eriyip kemik ve sinir kalmış bu Türk askeri ağlıyordu. O'na sordu:
    - Asker ağlamaz arkadaş, sen ne ağlıyorsun?
    Er irkildi, başını kaldırdı. Bu sesi tanıyordu ve bu yüz ona yabancı değildi. Hemen doğruldu ve Anafartalar'daki Komutanını çelik yay gibi selamladı.
    - Söyle niçin ağlıyorsun?
    İç Anadolu'nun yanık yürekli çocuğu içini çekti:
    - Düşman memleketi bastı, hükümet beni terhis etti. Silahımızı elimizden aldı. Toprağıma giren düşmanı ne ile öldüreceğim? Kemal Atatürk, er'in omzuna elini koydu:
    - Üzülme çocuğum, dedi. Gel benimle!
    Ve Samsun deposunda giydirilip silahlandırarak yanına aldığı ilk er bu Mehmetçik oldu.

    İZMİR SUİKASTI


    İzmir'de hazırlanan o alçakça suikastın sonuçsuz kalmasından sonra bir gün bize şu olayı anlatmıştı:
    - "Ziya Hurşit'in beni öldürmeye memur ettiği iki zavallı vardı. Sorguları yapıldıktan sonra bunların birisini yanıma çağırdım. Odada kimse yoktu. Kendisine sordum:
    - Sen Mustafa Kemal'i öldürecekmişsin, öyle mi?
    - Evet, dedi. Ben yine sordum:
    - Mustafa Kemal ne yapmıştı ki onu öldürecektin?
    - Fena bir adammış o. Memlekete çok fenalık yapmış. Sonra bize onu öldürmek için para da vereceklerdi.
    - Sen Mustafa Kemal'i tanıyor musun?
    - Hayır.
    - O halde tanımadığın bir adamı nasıl öldürecektin?
    - Geçerken işaret edecekler, Mustafa Kemal işte budur, diyeceklerdi. Biz de öldürecektik.
    O zaman cebimdeki tabancayı çıkararak kendisine uzattım:
    - Mustafa Kemal benim, haydi al eline tabancayı, öldür, dedim.

    Herif benden bu karşılığı alınca yıldırımla vurulmuş gibi oldu. Bir süre şaşkın şaşkın yüzüme baktıktan sonra diz üstü kapanarak hüngür hüngür ağlamaya başladı

    MUTSUZ LİDER


    Bir akşam sofrasının hararetli bir döneminde Mustafa Kemal, kişisel özgürlüğünün birçok bölümlerinden yoksun bırakılması acısını hüzün dolu sözlerle şöyle anlattı:

    - "Şimdi siz buradan ayrılır, istediğiniz yerde gezer dolaşırsınız. Benim gözümde bunun ne büyük mutluluk olduğunu bilemezsiniz. Halime bakın, sahip olduğunuz bu özgürlükten yoksunum, cumhurbaşkanıyım ama köşeye atılmış ve özgürlüğü sınırlı bir insanım. Bütün eğlencem, akşamları soframa topladığım arkadaşlara ayrılmıştır. Haydi şimdi buradan ayrılıp bol bol dolaşın, istediğiniz yerlere girip çıkın, arzu ettiğiniz gibi eğlenin. Ben de bunun hayaliyle avunurum." dedi.

    O akşam hepimiz masadan erken ayrıldık

    ASKERLE GÜREŞ


    Bir gezisinde, Kolordu binasının kapısında aslan yapılı bir Mehmetçik gördü. Çağırdı ve güler yüzle sordu:
    - Sen güreş bilir misin?

    Yanındakilerden en kuvvetli görünenlerle Mehmetçiği güreştirdi. Genç asker her zaman üstün geliyordu. Çok neşelendi, ayağa fırladı.

    Ceketini çıkarıp Mehmet'e ense tuttu:
    - Haydi, bir de benimle güreş!

    Katıksız ve temiz Anadolu çocuğu Ata'sının yüzüne hayranlıkla baktı:
    - "Atam," dedi. "Senin sırtını yedi düvel yere getiremedi. Bir Mehmet mi bu işi başarır?"

