Anadoludakİ Hrİstİyanlik Tarİhİ!!

'Diğer Dinler İnançlar' forumunda ASİ MARDİNLİ tarafından 28 Nisan 2009 tarihinde açılan konu

  1. Sponsorlu Bağlantılar
    Anadoludakİ Hrİstİyanlik Tarİhİ!! konusu Pavlus’un üçüncü yoluluğu Efes :

    Pavlus sonunda üçüncü misyon gezisinde Efes’e geldi. On sekiz ay kaldığı uzun korint durağından sonra, ilkin Suriye Antiokheiasına gitmesi gerekiyordu. Ancak gemisi Efes’e uğrayacağı için, yanına akvila ve Priskila’yı alıp dönüşüne değin onları orada bıraktı. Daha sonra, Antiokheia’daki işini bitirip Yeruşalim’e geçtikten sonra, gene küçük Asya üzerinden yola koyuldu; sevgili Galatyalı cemaatlere uğrayıp olağan teftişinide aradan çıkarmak istiyordu. Sonunda Efes’teki arkadaşlarıyla buluştu ve üç yılın büyük bir bölümünü orada geçirdi.
    Bu süre onun görevinin en mutlu bölümü değildi. Günlük gereksinimlerini karşılayamayacak kadar para sıkıntısı çekmesi de dahil, akla gelebilecek her türlü maddi güçlükle yüzyüze gelmekle kalmadı, özellikle Korint’ten aldığı haberlerle ilgili olarak, manevi olarak da sürekli kaygı içerisindeydi. Burada da daha önce Galatya’da olduğu gibi, yetkisi söz konusuydu ve Kilise görevlileriyle olan ilişkisi bozulmuştu. Korintlilere yazdığı birinci mektupta da, “hüzün” denen mektupta da bu durum açıkça görülmektedir. Bunların ikiside o sıralar yazılmıştı. Sonuçta efeslilere verdiği vaazlar etkisini göstermeye başlıyor, onu izleyenlerin sayısı artıyordu ki, gümüşçülerle put tacirleri, onun etkinliklerine karşı eyleme giriştiler ve halkı ona karşı ayaklandırıp sonunda kentten ayrılmasını sağladılar. Halkı ayaklandırmakta etkin olan bu gümüşçüler bizlerin hiçte yabancısı olmadığı ve bu ülkede doğan hemen hemen herkesin bildiği Artemis’in heykelini yaparak para kazanmktaydılar bugün Efes’e gidenlerimizin bildiği bu pagan merkezini İsterseniz burada durup biraz daha açalım ve neden Pavlus’a karşı olduklarını biraz daha kavrayalım.


    Pavlus Ephesoslu Artemis’e karşı :

