Askerler ilk kez darbeyi 100 yıl önce yaptı

'Tarihi Bilgiler' forumunda ASİ MARDİNLİ tarafından 29 Nisan 2009 tarihinde açılan konu

  1. Sponsorlu Bağlantılar
    Askerler ilk kez darbeyi 100 yıl önce yaptı konusu 31 Mart Vakası bir halk ayaklanması, toplumsal mahiyeti bulunan bir kalkışma değildi; bir askerî ayaklanma idi ve Osmanlı ordusuna mensup farklı birliklerin birbiriyle çatışması şeklinde tezahür etmişti;

    Taşkışla Ayaklanması1908 Ekim'inin son günlerinde meydana gelen bu hadise, Taşkışla'da kalan alay mensuplarından 1905 senesi efradının Cidde'ye sevk edilmek istenmelerinden çıkmıştır.


    Bu yıllarda normal muvazzaf hizmet sürelerini tamamladıkları halde, terhislerinin geciktirilmesi ve askerlerin bir nevi "yumuşak isyanla" terhis talep etmeleri ilk defa rastlanan bir hadise değildi. Ancak bu defa Taşkışla neferleri, karşılarında babacan tavırlı alaylı zabitler yerine, Selanik'ten getirilen Avcı taburlarını ve onların başındaki müsamahasız ve sert zabitleri bulmuşlardı. Çıkan çatışmada, isyancılardan üç çavuş öldürülmüş ve ayaklanma bastırılmıştı. Hadisenin bir başka farklı boyutu ise, İstanbul'da bulunan Birinci Ordu kumandanı Mahmud Muhtar Paşa'nın, öldürülen üç çavuşun cesedini "Yıldız civarındaki taburlar efradına ibreten gösterilmek üzere" astırmak istemesidir.


    [​IMG]

    Avcı taburları ve İstanbul askerinin durumu
    İTC'nin İstanbul'daki yöneticileri, halen mevkiini koruyan Abdülhamid'in varlığından duydukları huzursuzluk sebebiyle kendilerini emniyette hissedemiyorlardı. Bu yüzdendir ki, Cemiyet'in genel merkezi hâlâ Selanik'te bulunuyor ve İttihatçılar küçük kabine revizyonlarıyla kendi güçlerini tecrübe ediyorlardı. Abdülhamid'e ve siyasi nüfuzuna karşı iktidarlarını ve can güvenliklerini korumak için, İstanbul'da mevcut askerlere güvenememiş ve Meşrutiyet'i korumak maksadıyla eylül ayı sonlarında 3. Ordu'dan 3 Avcı taburu Mecidiyeköy'deki Taşkışla'ya yerleştirmişlerdi. Selanik'ten getirtilen taburlara, o günlerde Meşrutiyet'in sadık bekçileri ve Cemiyet'in destekçisi olarak bakılıyordu.
    Bu arada İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin üzerinde yoğunlaşan "dine karşı lâkaydî" suçlamalarından ötürü Cemiyet'in de bir şeyler yapmak gereği duyduğu anlaşılıyor. Ahmet Cevat Emre'nin yorumuna göre, bu dinsizlik damgasından temizlenmek için 1 Nisan 1909'da, Midhat Paşa'nın ruhuna Ayasofya'da mevlüt okutmuştu.
    Harbiye-Bahriye Krizi nedir?
    Kısaca "Harbiye-Bahriye Krizi" olarak bilinen bu hadise, 1909 Şubat ayının ortalarında, Sadrazam Kâmil Paşa'nın Harbiye ve Bahriye Nâzırları'nı değiştirmek istemesine karşılık, Meclis-i Mebusan'da çoğunluğu elinde tutan İTC'nin Sadrazam'a karşı çıkmasıyla alevlenmişti. Neticede Sadrazam Kâmil Paşa, Meclis tarafından güvensizlik oyuyla düşürüldü. Bu bunalım, 'Ordu, Cemiyet, Meclis-i Mebusan, Sadrazam ve Padişah'ın sistemi oluşturan birer güç odağı olarak karşılıklı ilişkilerini izah etmesi ve bu güçlerin birbiri karşısında ne anlam ifade ettiğini ortaya koyması açısından önemlidir.
    Son hesaplaşma Meclis-i Mebusan'da yapıldı ve neticede 8'e karşı 196 itimatsızlık reyi ile, Osmanlı parlamento tarihinde ilk ve son defa olmak üzere bir sadrazam mevkiinden düşürüldü. Kriz sonunda Sadrazam Kâmil Paşa mevkiini kaybederken, iç siyasette ordu desteğini kazanmanın önemi de açıkça kendini gösteriyordu.


