Ataerkillik - Ataerkil Kültür

'Ülke Kültürleri' forumunda KaRDeLeN tarafından 16 Ekim 2009 tarihinde açılan konu

  1. KaRDeLeN

    KaRDeLeN Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Ataerkillik - Ataerkil Kültür konusu
    Ataerkillik
    Vikipedi, özgür ansiklopedi


    Ataerkillik, erkek otoritesine dayanan bir tür toplumsal örgütlenme düzenidir Bu düzenin temelini erkeğin üstünlüğü fikri oluşturur; soy erkekler tarafından belirlenir, hakimiyet erkeklerindir Bu toplumlarda erkeklere kadınlardan daha çok saygı gösterilir Bu erkek üstünlüğü ilkesi etrafında, toplumun kültürü, adetleri, inancı ve mitolojisi, anaerkil düzenli toplumunkinden farklı bir biçim oluşturur
    Ataerkillik kelimesi Türkçe kökenlidir Türkçe'ye Fransızca'dan geçmiş olan ve batı dillerinde Ataerkillik manasında kullanılan patriarka kelimesi ise Latince patria (baba) ve Yunanca achein (hükmetmek) kelimelerinden türemiştir Ataerkilliğe dayanan, ata erki temelli olan oluşumlara "ataerkil" veya "patriarkal" denir
    Modern dünyada dahi ataerkilliğin hakimiyeti neredeyse tartışılmazdır Bununla birlikte, ataerkil olduğu söylenen toplumlar arasında büyük farklılıklar göze çarpmaktadır Ataerkillik, maço kültürün yaygınlaşmasına da zemin hazırlamıştır Bazı tarihçilere göre ataerkillik (partiyarka) dünya toplumlarına egemen olmadan önce bazı toplumlarda bazı toplumlar anaerkil bir düzene sahipti, bazılarında da cinsiyet egemenliği bulunmamaktaydı

    İlgili Kelimeler
    "Atasoyluluk", soyun baba/erkek çizgisi ile takip edilmesi anlamına gelir, anasoyluluk da bunun tersidir Günümüzde, çocukların babanın soyadını alması, atasoylulukdan kalan bir mirastır Anasoylu toplumlarda, çocuklar üzerinde anne tarafının, yani annenin akrabalarının hak ve sorumlulukları, atasoylu toplumlardakinden daha fazladır Ayrıca anne tarafından akrabalarla evlilik tabusu daha güçlüdür Çoğunlukla ataerkillikle atasoyluluk eş anlamlı kullanılıyorsa da, ataerkillik toplumun genel örgütlenmesi ile, atasoyluluk ise yalnızca soy anlayışı ile ilgilidir
    İngilizce "patrilocal" kelimesi evilikten sonra çiftin erkek tarafının akrabaları yanında yerleşmesi anlamına gelir "Matrilocal" bunun tersidir Atasoylu toplumların aynı zamanda "patrilocal", anasoylu toplumların da "matrilocal" olması olasılığı yüksektir, ama bir kural değildir
    "Anaerkil" kavramının tanımlandığı ilk günlerde, anasoylu toplumların "anaerkil" diye nitelenmesi sık yapılan bir yanlıştı Daha sonra yapılan araştırmalarda, anasoylu toplumdaki kadının konumunun herhangi bir atasoylu toplumdakinden daha düşük olabileceği görüldü, ve bu yanlış düzeltildi Ancak bu konudaki kelime karışıklığı halen devam etmektedir Gene de kadının toplumdaki konumu ile anasoyluluk arasında pozitif bir ilişki sözkonusudur [1]