    Üçüncü yolculuğuna Pavlus’un Efes’te üç yıl kaldığını söyleyerek başlamıştık. Elçilerin İşleri kitabında belirtildiği gibi “Tanrı Pavlus’un eliyle olağanüstü mucizeler yaratıyordu. Şöyle ki Pavlus’un bedenine değen Peşkir ve peştemaller hasta olanlara götürüldüğünde hastalıkları yok oluyor kötü ruhlar içlerinden çıkıyordu.” (Elçilerin İşleri 19:12)
    Pavlus Efesteki sinagog’ta vaazlar veriyor, Tiranus’un okulunda da derslere gidiyordu. Anlaşıldığı kadarıyla bu vaazları ve dersleri sırasında durmadan verip veriştirmişti Efes’in ve Efeslilerin en değer verdikleri tanrıçaları Artemis’e. Onunla birlikte, tanrıça’nın gümüşten heykelciklerini yapan zanaatkarlar da paylarını alıyorlardı bu kötülemelerden.
    Bu durumdan şikayetçi olan pek çok insan vardı kuşkusuz. En başta da bu işten geçimlerini sağlayanlar. Günün birinde Demetrios adında bir kuyumcunun canına tak etmiş olmalı ki, toplar bu işle uğraşanları ve şöyle konuşur:
    “efendiler bilirsiniz ki zenginliğimiz bu iştendir ve yine görüp işitiyorsunuz ki, bu Pavlus, yalnız Efes’te değil ama neredeyse bütün Asya’da, ellerimizden çıkan tanrıların tanrı olmadıklarını söyleyerek pek çok kişiyi inandırıyor ve onları kışkırtıyor. Bu işte kötülenen yalnızca mesleğimiz değildir. Ama ulu tanrıça Artemis’in tapınağı’da hiçe sayılmakta. Bütün dünyanın ve Asya’nın taptığı tanrıça’da yakında görkeminden çok şey yitirecek böylece.”
    Bu sözleri dinleyen halk büyük bir öfkeyle galeyana gelir ve “Efeslilerin Artemis’i uludur!” diye bağrışırlar. Şehir karışır. Halk iki saat boyunca bir ağızdan Artemis’in ululuğunu bağrışır. Sonunda Belediye Yazmanı gelip bir konuşmayla halkı yatıştırır. Bu konuşmasında yine Artemis’in yüceliğini över ve Efes’in bu yüce tanrıçanın ve onun gökten düşen yontusunun kutsal şehri olduğunu yineler. Demetrios ve yandaşları bu konuyu mahkemelerde çözümleyebileceklerdir isterlerse. Ama halkın, bu karışıklığın suçlusu sayılmaması için dağılması gerekecektir.
    Belediye yazmanının bu konuşmasından sonra kalabalık dağılır.
    Bu olayların geçtiğin yerin Efes’in o görkemli tiyatrosunun olduğunu da belirtelim.
    Pavlus’un; Efes’te tanrıça Artemis’i hedef alan konuşmaları emekleme aşamasındaki yeni inancı nasıl etkiledi ve nasıl bir sonuç yarattı dersiniz?
    Konuşmaların yarattığı olaylar Pavlus’un Efes’ten ayrılmasıyla sonuçlandı. Pavlus bir daha ayak basamadı Efes’e. Çıktığı Makedonya yolculuğunda dönüşte Efes önünde durmadan geçerek Miletos’a gitti ve Efesos Kilisesi ileri gelenlerini oraya çağırdı.
    Etkiye gelince...
    Bu etki asıl Artemis yönünden gerçekleşmişe benziyor. Dahası Hıristiyanlığın artık iyice yerleşip çoktan resmi bir inanca dönüşmüş olduğu beşinci yüzyılda bile. Unutmayalım ki, vaaz verdiği yerlerde Pavlus’a karşı çıkanlar puta taparlar değil Yahudilerdi. Oysa Efes’te bu kez Artemis inananlarının, bir başka deyişle puta taparlar’ın coşkulu direncini görüyoruz. Bu olayda bize, aslında geleneksel anatanrıçanın bir uzantısı olan Efesli Artemis’in orada ne denli yüceltildiğini ve saygı gördüğünü kanıtlıyor.
    Buradan tekrar konumuza dönecek olursak Pavlus’un Anadoluda çekmiş olduğu sıkıntılar onun için çok fazla bir şey ifade etmiyor ve o hala yoluna devam edecek gücü vermesi için Tanrıya yakarıyordu.