    [​IMG]
    31 Mart'ta isyan edenler ne istiyorlardı?
    Bu gibi küçük ama önemli ayrıntılarla beslenen ayaklanma esnasında, isyancı askerlerin arzuları, siyasî sistemi kökten değiştirecek radikal talepler değil, genellikle "...istemeyiz" şekliyle formüle edilen ve restorasyona dönük isteklerdi. Buna göre,
    1. Şeriatın tamamen icrası
    2. Bu hareketlerinden dolayı ceza görmeyeceklerine dair teminat verilmesi
    3. Harbiye Nâzırı Ali Rıza Paşa ile Meclis-i Mebusan reisi Ahmet Rıza'nın azli
    4. Mektepli zabitlerin değiştirilmesi
    5. Başarılarından ötürü toplar atılarak şenlik yapılması
    Çavuşların yönettiği bir isyanda asilerin, dileklerini tam bir sarahatle ifade edememeleri tabiî karşılanmalıdır. Rıza Nur, biraz da alaycı bir ifade ile bu durumu şöyle değerlendiriyor: "Evvelce bir padişah ve saray hükûmeti, Meşrutiyet'ten şimdiye kadar ise, bir mülâzım hükm-ü kuvveti ve hükûmeti vardı. Şimdi bu vaka ile çavuş ve nefer hükûmeti kuruldu."
    İsyancıların alenî istekleri arasında, Meşrutiyet aleyhtarı bir arzunun belirtilmeyişi yanında askerlerle ittifak ettiğine inanılan ulemânın, istibdad aleyhine ve Meşrutiyet'ten yana tavır alışı da pek az araştırmacının dikkatini çekmişti. Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye'nin yayınladığı bildiride Meclis-i Mebusân'ın savunulması yanında "meşveret ve Meşrutiyet'in, şer'i-şerif ahkâmına katiyyen muvafık olduğu" yolunda görüş belirtilmesi çok önem taşımaktadır.
    31 Mart Ayaklanması, nefer diye bilinen, görünmez, hesaba katılmaz, ama ordunun belkemiğini oluşturan kitlenin, ilk defa kendi başına, fark ettiği olumsuzluklara karşı kıyâmı anlamını taşımaktadır: Hazırlıksız, plansız ve isyandan sonraki günleri hesaba katmaksızın girişilen hareketin, küçük bir müdahale ile dağılıvermesi bunu açıkça gösteriyor.
    İsyan nasıl bastırıldı ve Hareket Ordusu nasıl rol oynadı?
    Osmanlı başkentinde 1826'dan sonra ilk defa, Osmanlı ordusunun iki birliği karşı karşıya gelerek kanlı bir kardeş kavgasına tutuşmuşlar ve sonuçta siyasî iktidar bir kere daha el değiştirmişti.
    "Hareket Ordusu, Hürriyet Ordusu" gibi isimlerle anılan ordunun terkibi ve isyanı bastırış tarzı, birçok kaynakta hayli tenkide uğramış, bu meyanda bilhassa bazı Makedonyalı çetecilerin ve gayrimüslimlerin alınması eleştiri konusu edilmiştir. Balkan çetecilerinin mevcudiyeti kat'î olmakla beraber, sayılarının ekseriyet sınırına yaklaşmadığı tahmin edilebilir. Bu esnada karşı karşıya gelen iki askerî kuvvetin temsil ettiği zihniyet itibarıyla durum şöyledir: Her iki taraf da mevkilerinin Meşrutiyet'e uygun ve hattâ Meşrutiyet'i kurtarmak gayesine dönük olduğu inancında olsalar bile ordu, siyasetin tam içinde ve iki parça halindeydi.
    Hareket Ordusu'nun İstanbul'a rahatça girerek, kolay bir zafer elde etmesinde, Sultan II. Abdülhamid'in bunlara silahla mukabele etmemek tercihi etkili oldu. Hadise esnasında Mabeyn Başkatibi olan Ali Cevat Bey, İkinci Fırka'ya mensup bazı askerlerin, "bizi öldürmeye geliyorlar. Bunlardan hâlâ merhamet mi bekliyorsunuz? Bunlar bizi tavuk gibi boğduracaklar." feryâdıyla cephaneliklerin kapısını kırıp mühimmat almaları üzerine Abdülhamid'in daire-i hümayunun binek taşına çıkarak, "Asker zinhar kurşun atmasın. Eğer kurşun atacaklarsa ilk önce beni vursunlar, sonra kurşun atmaya başlasınlar." dediğini söylüyor. Maçka Kışlası etrafında vuku bulan çarpışmaların fazla uzamadan, ama kanlı bir şekilde sona ermesi, Hareket Ordusu'nun öncü birliklerinin İstanbul'a tek kurşun atmadan rahatça sızabilmeleri de bu fikri doğrulamaktadır.
