Antalya Basında Antalya

'Akdeniz Bölgesi' forumunda ASİ MARDİNLİ tarafından 27 Mart 2009 tarihinde açılan konu

  1. Sponsorlu Bağlantılar
    Antalya Basında Antalya konusu 9 ayı bahar, 3 ayı yaz nereye gitti bu memleketin kışı

    Alanya’nın Büyük Hasbahçe Mahallesi’nden Topal Reşit, işlediği suçtan hakim karşısındadır. Hakim, suçlunun müebbet hapse mahkum olduğunu açıkladıktan sonra, Topal Reşit’e gözlerini dikerek ‘’son bir deycen var mı?’’ diye sorar. Gözünü budaktan esirgemeyen bir karaktere sahiptir Reşit; önce duraksar, sonra da ‘’öyle de yandık böyle de, müebbeti aldık...’’ diye acı içinde cevap verir. Ancak hemen ardından yüzündeki ifade değişir, son isteği gayrihtiyari dudaklarından dökülür; ‘’çalın bir Hasbahçe Zeybeği de oynaavereen bari...’’

    Bu gerçek hikaye, çoğu zaman kentin sokaklarında turist kalabalığı içinde kaybolan Alanyalı’nın karakterini büyük ölçüde anlatır. Tanıyabilseniz, Alanyalı şakacıdır, hazır cevaptır, konukseverdir, eğlenmeyi sever, ölümden pek korkmaz... Gailesizdir, kolaya kaçar, yaşam felsefesi biraz da kelimeleri yuvarlamasında, şivesinde ele verir kendini. Kentini tanıtmaktan hoşlanır, onu sahiplenir, sever, hem de çok sever.

    TURİZMİ KURU ÜZÜMLE KARIŞTIRMAYIN

    Son 15 yıl içinde kent kabuk değiştirdi. Türkiye’nin dört bir yanından iş bulmak için gelenlerle kalabalıklaştı, sokakların çehresi tanınmayacak kadar değişti. Önceleri portakal bahçeleri içinde 2- 3 katlı evler vardı, şimdi Seyir Tepesi’nden bakınca yer yer dokuz katlı binalar gökyüzünü deliyor.

    Eski Alanya evleri yıllar içinde bir bir yıkılırken, Alanya’da yükselen turizmin yarattığı iş imkanları, kenti büyük bir göç furyasıyla karşı karşıya bıraktı. Birçok Alanyalı’ya göre kent, kimliğini yitirdi, güvenlik sorunları baş gösterdi. Alanya artık kozmopolit bir kent, nüfusun yüzde 39’u yerli halk, yüzde 61’i yeni Alanyalılar... Alanya’nın mecnunları da hazzetmemiş ki bu değişimden, Deli Duran, ‘’bilmemnesine şey ettiğimin şeherlileri, bir evlek maydanoz, soğan ekecek yer bile bırakmadınız...’’ diye isyan etmiş.

    Oysa, turizm denince akan sular durur Alanya’da. Bugün artık geçim derdinde tarımdan bahseden yok denecek kadar az. 1980’lerde Alanya’da turizm başladığında, Kemer ve Belek daha duyulmamıştı. Ülkenin yatak kapasitesinin yüzde 20’si buradaydı. 1948’de Damlataş Mağarası’nın bulunuşu, Alanya için bir milattır. O yıllarda, Antalya- Alanya yolu olmadığından ulaşım denizyoluyla sağlanıyordu. 20 günde bir, bir vapur uğruyor, astım tedavisi için akın akın ziyaretçi geliyordu. İlkokul mezunu olmasına rağmen sonradan ne kadar ileri görüşlü olduğu anlaşılan Çarıklı Erkan Galip Dere, Alanya’nın ‘’Eşgilik düğünlerinde’’ caz davulu çalmasının yanısıra mağarayı da işletiyordu. Galip Dere, her gemi geldiğinde, ayı postuna girer, gelenleri davul zurnayla karşılar ve turizmi şöyle yorumlarmış; ‘’Oğlum endeee yaptığımız turizm, guru üzüm değel... Guru üzümle turizmi karıştırmayın.’’