    Gözleri doldu ve ağlamamak için gülmeye çalıştı.


    YANINA ALDIĞI İLK ER


    Atatürk, Mudanya yolu ile Bursa'ya gidiyordu. Kalabalık bir halk kütlesi iskelede etrafını çevirmiş bulunmakta idi. Bir kadının, elinde bir kâğıtla Atatürk'e yaklaştığı görüldü. Zayıf bir kadındı. Ata'nın yolunu keserek titrek bir sesle:
    - Beni tanıdın mı oğul? dedi... Ben sizin Selanik'te komşunuzdum. Bir oğlum var: Devlet Demir Yolları'na girmek istiyor. Siz onu alsınlar dediniz. Fakat Müdür dinlemedi. Oğlumu yine işe almamış... Ne olur bir kere de siz söyleyiniz.
    Atatürk'ün çelik bakışlı gözleri samimiyetle parladı. Elleriyle geniş jestler yaparak ve yüksek sesle:
    - Oğlunu almadılar mı? dedi. Ben salık verdiğim halde mi almadılar? Ne kadar iyi olmuş... Çok iyi yapmışlar... İşte Cumhuriyet böyle anlaşılacak...
    Kadın kalabalığın içinde kaybolmuştu. Ve Atatürk adeta kendinden geçercesine dolu bir sesle:
    - İşte Cumhuriyetten beklediğimiz sonuç... diyordu.

    GENELGEYLE DEVRİM OLMAZ


    1924 yılının ilkbaharıydı. Erzurum ve Pasinler'de depremde birçok köyün evleri yıkılmıştı. Zarar gören halkla görüşmek için Pasinler'e gelen Atatürk, halkın içinden ihtiyar bir köylüyü çağırdı:
    - Depremden çok zarar gördün mü, baba? diye sordu. Atatürk ihtiyarın şüphesini görünce, tekrar sordu:
    - Hükümet sana kaç lira verse, zararını karşılayabilirsin? İhtiyar, Kürt şivesiyle:
    - Valle Padişah bilir! dedi
    Atatürk gülümsedi. Yumuşak bir sesle:
    - Baba, Padişah yok; onları siz kaldırmadınız mı? Söyle bakalım zararın ne?
    İhtiyar tekrar etti:
    - Padişah bilir!...

    Bu cevap karşısında kaşları çatılan Atatürk, Kaymakam'a döndü:
    - Siz daha devrimi yaymamışsınız! dedi
    Bu sırada görevini başarmış insanlara özgü bir ağırbaşlılıkla ortaya atılan tahrirat katibi:
    - Köylere genelge yolladık Paşam, dedi. Atatürk'ün fırtınalı yüzü, daha çok karıştı:
    - Oğlum, dedi, genelgeyle devrim olamaz!..."
     
  2. Mavi_inci

    Mavi_inci Özel Üye

    Atatürk İle İlgili Anılar
    Atatürk'le İlgili Anılar

    Çanakkale’de Okunan Mevlid-i Şerif


    Atatürk, her yıl Çanakkale’de şehitlerimiz için bir mevlid-i şerif okuttururlardı. 1932 yılında okunacak mevlidin, Şehit Mehmet Çavuş Abidesi önünde ve İstanbul’un en meşhur hafızlarının iştirakiyle, görkemli bir şekilde yapılmasını emretmişlerdi. Bu durumu, ayrıca İstanbul Müftüsü Hafız Fehmi Efendi’ye de telefonla bildirmişlerdi. Mevlitten bir gün önce bu iş için ayrılan ve Atatürk’ün kendi seyahatlerinde kullandıkları lüks Gülcemal vapuruna gittik.