    Makedonya ve Yunanistan’da son bir yolculuktan sonra, Pavlus Küçük Asya’da son kez görüldü. Egeyi bir kayıkla geçip Troas’a geldi. Kendisini kıyıdan götürecek bir gemiyi beklemek için bir kaç gün orada kaldı (bu arada bir evin üst katında vaaz verirken Eutykhos adında genç bir adam pencereden sarkmış durumda onu dinlerken oracıkta uyuya kalıp aşağıya düştü). Sonunda Assos’tan bindiği gemi Miletos’ta onu karaya çıkarmadan önce Mytilene(Midilli), Khios(Sakız), ve Samos adalarına (Sisam) uğradı Mitetos’a Efes’ten Kilise ihtiyarlarını çağırdı, çünkü görevinin sonuna yaklaştığının artık bilincindeydi. Kentin dışında kıyıda bir veda konuşması yaptı. “Ve işte bütün Ruh’umla Yeruşalim’e gidiyorum”, diyordu son olarak. Bindiği gemi onu Kos, Rhodos ve Patara üzerinden Lykia’ya götürdü, orada Tyros ve Suriye kıyılarına giden başka bir gemiye bindi. Bu olay İ.S.56’da olmuştu, ama yıl bitmeden kendini Yeruşalim’de hapiste buldu. Kaisar’a (İmparator) davasının üst mehkemede görüşülmesi isteğiyle başvurması üzerine, duruşma için Roma’ya gönderilmesine karar verildi.
    Pavlus gitmişti ama Anadoluda kurmuş olduğu Kiliseler büyüyüp gelişti, sayıca çoğaldı. Pavlus’un bizzat öğrettikleri, sürekli mektupları ve bildirgeleriyle verdiği öğütler sayesinde kazanılan dayanma gücü, onları inançları yüzünden uğradıkları baskıları tevekkülle karşılamaya yöneltti. Romalıların gözünde şimdi onlar, şüpheli ve belki de istenmeyen bir mezhepti. İ.S 64’te, Pavlus’un yola çıkmasından az sonra, Neron tarafından kundakçılık bahanesiyle cezalandırılmaları daha sonra gelecek aralıksız zulmün ilk halkasıydı. Pilinius, Hıristiyanlığın Bithyna’da(Marmara bölgesi) kaygı verici hızla yayıldığını Traianus’a rapor verdikten sonra, yeni inanışa ibadet edenlerden ahali önünde tövbe etmeyenleri idam ettirmeye başladı. İmparator’da bu eylemi onayladı; ancak muhbirlik yapanların tanıklığının dikkate alınmaması gibi küçük bir çekince koydu. Ona göre, “bu kimseler çağın ruhuna yabancı”idiler. Gene de, Hıristiyan inancına bağlanmanın canlarına mal olabileceğini bilmelerine karşın, yeni katılanlar onu benimsemenin verdiği huzura kavuşmaya koşuştular. Şimdilik ülke çapında örgütlü bir baskı yoktu, ama her an, eyaletin birinde hasatın kötü olması gibi bir kamusal işin kötü gittiği bir olayda, Hıristiyan topluluğu günah keçisi olabilir, halkın sevmediği Romalı vali’de ilgiyi başka yöne çekmek için buna destek vermeden edemezdi. Aynı şey bütün Roma dünyasında olup duruyordu. Suçlanan kişiye, İsa’yı inkar ettirmekten çok, cinsiyeti ve toplum içindeki yeri ne olursa olsun işkence ediliyor ve cezası çoğu kez anfi tiyatroda, halkın gözleri önünde infaz ediliyordu. “Şehit” sözcüğünün anlamı “Şahittir” ve bu şehitler inançlarının şahidiydiler. Polikarp şöyle haykırıyordu: “86 yıl efendime hizmet ettim, bana hiç kötülüğü dokunmadı. Şimdi, beni kurtarmış olan Kralıma nasıl lanet ederim?” verilen yargıyı “Tanrıya şükürler olsun!” sözleriyle karşılayan Afrikadaki Scili halkının galeyanıda o ölçüde dokunaklıdır.
    Zamanla, yavaş yavaş putperestler arasında, giderek bizzat infazı gerçeklştirenler arasında, bu dikkate değer dayanma gücüne karşı, istemeyerek de olsa, gözle görülür bir hayranlık, bu gücü doğuran inanca gittikçe artan bir ilgi oldu. Hıristiyanlığın ilkelerine karşı, bu arada, akılla çürütücü girişimlerde bulunuldu ve İ.S.170 yıllarında Celsus “gerçek ilke” sini yayımladı. Buna karşı Tertulyanus, Clemens ve Origenes gibi Hıristiyan düşünüşünün önderlerinden yanıtlar geldi. Bu eğitimli zihinler yeni öğretinin getirdiği basit gerçeği değilse bile, ussallığını gösterebiliyorlardı. Üçüncü yüzyılda Hıristiyanlığın tüm konuları, yasaklanmış bir tapınmanın gizlendiği karanlıktan çıkıp sağlıklı bir toplumsal tartışma ortamına girdi.
    İ.S.324’te büyük Konstantin İmparator oldu. Bu çok yetenekli devlet adamı İmparatorluğun yaşamaında devrim yapan, imparatorluğun önüne yeni yollar açan iki büyük siyasal etkinliğinden ötürü ileride anılacaktır. Bunlardan biri İstanbul’un kurulması,diğeride Hıristiyanlığın devlet dini olarak da kabul edilmesidir. Gerçekte bu devrimin tam olarak duyumsanması üç yüz yıl sürdü; çünkü Konstantin’in yaptığı iş en azından yeni bir doğu Roma ya da Bizans devleti yaratmaya eşitti.