    Artık Ordu, 31 Mart'ın ertesinde, Türk siyasî hayatında son derece önemli bir güç merkezi olarak yerini alıyordu; nitekim Hareket Ordusu'nun kumandanı M. Şevket Paşa, itibarı Cemiyet'i de aşan yüksek bir prestij sahibi olarak o günlerde İstanbul'un en güçlü şahsiyeti haline gelmişti.
    31 Mart İsyanı'nın sonuçları nelerdi?
    31 Mart'ın, "Medrese ruhunun mahsulü", "din ve şeriat namına" yapılmış çılgınca bir hareket olduğu fikriyle yetinmek, ne kadar rahatlatıcı olsa da, gerçeğin büyük bir kısmına yüz çevirmek anlamına gelir. Ayaklanma, dinî heyecanla genişlemiş olsa bile, ana sebepleri itibarıyla sosyal ve siyasî rahatsızlıklara dayanmaktaydı. İsyanın sebeplerini, sonuçlarına bakarak anlamaya çalışmak, bu noktada daha öğretici olabilir.
    II. Abdülhamid tahttan indiriliyor
    İsyancılar, kim ve ne adına kıyam etmiş olurlarsa olsunlar, isyanın en büyük sonucu, II. Abdülhamid'in hal' yoluyla tahttan uzaklaştırılması olmuştur. II. Abdülhamid'in, hadisede dahli olmadığı bugün kesinlikle bilinmesine rağmen, trajedinin bütün sonuçlarından sorumlu tutulması önemli bir çelişkidir. Hareket Ordusu İstanbul'da kontrolü ele geçirince yapılan ilk iş, Meclis-i Mebusan'dan bir karar çıkarılarak Abdülhamid'in hal'i oldu. Hal' kararının Meclis'te görüşülme biçimi, hal' fetvâsının muhtevası ve bu kararı tebliğe memur edilen heyetin terkibi günümüze kadar bir hayli tartışılan konular olmuşlardır.
    Abdülhamid'in hal'i, bilhassa Cemiyet mensupları açısından zarurî kaçınılmazdı. Abdülhamid'in, isyanda parmağı olduğu gerekçesiyle yargılanması gündeme geldiğinde, eski Sadrazam Said Paşa'nın, "Beraat (tebrie) ederse, sonra bizim hâl-ü mevkiimiz nice olur" diyerek soruşturma açılmasını engellemesi de çok dikkat çekicidir.
    Abdülhamid'in hal'i, Osmanlı siyasî hayatından "geleneksel" olanın çekilmesi anlamını da taşımaktadır.
    Örfî İdare ilan ediliyor; Divan-ı Harb kuruluyor
    İsyanın bastırılmasından sonra, dîvân-ı harpler kurulup zanlıların yargılanmasına başlandı. Üçüncü, dördüncü derecede suçlular yakalanarak Divan-ı Harb kararıyla cezalandırıldı; büyük suçlu ve tertipçilere asla ulaşılamadı. Abdülhamid Selanik'e sürgüne gönderildikten sonra iktidarın yeni sahipleri, İstanbul ahalisiyle yakınlaşmak amacıyla, Yıldız Bahçesi'nin halka açılması, Yıldız Sarayı'nda ele geçirilen Abdülhamid'in elbiselerinin Harbiye Nezareti'ne gönderilmesi, 'Tasfiye-i Rüteb ve Tensikat Kanunları'yla istibdad artıklarının temizlenmesi ve yeni kadrolar açılması ve istibdad enkazlarına sövme ve hakarete müsamaha edilmesi gibi küçük atıfetlerde bulunmaktaydılar. Tek tek muhakeme edilmemekle birlikte 31 Mart Ayaklanması'na katıldığı varsayılan İstanbul askerleri, yol inşaatında kullanılmak için takım takım Rumeli'ye gönderilmiş, bu askerlere yol boyunca ağır hakaretler yapılmasına göz yumulmuştu. Bu hadiseler esnasında ordunun bir kısmının diğer kısmına karşı kışkırtılması, üzerinde önemle durulacak ağırlıktadır.
    İttihat ve Terakki Cemiyeti yeniden toparlanıyor
    31 Mart sabahı, İttihat ve Terakki Cemiyeti, varsaydığı bütün nüfuzu ve destekçileri ile İstanbul'da bir hiç hükmüne düşüvermişti.
