Annesinin linç ettiği bir çocuk: Ahmet Kaya

'Köşe Yazıları' forumunda Asi_isyankar tarafından 6 Ocak 2009 tarihinde açılan konu

  1. Sponsorlu Bağlantılar
    Annesinin linç ettiği bir çocuk: Ahmet Kaya konusu [​IMG]

    Onu ilk kez, Harbiye Açıkhava Sahnesi'ndeki bir resitalde izledim. 12 Eylül'ün üzerinden 6 yıl geçmiş, ama hiçbir şey geçmemişti. Taş sıralarda bir avuç seyirci, merdivenin iki yanında yüzlerce polis...
    Ve sahnede sakallı, orta boylu bir adam.
    Nazım Hikmet'in, Attila İlhan'ın, Ülkü Tamer'in, Hasan Hüseyin'in şiirlerinden şarkılar söylüyordu.
    2 yıla 4 albüm sığdırmış ve bir anda sol'un yeni sesi olmuştu.
    15 yaşındaydım ve Radyoevi'nin önünden geçerken, köşedeki polisin beni çevirmesinden korkuyordum. Çünkü ekip otosunun içi resitalden çıkanlarla doluydu. Suçu Ahmet Kaya şarkılarını dinlemek olan insanlarla...
    Sonra...

    Peş peşe öteki albümleri çıktı Ahmet Kaya'nın.
    Entelejensiya önce sahip çıkar gibi yaptı. Sonra fazla yerel ve arabesk bulup reddetti: Bu genç ve öfkeli Malatyalı, hem çok arkaik hem fazla popülistti. Üstelik 'mavi'nin 'a'sını kısa söyleyecek kadar 'öteki'...
    Ama az rastlanır bir yanı olduğu da görmezden gelinemedi: 1 Mayıs 1977'de ölümle burun buruna gelen, 5 arkadaşının cesediyle Taksim Meydanı'nın ortasında kalakalan, en yakın dostlarını 12 Eylül işkencelerinde kaybeden o çocuk, bütün o travmalara ve üzerindeki büyük baskıya rağmen hala çok cesurdu.
    Evet; belki müziği arkaik, diksiyonu bozuk ve daha bir sürü şeydi ama... Öfkesi de, şarkıları da sahiciydi.
    Albümlerinin yüz binlerce satması, bekâr odalarında, mahalle aralarında çalınması; 5 vakit namazındaki teyzelerin onu dinlemesi de bu yüzdendi belki...

    Ahmet Kaya, sosyalist kimliğini, protest müziğini öte bir yere taşımış, sanki bir sihirle onu aşmış ve bir halk figürüne dönüşmüştü.
    'O mahur beste çalar, Müjgan'la ben ağlaşırız'daki alaturka keder de, 'İçimde ölen biri var'daki teslimiyet hissi de açık yarası kanayan, kafası karmakarışık halkı kuşatıyordu. Onu, sağı da, solu da, başı da kıçı da dinliyordu artık.
    Ama çok tuhaf bir şey daha vardı:
    1957 Malatya'da, Kürt bir baba ile Türk bir annenin 5'inci çocuğu olarak doğan, yoksulluk içinde büyüyen, hayatta kalmak için sadece bağlamasına tutunabilen o adamı halk seviyor, ama sevdiğini söylemiyor, ciddiye almıyormuş gibi davranıyor ama ciddiye alıyor, tehlikeli bulmuyor ama tehlikeliymiş gibi davranıyordu. O, halkın çocuğu; ama dışlanmış ve yalnız bir çocuktu.
    Ve galiba, şarkılarındaki tekil söylemin, kaybetmişlik vurgusunun, sığınma isteğinin, anne imgesindeki abartının nedeni de buydu.
    Ve bir gün...

    12 Şubat 1999'da, Magazin Gazetecileri'nin törenine katıldı. Sahneye çıktı, ödül için teşekkür etti ve Kürtçe bir klip çekmek istediğini söyledi.
    Evet, sadece bunu...
    Ve o anda... Bir linç harekatı başladı.
    Çatallar kaşıklar havada uçuştu.
    Öfkeli kalabalığın arasından sıyrılan bir kadın magazinci 'Sünnetsiz pezevenk' diye bağırdı.
    Serdar Ortaç, 'Bu devirde kimse padişah değil' şarkısını değiştirerek 'Atatürk yolunda Türkiye! Bu vatan bizim, ellerin değil' diye haykırmaya başladı.
    Yetmedi, Reha Muhtar öncülüğündeki protestocu grup '10. Yıl Marşı'nı söyledi. 'Hastir çekilmişim yani kendi öz yurdumdan' dediği şarkıdaki gibiydi her şey...

    O da şarkının devamında söylediğini yaptı ve öz yurdundan 'çekip gitti'...
    Sonrası malum: 16 Kasım 2000 sabahı Paris'teki evinin koridoruna yığılıverdi. Kalbi durdu ve 43 yıllık kısa ömrü sürgünde sona erdi.
    Önceki gün, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, TRT'nin Kürtçe yayınını değerlendirirken bence siyasi kariyerinin en önemli açıklamalarından birini yaptı ve 'Ahmet Kaya'nın suçu neydi. Kürtçe albüm yapmak istediğini söyledi. Ülkemizi terk etmek zorunda kaldı. Gereksiz acılar çektiği için onu hüzünle hatırlıyorum' dedi.
    Bakan'ı dinlerken, 15 yaşımda, polis kordonu altındaki Açıkhava'da yeni doğmuş kızı için bestelediği şarkıyı söyleyen adamı hatırladım. 'Çok uzakta öyle bir yer var, o yerlerde mutluluk var' diyen Ahmet Kaya'yı... Ve o konserden birkaç gün sonra, onu mahkemeye çağıran savcıyı, 'Söyle bakalım, neresi o yer?' diyen hakimi.
    Şimdi şunu itiraf etmeliyim: Beni bu yazı için masaya oturtan şey, aslında gerçekten arkaik, çoğu sabun köpüğü olan Ahmet Kaya şarkıları değildi. Sadece kendi ülkesinde 'öteki'leştirilmek, hırpalanmak, sövülmekle büyüyen hüznüydü onun...

    Bu da, magazin figürleriyle kırıştırıp imaj kaybeden, sonra da kendini 'öteki' gibi gösterip durumu kurtarmaya çalışan 'dahi'lerinkine benzemediği, 'gerçek' olduğu için canını acıtıyordu insanın...
    43 yaşında, dilini bilmediğin bir ülkede, karanlık bir koridora yığılmaksa hüzün...

    Bunu şarkılarında 'anne' diyerek aslında ülkesine seslenen ve annesi tarafından linç edilen bir çocuk anlatabilirdi çünkü.
    Cici ve şımarık veletler değil!

    Mehmet Kenan Kaya
    (mehmet.kenan@aksam.com.tr)
    05 Ocak 2009 / Akşam
     

Bu Sayfayı Paylaş