    ANADOLUDA HIRİSTİYANLIĞIN GELİŞMESİ :

    Pavlus’un Hıristiyanlığı tanıtmak ve yaymak amacıyla önemli gezilerini Anadoluda yaptığını görmüştük. Bu gezilerde yine çoğunlukla Antakya’da başlıyor ve orada son buluyordu.
    Yeni Antlaşmada lçilerin İşleri, mektuplar, vahiy kitaplarında anadoludaki çeşitli yörelere ve topluluklara sık sık göndermeler yapılır. Pavlus mektuplarından Galatyalılar, Efesliler ve Koloseliler olmak üzere Anadoluda yaşayan topluluklara göndermiştir. Galatya Ankara ili ve çevresinin İ.Ö.3.yüzyıldan başlayarak taşıdığı addır. Kolose günümüz Denizli ilinin Honaz ilçesi yakınlarında kalıntıları bulunan antik bir kenttir. Bu mektuplarda başka Anadolu kentlerinin sık sık adları geçer.

    Ekümenik konsiller ve Anadolu :

    Hıristiyanlıkta Kilise önderleri ve ileri gelenlerinin dinsel öğreti ve kuralları görüşüp karara bağladıkları toplantılara konsil adı veriliyor. Bir konsilin ökümenik sayılması için bütün piskoposların bu toplantılara katılması gerekiyordu. İşte miladın ilk bininci yılında 8 evrensel konsil düzenlenmişti. Bunların hepsi de Türkiye opraklarında gerçekleştirilmişti.
    Bu toplantılardan ilkinin eski adıyla Nicea diye bilinen İznik’te toplandığını görüyoruz. Zaten “ökümenik” sözüde 325 yılında toplanan bu konsil için kullanıldı ilk kez. Konsil İmparator 1.Constantinus’un çağrısı üzerine toplanmıştı. Bu toplantı sonucunda İsa’nın sadece bir insan olduğunu savunan Arius’çulara karşı İsa’nın Tanrılığını, babanın oğlu olarak onunla aynı özden geldiğini ileri süren Kutsal Kitap görüşü kabul edildi.
    İkinci Konsil Konstantinapolis’te (İstanbul) toplandı. 381 yılında düzenlenen bu konsilden Kutsal Ruh’unda Tanrı sayılması gerektiği, çünkü onunda baba ve oğul’la aynı özü taşıdığı kararı çıktı.
    Üçüncü konsil 413 yılında Efes’te toplandı.
    Bundan sonra 451 yılında Kalkedon 553, 680 ve 869 yıllarında olmak üzere değişik yüzyıllarda İstanbul’da dört konsil daha toplandığını görmekteyiz. 869 yılındaki konsil ilk bininci yılın son evrensel Kiliseler toplantısı oluyordu aynı zamanda. Ve buradaki tartışmalar doğu ve batı kiliselerinin ayrılmalarıyla sonuçlandı.
    Son İstanbul konsilinden önce bir toplantı da II.Nicea(İznik) konsili adıyla İznik’te düzenlenmişti.
    Hıristiyan dini miladın ilk bininci yılında düzenlenmiş bulunan 8 konsilde alınan kararlar sonucu ilkelerine kavuşur. Bu kararları onaylayanlar ya da onaylamayanlar da kendi bağımsız Kiliselerini yine bu konsil sonuçlarına dayandırarak kurarlar. Bu 8 evrensel Kilise toplantısının tümünün de Anadoluda yapılmış bulunması, anadolunun Hıristiyanlık açısından ne denli önemli bir yer tuttuğunu açıkça gözler önüne seriyor.


    Yuhanna ve Yedi Kilise :

    Proğramımız içerisinde Yuhanna Hakkında biraz da olsa bildi vermiştik Yuhanna İsa Mesih’in ölümünden sonra kendisine emanet edilen Meryem ile birlikte Efes’e geldi. Burada zamannının bir çoğunu beki Efes Kilisesinde hizmet ederek geçiriyordu. İsa Mesih’in havarilerinden birisi olarak yaşadıkları hala gözünün önünden gitmiyodu belki. Ama o bütün bu olanlara rağmen hayatını adadığı Rab İsa Mesih’e hizmet etmekten başka bir şey düşünmüyordu.
    Kiliseye karşı olan baskılar artmıştı ve Yuhanna’da bütün bu olanlardan nasibini almış sürgüne gönderilmişti. Aslında yuhanna’nın Efes’te çok uzun bir süre kalmadığı yaygın bir kanıdır fakat bu onun Bölge hakkında hiçbir şey bilmediği anlamına gelmiyordu. O Anadoluda geçirdiği zamanını boşa harcamamıştı bölge hakkında büyük bir bilgi birikimine sahip olduğunu biliyoruz. Evet konumuzu fazla dağıtmadan Yuhanna’nın sürgüne gönderildiği dönem o zamanki Hıristiyanların büyük baskılar altında kaldıkları bir dönemdi. Kendisi bugün Efes ve Kuşadasını ziyaret eden dinleyicilerimizinde çok iyi bildikleri Samos adasına sürgüne gönderilmişti. Samos kuşadasında bakıldığı zaman sanki yüzerek gidilecekmişçesine yakın olan bir adadır. Kendisi sürgünde kaldığı zaman zarfında bugün Kutsal Kitabın son bölümü olan Vahiy bölümünü yazmıştır tabi ki Tanrı’nın kendisini yönlendirmesiyle. Anadoluda’ki yedi Kiliseye karşı Tanrının bildirilerini içeren bu bölüm dünya’nın son zamanları hakkında bizlere bilgi vermektedir.
    İşte şimdi burada bahsi geçen ve Anadolu’da bulunan yedi Kilise hakkında ve nerelerde bulunduğunu inceleyeceğiz.
     

Bu Sayfayı Paylaş