    Süleymaniye Baş Müezzini Hafız Kemal, Saadettin Kaynak, Beşiktaşlı ve Sultan Selimli Rıza beyler, Hafız Burhan, Beylerbeyli Fahri, Vaiz Aksaraylı Cemal, Muallim Nuri gibi bir çok ünlü hafız, bir çok gazeteci ve fotoğrafçılarla vapur hıncahınç dolu olarak akşam saat 7’de Çanakkale’ye doğru hareket ettik. Gece yatsı namazından sonra vapurun salonunda iki hatm-i şerif ve bir mevlid okundu. Sabahleyin Gelibolu’ya geldik. Büyük bir kalabalık bizi iskelede karşıladı. Sonra, otobüslere binilerek Şehit Mehmet Çavuş Abidesi’ne gidildi.

    Etraf bayraklar ve defne dallarıyla süslenmiş; kadın, erkek çok büyük bir kalabalık etrafı doldurmuştu. On hafız hep bir ağızdan önce tekbir aldık. Sonra tevşih okundu. Sonra da hafızlar sırayla kürsüye çıkıp mevlidi okumaya başladık. Ben, Veladet Bahri’ni okurken kapalı ve bulutlu olan hava birden bozdu ve bardaktan boşanırcasına yağmur yağdı. Ben okumaya hiç kesmeden devam ettim. En sonunda, İstanbul Müftüsü Hafız Fehmi Efendi çok güzel bir dua ile mevlidi bağlatıp şehitlerimizin mezarlarını da ziyaret edip, İstanbul’a döndük. Ertesi akşam Dolmabahçe Sarayı’nda Ata’nın huzuruna çıkıp mevlidi etraflıca anlattım. Ayağa kalktı ve heyecanla elini masaya vura vura “Aferin hafızım. Aferin sana. Din ve vazife ciddiyetini herkese göstermişsin, yağmurda bile görevine devam etmişsin. Aferin sana. Aferin sana!” diye beni defalarca tebrik etmiş ve kutlamışlardı.

    (Hafız Yaşar Okuyan’dan)


    Atatürk’ün Nuri Conker’i Cumhurbaşkanı Olarak Görmek İstemesi

    Atatürk huzursuzdu. Rahatsızlığının nedeni mutlaka bir muhalefet partisi olması gerekliliğiydi. Ama olmuyordu, olamıyordu. Oysa çağdaş demokrasi bunu gerektiriyordu. Ülkedeki ekonomik gidişattan şikâyetler de çoğalmıştı. Atatürk, ülkeyi gezmek ve yurttaşların nabzını yoklamak istedi. Hemen herkesle görüşüyor, fikirlerini alıyordu. Tek niyeti, ülkenin parçalanmadan demokratik bir biçimde çağdaş medeniyet seviyesine ulaştırılmasıydı. Ve hatta kulaktan kulağa cumhurbaşkanlığından çekilip, Cumhuriyet Halk Partisi`nin başına geçeceği bile öne sürülüyordu. Şaka yapmıyor olabilirdi. Zaten Teşkilat-ı Esasiye, yani anayasa hazırlanırken, yetkilerini kısıtlamış, “Siz bana bakmayın. Beni nazar-ı dikkate almayın. Olaylar beni ordu ile, siyasetle, idareyle, her şeyle karıştırdı. Bu bir devrimdi. Siz benden sonra gelebilecek herhangi bir adamın muhtemel karakterini nazar-ı dikkate almalısınız” demişti.


    Akşam sofrada şöyle konuştu:

    - Reisicumhurluktan çekileceğim. Yerime Nuri Bey’i (Conker) aday göstereceğim. Nuri Bey boylu boslu, kelli, felli, yabancı dil bilen bir arkadaştır. Mükemmel bir reisicumhur olabilir. Binaenaleyh sağlığımda millete benden başka birinin de cumhurbaşkanı olabileceğini göstermeliyim.

    Zaman zaman cumhurbaşkanı olmak istediğini dile getiren Nuri Conker hemen söze atladı:

    - Paşam hem bu görevi yaparım hem de sizin aldığınız maaşın yarısına yaparım, devlet de kazanır...