    Ataerkillikle ilgili kuramlar, kavramın tarihsel gelişimi
    Ailenin ve akrabalık bağlarının bir toplumsal olgu olarak ilk ciddi incelemesi 1861 yılında İsviçreli hukukçu, tarihçi ve arkeolog Johann Jakob Bachofen'in (1815-1887) "Ana Hukuku: Eski Dünya' da Anaerkilliğin Yasal ve Dini Karakteri Üzerine Bir Araştırma" adlı kitabıyla başlar
    Bachofen bu incelemesinde, o güne kadar ancak din kitaplarından, mitoloji ve efsanelerden ve Antik Çağ edebiyat eserlerinden derlenen ve hemen hiçbir bilimsel nitelik taşımayan bilgi ve yorumların ilk kez sistemli ve oldukça tutarlı bir çözümlemesini yaptı Eski toplumlarda kadınların rolü üzerinde daha önce görülmemiş ölçüde farklı bakış açıları getirdi Likya, Mısır, Yunanistan, Girit, Kuzey Afrika, Orta Asya ve İspanya gibi eski uygarlıklar hakkında bilinenlerden biraraya getirdiği belgelerle, analığın insan toplumunun, din ve ahlak anlayışının temeli olduğunu göstermeye çalıştı
    Bachofen'ın çalışması, o güne kadar insanlığın doğal toplumsal yapısı olarak görülen ataerkilliğin özel bir yapı olarak ele alınması gerektiğini ortaya koydu Bachofen'ın çalışmasını Lewis Henry Morgan, Thomas Mann, Jane Ellen Harrison, Erich Fromm, Robert Graves, Rainer Maria Rilke, Joseph Campbell, Otto Gross, Julius Evola ve "Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni" ile Friedrich Engels'in yapıtları takip etti Bachofen'dan ilham alan Friedrich Engels, ilk çağlarda insanların cinsel ilişki ve hamilelik arasındaki bağdan, dolayısıyla babalık kavramından habersiz olduklarını, bu yüzden de doğan çocukların bütün topluluğa ait olduğunu savundu Teoriye göre erkekler babalık olayının farkına vardıklarında ilişkiye girdikleri kadınlara ve doğan çocuklara sahip çıkmaya başladılar, bu da anaerkilliğin yerini ataerkilliğe terketmesi ile sonuçlandı
    Bu şekilde ataerkillik ve anaerkillik, eski çağlardaki kadın hakimiyeti ve buna karşı günümüzdeki erkek hakimiyeti şeklinde birbirinin karşıtı hipotezler olarak algılanmaya başladı
    Aslında ilkel toplumların babalık kavramından habersiz oldukları, yetersiz alan çalışmaları ve etnoğrafyanın emekleme dönemindeki eksikliklerinden kaynaklanan bir yanlış anlamadan ibaretti Ne var ki, bu ve bunun gibi pek çok yanlışın düzeltilmesi uzun zaman aldı ve Bachofen'ın hipotezleri, bu dönemdeki arkeoloji ve mukayeseli din çalışmalarının temel varsayımlarından biri oldu
    Bu arada araştırmacılar 20 yüzyılda varlığını sürdürmeye devam eden ilkel topluluklar üzerinde yaptıkları çalışmaların hiçbirinde, bazı kuramcıların düşündüğü şekilde bir anaerkilliğe rastlayamadılar Ne var ki aynı antropolojik çalışmalar, sanılanın aksine, Avrupalıların sahip olduğu türde bir ataerkilliğin toplumsal evrimin en üst basamağı olmadığını da gösterdi Malinowski'nin Trobriand adalarındaki çalışması, Freud'un Oedipus kompleksi'nin evrensel olduğu varsayımını çürüttü Freud varsayımını o günkü ataerkil Avrupa toplumunu temel alarak oluşturmuştu ve toplumsal düzeydeki ataerkilliğin, birey düzeyinde bebeğin doğal psikolojik gelişiminden dayanak aldığı iddiasını içeriyordu