    Seyir Tepesi’nde, Alanya’nın en gerçek, mizah ve hüzün dolu hikayelerini bilen Haşim Yetkin ve Oğuz Korum’la birlikte çay içip sohbet ediyoruz. Alanya manzarasına, kalenin kurulduğu tepeden aşağıya doğru yayılan evlere bakarken, ikisinin de içinden ‘’ah’’ çektiğini duyar gibi oluyorum. Haşim Hoca, 1891’de kurulan Hayate Hanım İlköğretim Okulu’nun önce öğrencisiymiş, ardından öğretmeni, son olarak da müdürü olmuş. Artık emekli, 1950’lerden bugüne çektiği Alanya fotoğraflarının çoğu kartpostal. Uzun yıllardır yerel televizyon Kanal A’da ‘’Alanya Yarışıyor’’ programını sunuyor. Her pazar Alanyalılara sağlık yürüyüşlerinde rehberlik ediyor. Alanya üzerine kitapları var.

    Hocanın beş yılda hazırladığı ‘’Alanya Sofrası’’, belediye tarafından her yeni evlenen çifte, özellikle geline hediye ediliyor. Kitabı gören kayınvalideler de belediyeyi arayıp aynısından istiyorlarmış. Araştırmacı- yazar Oğuz Korum ise mezun olduğu Alanya Lisesi’nin bugün tarih öğretmeni. Yedi yıldır Kanal A’da yayınlanan ‘’Anılarda Alanya’’ programının yapımcısı ve sunucusu. Son kitabı ‘’75 Yılda Alanya’’da, kentin ünlü karakterlerini ve hikayelerini, ayakları yere basan bir nostaljiyle anlatıyor.

    Kuyularönü Cami’den Damlataş Mağarası’na giden, bugün iki yanı apartmanlarla dolu Damlataş Caddesi üzerinde, Cennet olarak tanınan karakter her zamanki gibi beyaz fötr şapkasıyla otururken, yerli bir turistin bir esnafa söylendiğini duyar; ‘’Alanya Alanya derler, aşağısı deniz yukarısı dağ, başka bir şey de yoğmuş’’. Cennet, ‘’Ne den ayefendim sen?’’ diye lafa karışır, ‘’galen, gulen, mağran ayen, başka ne aran?’’

    ÇOĞU ALMAN 7-8BİN YABANCI

    Marttan aralık ayına, dokuz ay boyunca denize girilebilen, Galip Dere’nin ‘’9 ayı bahar, 3 ayı yaz, nereye getti bu memleketin kışı?’’ diye bahsettiği Alanya’yı, sadece yerli halkı değil, burayı kendilerine ikinci adres olarak seçmiş olan yabancılar da sahipleniyor. Bugün Alanya’da yaklaşık 7- 8 bin yabancı yaşıyor. Çoğu Alman. Bu nüfusun içinde, Hollandalılar, İsveçliler, Norveçliler, İrlandalılar, Finlandiyalılar, Ruslar ve başka birçok ülkeden küçük topluluklar var. Alanya’yı seviyor ve yurtdışındaki fuarlarda gönüllü olarak bu kentin turizm elçisi oluyorlar. Belediye tarafından kurulan ve 18 temsilcisi bulunan bir Yabancılar Meclisi var. Belediyenin özel bir büro tahsis ettiği meclis üyeleri, belirli gün ve saatlerde kentteki yerleşik yabancıların ve turistlerin şikayet ya da önerilerini belediye idaresine iletiyor ve birlikte çözüm arıyorlar.

    Alanya’nın caddelerinde belediyenin gayreti fark edilmeyecek gibi değil. Temizliği, çiçeklendirilmesi, dükkanların düzeni... Kaldırımlar yayalara bırakılmış. Belediye, esnafın işportacı tarzında, ürünleriyle kaldırımlara yayılmasını ve satış yapmak için turistleri taciz etmesini yasaklamış. Dükkanlar askeri nizamda. Sokakta yürürken Alanyalı’nın espri anlayışının hálá geçerli olduğunu düşünüyorum; Tıfıl Market ve Göçer İnşaat yazıları gözüme çarpıyor.

    1926’da bir Alman geliyor Alanya’ya. Konuksever Alanyalı’nın biri onu muzun en çok yetiştirildiği yere Hasbahçe’ye götürüyor. O zamanlar her ev, mis kokulu portakal bahçeleri içinde. Alman, çınar ağacının altında oturup kaleye bakıyor ve ‘’Burası geleceğin rivierası olabilir. Kendinize bir marka seçin’’ diyor. Alanya’nın 1800’lü yılların sonunda tanıştığı muz, 1970’lere kadar portakalla birlikte kentin en büyük gelir kaynaklarından biri oluyor. Eskiden muz çalan hırsıza muz hevengi yükletilip çarşıda dört kez dolaştırılır, üzerine de ‘’Bu, muz hırsızıdır’’ diye bir yazı asılırmış. Alanyalı, bugüne dek kentine bir ‘’marka’’ seçemediğinden yakınıyor.