    Atatürk’ün Karamürsel’e Gelişi İle İlgili Bir Anı

    Büyük Önder Atatürk, 24 Temmuz 1933’te Eski Belediye binası önünde bulunan iskeleye bir motor ile yanaşarak ilçe ziyaretinde bulunmuş ve halk ile sohbet etmişti.

    Atatürk’ün Karamürsel ziyareti sırasında orada bulunan Tarık Bağdat, Atatürk ile ilgili olan anısını şöyle anlatıyor;

    “24 Temmuz 1933 tarihinde ilçemize gelen Atatürk’ü eski belediye binası önünde karşıladık. Sonra yaya olarak Kahveci Pirali Ali’nin kıraathanesine geçtik ve burada kendisine kahve ikram edildi. Kahvesini içen Atatürk Askerlik şubesine yaya olarak giderken Kahveci Ali’nin evinin camlarının kafesle kilitli olduğunu gördü ve Ali Efendi’ye dönerek ‘Ben seni aydın biri olarak gördüm, evinde yaşayan aileni karanlığa hapsetmeni yakıştıramadım’ dedi.

    Değerli konuğumuz ilçemiz çarşısına girmiş, halkın arasına katılmış vatandaşla sohbet etmiş, onların istek ve şikayetlerini bizzat kendilerinden dinlemiştir. Büyük devlet adamı Atatürk, ilçe askerlik şubesindeki incelemeleri sırasında, kahraman ve görev şinas bulduğu Karamürsel halkı için şu onur verici sözleri söylemiştir: ‘Karamürsel halkı, İstiklal Savaşı’nda çok çalışmış, kadını ve erkeği ile cepheye silah ve cephane taşımış, işgal hareketlerine karşı üstün bir kahramanlıkla mukabelede bulunmuştur. Bu sebeple burayı ziyaret etmekten son derece memnunum.’

    Büyük önder, yaklaşık 2,5 saati bulan incelemelerini tamamlayıp çarşıdaki caddelerin genişletilmesine ilişkin gerekli görüş ve fikirlerini de belirterek aynı gün ilçemizden ayrılmıştır.”

    Atatürk Adı

    Bir akşam Atatürk bu adı almaya karar verdiğini söyledi ve düşüncemi sordu.

    -Mustafa Kemal adıyla parlak zaferler kazandınız, ün saldınız, çürümüş bir imparatorluktan dipdiri bir cumhuriyet çıkardınız, büyük devrimler yaptınız; bu adı bırakmak doğru olmaz, dedim.

    Atatürk yalnız şu karşılığı verdi:

    -İbn-i Sina’ya neden kızıyorsun?

    Ben işi anlamış ve:

    -Doğru, demiştim.

    Bunun anlamı şuydu:

    İbn-i Sina diye anılan Ebu Ali el-Hüseyin İbn-i Abdullah, Buhara yakınlarında Afşana’da doğmuştur. O sırada Mâveraü’n-Nehr bir Türk ülkesiydi. Orada doğanların Türklüğü değil, Türk olmadığı savı ortaya atılırsa bunun kanıtlanması gerekirdi. Ancak, hemen bütün Türk ünlülerinin Arap adları taşıması yüzünden karışıklıklar doğa gelmektedir.

    Bir karşılaştırma, durumu daha iyi anlamaya yarar:

    Farabî de Mâveraü’n-Nehrlidir, ancak dedesinin adı Tarhan’dır (tam adı Muhammed İbn-i Muhammed İbn-i Tarhan Ebu Nasır el-Farabî’dir). Bu yüzden Türklüğü kabul edilmektedir.

    Eğer Farabî’nin dedesi de “Ahmet”, “Muhammed” gibi bir ad taşısaydı hiç kuşkusuz o da İbn-i Sina gibi Arap veya Fars sayılacaktı.

    Atatürk bu adı almakla Türklerin de genellikle Türk adları taşımaları gerektiğini belirtmek istemiştir.

    Hikmet BAYUR

    Kaynak:ataturkdevrimleri.com
     
  3. çok teşekkürler FrmAtatuklu :)
     

Bu Sayfayı Paylaş