    1950'li yıllardan itibaren ise arkeolog Marija Gimbutas'ın, neolitik dönemde Avrupa'da anaerkil özelliklerin ağır bastığı, Eski Avrupa Kültürü teorisi duyulmaya başlandı Bu teoriye göre Bronz Çağı'ndan itibaren Avrupa'yı işgal etmeye başlayan "Proto Hint Avrupalılar" anaerkilliği kendi ataerkil yapıları ile değiştirmiş ve bunu bugün kullanılan Hint Avrupa dilleri ile birlikte miras olarak bırakmışlardı
    Gimbutas, 1970'lerden itibaren kendi çalışmalarını ortaya koyan Margaret Murray, Robert Graves, Elizabeth Gould Davis ve Riane Eisler gibi ikinci dalga feminizm akımının destekçilerine ilham verdi Bunlardan Riane Eisler, "ortaklık kültürü" teorisi ile kendine farklı bir yol çizdi Eisler'e göre bugün ve tarihin büyük bölümünde yaşanan ataerkillik, insanların birbirleri üzerinde hakimiyet kurmaları esasına dayanan yıkıcı bir toplumsal örgütlenme modeliydi ve bunun alternatifi kadınların hakimiyet kurmasına dayanan bir anaerkillik değil, insanların tarihöncesi dönemlerde olduğu gibi, birbirleriyle paylaşımda bulunmalarına dayanan "ortaklık modeli" idi
    İkinci feminist dalgaya Steven Goldberg (Ataerkilliğin Önlenemezliği: Neden Erkek ve Kadın Arasındaki Biyolojik Farklılıklar Her Zaman Erkek Egemenliğine Yolaçar - 1973, Neden Erkekler Yönetir - 1993), Philip G Davis (Tanrıçanın Maskesi Düşürüldü, 1998) ve Cynthia Eller ("Anaerkil Tarihöncesi" Efsanesi, 2000) gibi yazarlar cevap verdiler Cynthia Eller, tarihöncesi dönemde Tanrıça figürürünün çok baskın olmasının anaerkillik için bir kanıt olamayacağını, çünkü bununla kadının toplumdaki konumu arasında doğrudan bir ilişki olmadığını gösterdi Steven Goldberg ise ataerkillik gibi toplumsal yapıların kaçınılmaz olduğunu, çünkü buna erkek ve kadın biyolojisindeki farklılıkların yol açtığını kanıtlamaya çalıştı
    Ataerkilliğin en son sistematik çalışmasını 1998 yılında Saharasya ile James DeMeo yaptı James DeMeo, Murdock'un Etnoğrafik Atlası'ndaki 1170 toplumu, ataerkillik derecelerine göre belli bir puan vererek, dünya haritası üzerinde yerleştirdi Çıkan sonuca göre Dünya'nın büyük çöl kuşakları ve yakınlarındaki bölgelerde ataerkilliğin çok yoğun olduğu, bu kuşaktan uzaklaştıkça ise zayıfladığı görüldü James DeMeo bu sonuçlar üzerine ataerkilliğin MÖ 5000 yıllarında, çöl kuşaklarının daha önce görülmedik biçimde büyümesi ve bunun insanlara yaşattığı travma ile ortaya çıktığı teorisini geliştirdi Ataerkillik bir defa ortaya çıktıktan sonra göçler ve istilalar ile tüm dünyaya yayılmıştı
    Aile yapısı üzerine yaklaşık 150 yıldır devam eden bu tartışmaların sonucunda birbirinden farklı pek çok ataerkillik ve dolayısıyla anaerkillik tanımı ortaya çıkmıştır ve henüz üzerinde anlaşmaya varılabilecek ortak kavramlar oluşmamıştır Ne var ki aynı süre içinde bu tartışmaları yapan Batı toplum yapısının kendi içinde çok büyük değişimler geçirdiği gözden kaçmayan bir gerçektir
     