    İsyanın bastırılmasından sonra Cemiyet eski güç ve nüfuzunu yeniden kazanmış, muhalif Ahrar Fırkası'nın siyasî hayatı sona ermiş, Saray etkisiz duruma getirilmiş, Bâbıâli bürokrasisi ise iyice sindirilerek ordunun ve Cemiyet'in tasarrufu altına geçmişti. Artık Cemiyet eski ürkeklik ve kararsızlığını terk ediyor ve her şeyden önce devr-i sâbıkın hesabını tasfiye etmek için istibdad artığı ve destekçisi olarak gördükleri kişileri Adalara, Kuzey Afrika'ya ve Yemen'e sürerek uzaklaştırıyor, Tensikat Kanunu ile büyük küçük bütün memuriyetler, Cemiyet'in güvenli kişilere emanet ediliyordu. Örfî idareye eklenen hükûmet tedbirleri ile basın, toplanma, dernek kurma ve fikir hürriyetleri kısıtlanmış, yayınlar azalmış, siyasî partilere yaşama şansı tanınmamış ve daha ilk yılında Meşrutiyet'in dayanması gereken temel hürriyetler, asla gelişemeyecekleri bir ortama itilmişlerdi.
    Tensikat ve Tasfiye-i Rüteb nedir; nasıl uygulandı, hangi sonuçlara yol açtı?
    Tensikat ve Tasfiye-i Rüteb, asker-sivil, bütün memurlar arasında muhtelif tarihlerde yapılan büyük personel düzenlemelerini anlatır ve bu yaş haddiyle görevden alma ve bilhassa Abdülhamid devrinde haksız yere verildiğine inanılan nişanların geri alınması gibi unsurlar da yer almaktadır.
    Tensikat Kanunu'nun bir diğer ve önemli sonucu, boşalan kadroların yeni istihdam imkânları yaratması, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin öteden beri güvensizlikle baktığı Bâbıâli ve devlet bürokrasisine, ümit verdiği yandaşlarının yerleştirebilmesi olmuştur. Bu hareket bir anlamda ordunun, yeni bir ideolojik anlayışa göre yeniden kurulması anlamına geliyordu.
    İrtica kavramı ilk defa 31 Mart esnasında telaffuz edilmişti
    31 Mart vakası Türk siyasî hayatına, o günden sonra sık sık bir yıpratma malzemesi
    olarak kullanılacak olan "irticâ" kavramını yerleştirmiştir. İsyanın bastırılmasından
    sonra, bir vatandaşa "mürteci" damgasını vurmak, örfî idareye gitmek için yeter sebep
    sayılmıştı. Sonraki yıllarda iç isyanların tamamına irticâ süsü vermek moda haline
    geliyor, muhalefetin meşhur kalemlerinden Lütfi Fikri, kavramın tarif edilmeyişinden
    ve İttihatçıların her bunalımda irticâ edebiyatı yapmalarından şikâyet ediyordu.
    Yeni politik güçlerin çatışması
    31 Mart Vakası bir halk ayaklanması, toplumsal mahiyeti bulunan bir kalkışma değildi; bir askerî ayaklanma idi ve Osmanlı ordusuna mensup farklı birliklerin birbiriyle çatışması şeklinde tezahür etmişti; isyanın ilk günlerinde İstanbul'da İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) aleyhine isyan eden ve durumu kontrol altına almayı başaran güçler, çavuş rütbesinden ileri geçmeyen küçük rütbelilerden ibaret gibi görünse de şüphesiz geri planda isyancılara akıl ve moral desteği veren siyasi hesaplar mevcuttu. Bu güçlerin kimler olduğu, hâlâ kesin olarak anlaşılmış değildir. O bakımdan hadisenin askerî boyutlarını kısaca gözden geçirmek yerinde olacaktır.
    [Yarın: Meşrutiyet modeli Arnavutluk isyancılarına ilham veriyor. Orduda, siyasetle içli-dışlı yeni bir politik örgüt beliriyor: Halaskâr Zabitan Hareketi. Balkan Harbi'nde politikayla çok yüz-göz olmuş bir ordunun muharebe yeteneği iflâs ediyor ve ardından İTC modern hayatın ilk hükümet darbesini gerçekleştirerek kendi diktasını kuruyor.]
     

Bu Sayfayı Paylaş