    Alanyalı diş hekimi Feyzi Açıkalın ile İskele Caddesi’nde oturuyoruz. Fotoğrafçılık ve turizm yazarlığı da yapan Feyzi Bey, doğduğu ve büyüdüğü kentin değişimini yakından takip ediyor. ‘’Gerçekten de belediyenin makyaj çalışması dışarıdan geleni etkileyecek nitelikte. Herkes Alanya’yı temiz ve güzel buluyor oysa örneğin kentin hálá bir katı atık depolama tesisi yok. Projeler şimdilik, köklü sorunları çözmekten ziyade daha çok turizm kazançlarını iyileştirme adına yapılıyor. Alanya turizmde bir marka olabilme adına imaj arayışında. Yönetim tercihini, genç turistlere yönelik bir eğlence merkezi olma yolunda kullanıyor. Ama sonuç, özellikle rıhtım bölgesinde daha yoğun olmak üzere kent yaşayanlarının gürültüden uyuyamaması.’

    Feyzi Bey kentteki emlak çılgınlığının geldiği noktaya da değiniyor; ‘’Kentte sadece yabancılarla iş yaptığı söylenen tam 650 emlakçı var. En değerli yerlerde, şık emlakçı dükkanları açılıyor. Özellikle İrlandalılar toprak parçaları alarak yerleşiyorlar. Kolonize oluyorlar. İlçe merkezi gittikçe küçülüyor, satacak yer kalmadı.’’

    KABAKTAN MI OLSUNDUDAKTAN MI

    Ev pansiyonculuğunun öncülerinden Ali Rıza Gündoğmuş; üzerinden hiç çıkarmadığı geleneksel kıyafetiyle Alanya’nın eski zamanlarının simgesidir. Göçebe Sarıkeçililer’den olan Ali Rıza, ortaokulda kravat bağlamayı beceremediğinden hocasından dayak yemiş, buna rağmen yetişkinliğinde şalvar, yelek, kasket ve kuşaktan vazgeçmemiş. Ali Rıza’yı Alanya’da herkes tanır. Cenazesi olana koşturur, yıkamada, definde bulunur. Onun için, ‘’Ölü evinde ağlar, düğün evinde oynar’’ derler. Dostları, ‘’ölü evinde de düğün evinde de oynar’’ diye dalga geçer onunla.

    Bugün artık Ali Rıza Bey’in kiraya verdiği, ancak hálá herkes tarafından eski Güngör Otel olarak bilinen ve altında sahibi olduğu Deniz Market’in bulunduğu bina, Alanya’nın ilk bodrumlu, kaloriferli oteliydi. Marketin önünde, sokağın köşesinde, otelden kalma eski bir ahşap masa durur. Herkesin ‘’Bakımsız tahta masa’’ olarak adlandırdığı bu masa, yıllardır aynı yerdedir ve aslında bir nevi ‘’gönül sofrası’’dır. Eski Alanya sıcaklığı, amatör turizmci ruhu, bu tahta masada canlanır, çay demlenir, ‘’yeme de yanında yat’’ görüntülü meyve tabağı, masanın üzerinden eksik olmaz. Müftü masada çay içerken, oradan geçen bir turist sormadan meyveleri avuçlayabilir.

    Tahta masada giden gelene yerini devrederken, Oğuz Korum’un kitabından Galip Dere’yi okumaya devam ediyorum. Galip Dere, yine bir atılım peşindedir. Önce mağaranın tarihçesini bir teybe, müzeden Tevfik Hoca’ya okutur. Teypten, içine hoparlör yerleştirdiği bir su kabağına kablo çeker. Amacı, ziyaretçilere su kabağından mağaranın tarihçesini dinletmektir. Kaset şöyle başlar: ‘’Adım Galip, soyadım Dere. Mağaranın kurucusu, turizmin öncüsü, dünyaya duyurucusuyum...’’ Elektriklerin kesik olduğu bir gün, bir kadın ziyaretçi gelir ve mağarayı gezmek ister. Galip Dere, seçenekleri şöyle sıralar; ‘’mağaranın tarihçesini anlatacağım, beklerseniz kabaktan, yoksa hemen isterseniz dudaktan girelim...’’ Kadın buz kesilir. Kırılan pot hemen tamir edilir ve ‘’Kabaktan mı olsun, dudaktan mı?’’ o gün bugündür kentte turizmin başladığı yıllara ait meşhur bir satır olarak kalır.
     

Bu Sayfayı Paylaş