  2. KaRDeLeN

    KaRDeLeN Özel Üye

    Saharasya'da Ataerkilliğin Ortaya Çıkışı

    MÖ 4000-3500 sonrasında, daha önceki barışçı Orta Asya, Mezopotamya ve Kuzey Afrika anaerkil yerleşimlerinin kalıntılarında kökten toplumsal değişimi gösteren bulgular göze çarpmaktadır Her defasında, artan kuraklık ve yerleşim yerlerini terketme, kıt su kaynakları olan ekzotik nehirler ve vahalar çevresindeki artan nüfus baskısıyla çakışmaktadır Orta Asya da göl seviyelerinde ve nehir yataklarında, iklimsel dengesizlik ve kuraklık ile çakışan bir değişim yaşamış, bu da, göl kıyısındaki ve nehir yataklarındaki büyük yerleşim yerlerinin terk edilmesine yol açmıştır
    Nil ve Fırat-Dicle vadilerindeki yerleşimler, ve bunun yanındaki daha nemli yayla bölgeleri olan Levant, Anadolu, ve İran 'daki yerleşimler , o sıralar hala kurumakta olan Arabistan ve Orta Asya'dan kaçan halklar tarafından işgal edilmiştir Bundan hemen sonra yeni despotik merkezi devletler ortaya çıkmıştır İncelediğim neredeyse her örnekte, bu işgallerin hemen ardından, mezar, tapınak ve kale mimarisinin, dul cinayetleriyle ilgili bulguların, (örneğin en yaşlı erkek çocuk tarafından gerçekleştirilen anne cinayetleri), kafatası deformasyonlarının , at ve develere verilen önemin artmasının, ve askeri teşkilatın büyümesinin takip eden gelişmeler olduklarını gördüm Bu yeni despotik merkezi devletler güçlenip büyüdükçe, topraklarını genişlettiler Bu despotik devletlerden bazıları, peryodik olarak Saharasya'nın komşusu olan yağışlı bölgelere saldırılar düzenlediler Ya yerli toplulukları fethettiler, ya da onlarda kendilerini savunmak için karşı tepkiler uyandırdılar, Bu karşı tepkiler, bu bölgelerde artan silahlanma ve teknolojisi, orta derecede ataerkillik, ve gelişip güçlenen koruyucu şehir surları ile kendini gösterir Diğer despotik Saharasya devletleri, kuraklık artıp yaşam kaynaklarını tamamen yok edince, tarih sahnesinden silindiler (DeMeo 1985, Chapter 6 of 1986)

    Ataerkilliğin Saharasya'nın Kıyı Bölgelerine Yayılması

    Ataerkillik, daha yağışlı Saharasya sınır bölgelerinde, ancak ve ancak, ilk olarak merkezi Saharasya çekirdeğinde geliştikten sonra ortaya çıktı Kuraklık Saharasya'yı kapladıkça, ve zırhlı, ataerkil cevap, Saharasya halklarını daha güçlü bir şekilde pençesine aldıkça, bu kurak bölgelerden göç, bu insanları gittikçe daha fazla çevredeki nemli bölgelerde yaşayan barşçı halklarla temas içine soktu Gitgide Saharasya'dan göçler, çevredeki daha verimli arazilerin işgali şekline dönüştü Bu kenar bölgelerinde, ataerkillik açlık travması ve çölleşmeyle değil ama, işgalci ataerkil toplulukların yerli anaerkil halkları öldürmeleri ve yerlerinden etmeleri, ya da işgalcilerin kendi toplumsal kurumlarını zorla kabul ettirmeleri ile yerleşti Örneğin MÖ 4000'den sonra Avrupa, sırasıyla Battle-Axe'ler, Kurganlar, İskitler, Sarmatyalılar, Hunlar, Araplar, Moğollar ve Türkler tarafından işgal edildi Hepsi savaşmakta, fethetmekte, yağmalamakta ve Avrupa'yı gitgide ataerkilliğe çevirmekte kendi sıralarını savdılar Avrupa'nın toplumsal kurumları gittikçe artan bir şekilde anaerkillikten ataerkilliğe geçti En batıdaki İngiltere ve İskandinavya'daki ataerkillik ise en sonda gerçekleşti ve daha sulandırılmış bir şekilde oldu Saharasya'dan en şiddetli etkilenen Doğu Avrupa ve Akdeniz Avrupası, ataerkil kurumların Avrupa'da en güçlü olduğu yerler oldu

    Eski Dünya boyunca , Çin'in daha nemli bölgelerinde, barışçı anaerkil koşullar, ilk ataerkil işgalci topluluklar olan Şang ve Çu'lar gelene kadar hüküm sürdü , yani MÖ 2000 sonrasına kadar Hunların ve Moğolların daha sonraki işgalleri ataerkilliği yağışlı Çine yerleştirdi Japon kültürü ise, Çin Denizi ve Kore Boğazının izole edici etkisiyle daha uzunca bir süre ataerkil kültür etkisi altına girmedi Bu durum MÖ 1000 yıllarında, Yayoi gibi işgalci ataerkil toplulukların Asya anakarasından gelmeleriyle son buldu Güney Asya'da ise, yaklaşık MÖ 1800 yıllarında, genelde anaerkil olan Indus Vadisi yerleşimcisi halklar ve bunların kurdukları ticaret devletleri, bir ölçüde bölgede başlayan kuraklık ve çölleşme, bir ölçüde de Orta Asya kurak topraklarından gelen savaşçı göçebelerin baskısı ile çöktü Ataerkillik bunun arkasından hemen Hindistan'a yayılır, ve daha sonraki yüzyıllarda da Hun, Arap, ve Moğol istilalarıyla güçlenir Benzeri şekilde Güneydoğu Asya'da da , karadan ve denizden gelen ataerkil Çin, Hindistan, Afrika ve İslami Bölge devletlerinin göç ve işgallerine kadar anaerkillik hüküm sürmüştür Sahara-altı Afrika'da, kanıtlar gösteriyor ki, ataerkillik ilk önce, Kuzey Afrika'nın kuruması ile aynı zamanlarda, güneye göç eden halklar ile kendini göstermiştir Firavun Mısırı, Kartaca, Yunan, Roma, Bizans, Bantu, Arap, Türk ve sömürgeci Avrupa da sırasıyla Afrika'daki ataerkilliği arttırmıştır(DeMeo 1985, Bölüm 6 of 1986)
    Bu göç, işgal ve yerleşim kalıplarındaki coğrafi şekil, en dikkate değer olanıdır MÖ 4000'den sonra, biri Arabistan, diğeri Orta Asya olmak üzere, iki Ataerkil çekirdeği gözükmektedir, ki buralardan Semitik ve Indoaryan halklar göç edecektir(Şekil 3) Bu çöl savaşçı göçebelerinin patlamalarının bir diğer tarihsel yönünü şu ya da bu zamanda Arap ve Türk orduları tarafından işgal edilen Şekil 4 ve 5'te görebilirsiniz (Jordan & Rowntree 1979; Pitcher 1972) Arabistan ve Orta Asya'dan gelen bir seri işgalcilerin sonuncuları olan bunlar, Saharasya çöl alanın %100'ünü kaplamış, ve bir miktar da dışarı, sınır bölgelerine taşmıştır

    Bu coğrafi gerçekler, neden anaerkilliğin Saharasya'dan en uzak bölgelerde korunduğunu açıklar Saharasya çevresindeki bölgeler (özellikle adalar) İngiltere, Girit, İskandinavya, Asya Arktiği, Güney Afrika, Güney Hindistan, Güneydoğu Asya, ve Ada Asya, ataerkilliğin sonradan geldiği, ve bunun yerel anaerkil kültürle karıştığı bölgelerdir Veri tabanımı oluşturmakta kullandığım çeşitli kaynaklardan yararlanılarak , Eski Dünya'da ataerkilliğin yayılma yollarını gösteren Şekil 5 oluşturuldu Vektörler yalnızca bir ilk yaklaşımdır, ama daha önceki halkların göç ve yayılmaları konusundaki çalışmalarla uyum içindedir Tarih ve arkeolojiden alınan bu coğrafi kalıplar, daha yakın zamanlara ait antropolojik verilerin benzer uzaysal dağılım kalıpları ile de desteklenmektedir

    Ataerkilliğin Okyanusya'ya ve Yeni Dünya'ya Yayılışı

    Ataerkil insanların göçlerini yansıtan bu gözlemler, ataerkilliğin Eski Dünyadan Okyanusya içlerine, hatta Yeni Dünya'ya kadarki okyanus-ötesi yayılımını içine almak üzere genişletilebilir Önerilen bu yolları gösteren, ve ataerkillik için Saharasya'dan başka bir kaynağı gözönüne almayan harita Şekil 6'da verilmiştir Bu son harita, Dünya Davranış Haritası dahil olmak üzere, daha önce sunulan diğer haritalardan, ve tezimdeki diğer kaynaklardan oluşturuldu Önerilen bu yolları açıklamak veya doğrulamak için tabii ki daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır
    Dünya Davranış Haritasında görülen Amerikalı ataerkil toplulukların, ya ilk defa kıyı bölgelerinde ortaya çıkması, ya da ataları kültürlerini kıyı bölgelerinde geliştiren toplumlar olmaları gözeçarpıcıdır Dahası, Amerikanın erken ataerkil toplulukları için, -maddi kültürlerine, sanatlarına ve dillerine bakarak- Eski Dünyanın okyanus yolculuğu yapabilen ataerkil devletleri ile bağlantılar öneren pek çok kişi olmuştur Ne var ki, Yeni Dünya ve Okyanusya için bağımsız olarak daha sınırlı bir ataerkillik gelişmiş olabilir Bu, Saharasya'dakine benzeyen, Avustralya Çölü, Kuzey Amerika'nın Büyük Çukuru, ve/veya Atakama'daki çölleşmeyle bağlantılı olabilir (DeMeo 1986, Chapter 7)

    SONUÇLAR

    Zırhlı ataerkilliğin Saharasya kökenleri teorisi, arkeolojik, tarihi, ve antropolojik verilerin sistematik coğrafi analizinden elde edildi Farklı verilerin haritalandırılması, ataerkilliğin ortaya çıkışını daha iyi anlamak ve temel başlangıç varsayımlarının tahmin gücünü sınamak için yapılmıştı Bu, temel biyolojik bağlar olan ana-çocuk bağını ve erkek-kadın bağını bozan, ya da yüksek oranda erkek egemenliği, toplumsal tabakalaşma, ve yıkıcı şiddet sergileyen toplumsal kurumların coğrafi dağılımının incelenmesi ile başarıldı Bu şekilde, çalışmanın başlangıç varsayımları olan , insan davranışının seks-ekonomik teorisi, anaerkil-ataerkil şema, ve ataerkillik ile çölleşme arasındaki nedensel ilişki, tekrar doğrulandı ve güçlendirildi
    Bu buluşlar güçlü bir şekilde, davranışın içsel yönünün, - yetişen çocuğa hayatta kalma ve sağlık avantajı sağlayan ve toplumsal birimi koruyan, - hayatın ve toplumsal yaşamın zevk amaçlı yönü ile sınırlı olduğunu göstermektedir Bunlar, yenidoğan bebekler ve anneleri ile arasındaki bağları koruyan, çocuğu çeşitli gelişim aşamalarında besleyen, ve genç erkek ve kadınlar arasında anlık olarak ortaya çıkan sevgi ve zevk verici heyecanı koruyan ve destekleyen anaerkil davranış ve toplumsal kurumlarıdır Bu zevk-amaçlı biyolojik itkilerden, toplumsal dayanışma içeren diğer eğilimler, ve hayatı koruyucu, geliştirici toplumsal kurumlar ortaya çıkar Çocuk ve kadın yanlısı, seks-pozitif, ve zevk-amaçlı bu itkilerin, daha yakın zamanlarda, özellikle Saharasya çöl kuşağının ulaşamadığı kadar uzak yerlerde varolduğu tespit edilmiştir Ne var ki, büyük Eski Dünya çölleşmesi oluşmadan önce, bunlar bir zamanlar gezegenin her yerinde olan baskın toplumsal kurum ve davranış şekilleriydi Burada sunulan yeni kanıtların ışığı altında, ataerkillik, çocukları-istismar eden, kadınları boyunduruk altına alan, cinselliği baskılayan, yıkıcı şiddet içeren yapıtaşlarıyla , en iyi ve en basit şekilde, MÖ 4000'den sonra Saharasyanın kurumaya başlaması ile oluşan travmatik kıtlık koşullarına verilmiş kontraktif (içekapanma) duygusal ve kültürel bir cevap olarak açıklanabilir Bu cevap daha sonraları travmatize edilen ve etkilenen insanların, toplumsal kurumlarıyla birlikte çöl bölgelerinden dışarıya kaçmaları sonucu dünyaya yayılmıştır

    DİPNOTLAR

    1 Benim gözlemim 100 'den fazla farklı kaynağı içerdi, bunlar içinde birkaç klasik seksoloji çalışması da var: Brandt 1974; Bullough 1976; Gage 1980; Hodin 1937; Kiefer 1951; Levy 1971; Lewinsohn 1958; Mantegazza 1935; May 1930; Stone 1976; Tannahill 1980; Taylor 1953; Van Gulik 1961
    2 Tezim tamamlandıktan bir süre sonra, Riane Eisler'in (1987a) toplumsal örgütlenmenin egemenlik ve ortaklık içeren şekillerini tanımlayan, Chalice and the Blade adlı çalışmasını öğrendim Bu kavramlar, yaklaşık olarak burada anlatılan anaerkil ve ataerkil toplumsal örgütlenme şekillerine denk düşer
    3 Tartışmanın yapısı bu noktada, gerçekler ve gerçekler üzerine teoriler arasında kesin bir ayrım yapmamızı gerektirir Bütün davranış bilimleri bir takım gözlenen klinik ve toplumsal gerçekleri açıklamaya çalışır Bazısı, teorinin içine antropolojinin gerçeklerini, yani, diğer kültürlerdeki davranışları da katmaya çalışır Ne var ki bu tür teorilerin çoğu, küresel ya da coğrafi olmayı başaramaz Yani, aynı zamanda, daha iyi çalışılmış kültürlerin davranışlarını da açıklamayı denemezler Pek çok davranış teorisi, eğer antropolojik literatüre herhangi bir atıfta bulunurlarsa, yalnız ataerkil kültürler üzerinde odaklanırlar, ve bu şekilde sistematik-kökenli ve küresel olma sınamasını geçemezler Kültürler-Arası çalışmalar, bu tür meselelerde ileriye doğru atılmış çok büyük bir adımdır Ancak birleştirilmiş coğrafi ve kültürler arası yaklaşım, ilave, gerekli bir adımdır, ve bundan sonraki bütün davranış teorilerini, çeşitli tarihi, göç, kültürel-temas, ve çevresel ortam gerçeklerine atıfta bulunmaya zorlar
    4 Onbeş değişken şunlardı : Kadının Evlililik Öncesi Cinsellik Tabusu, Ergen Erkek Çocuklarının Ayrılması, Erkek Cinsel Organ Yaralama-Sakatlamaları , Başlık Parası, Aile Örgütlenmesi, Ayrılık Sonrası Seks Tabusu, Evlilikte İkamet, Akraba Gruplarının Belirli Özellikleri, Soy, Toprak Mirası, Taşınabilir Varlık Mirası, Yüksek Tanrı, Sınıf Tabakalaşması, ve Kölelik
    5 Benim çalışmam, ancak akademisyenlerin daha önceki başarılı çalışmaları ile mümkün olabilmiştir Reich'ın çalışması yanında, iklim ve çevresel değişimlerle ilgili fikirlerim büyük ölçüde şu çalışmalardan esinlenmiştir : Bell (1971), Gimbutas (1965), Huntington (1907, 1911), Stone (1976) and Velikovsky (1950, 1984), ne var ki burada sunulan sonuçlar ve haritalar hakkındaki bütün sorumluluk bana aittir
    6 Bu buluş, Yeni Dünya'nın bütün halklarının buzul çağında, MÖ 10000'den önce Bering Boğazını aşarak Amerikaya geldikleri iddiasına meydan okumaktadır Eğer ataerkillik Yeni Dünyaya bu zamanda taşınmış idiyse, o zaman daha homojen dağılırdı Kolomb öncesi temasları içeren bilgilerin miktarı ve kalitesi son yıllarda büyük ölçüde artmıştır Bunların bir özeti için bkz Bölüm 7, DeMeo, 1986
     

Bu Sayfayı Paylaş