Allah Ile Kul Arasında Vasıta Var Mıdır

'Dini Sohbetler Dini Forum' forumunda Mavi_Sema tarafından 16 Şubat 2010 tarihinde açılan konu

  1. Mavi_Sema

    Mavi_Sema Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Allah Ile Kul Arasında Vasıta Var Mıdır konusu Her kim hükümdara yakın olan kimselerin, hükümdar ile halkı arasında vasıta oluşu gibi, din ve ilim adamlarını veya şeyhleri Allah (c.c) ile kulları arasında bir vasıta olarak görürse, böyle itikad ederse... "

    Şöyle ki; kulların ihtiyaçlarını Allah (c.c)'a onlar sunuyor ve Allah (c.c) ancak kullarına onların vasıtasıyla hidayet ediyor ve rızık veriyor...

    Halk onlardan, onlar da Allah (c.c)'tan istiyorlar.Tıpkı, hükümdar nezdindeki vasıtaların hükümdara halktan daha yakın oldukları için, halkın taleplerini bizzat melikten istememek için, edeben onlardan istemeleri gibi.

    Yahut da, vasıtalar hükümdara ihtiyaç sahibinden daha yakın olduğu için, vasıtalardan istek ve talepte bulunmayı daha faydalı buluyor. (Elbette ki halk isteklerini doğrudan doğruya hükümdardan istememek için, onun yakınlarını araya koyar.

    İşte her kim bu şekil üzere, Allah (c.c)'la kulları arasında vasıtaların varlığını kabul ve itikat ederse, o kimse kâfir ve müşrik olur.

    Böyle bir kimsenin Şer'an tevbe etmesini istemek vacib olur. Tevbe ederlerse kurtulur, etmezlerse katledilirler. Çünkü; bu teşbihçiler, Hâlık'ı mahlûka, Allah (c.c)'ı insanlara benzetmiş ve böylelikle Allah (c.c)'a şirk koşmuş olurlar.

    Kur'an-ı Kerim'de bunları reddeden ayetler, bu risaleye sığmayacak kadar çoktur.

    Meselâ şöyle olmaktadır:

    Halk, kralın yakınlarından neden şefaat istemektedir? Şunun için...

    Kral veya hükümdar, halkın ne istediklerini topyekün bilemeyecektir elbette...

    Onun yanındaki memurlar ve hususi yakınları, halkla, kendisinden daha fazla içli dışlıdırlar. Yani, makam olarak halka daha yakındırlar. Halk hükümdarı ulaşılamıyacak kadar büyük kabul ettiği için, bu vasıtaları araya koymak zorunda kalırlar. Çünkü, kendileri bildirmedikçe, kral durumlarını bilememektedir. İşte burası mühim bir noktadır. Allah (c.c)'ı da (hâşâ) bir kral gibi bilgisiz kabul etmiş olmak ne büyük bir şirktir. Allah (c.c) herşeyi gören, işiten ve vasıtasız olarak bilen kudrettir. Onun için kulunun durumunu aracılardan daha iyi bilmektedir. Aksini kabul ve iddia etmek Allah (c.c)'a (hâşâ) eksiklik izafe etmek olur ki, işte bu yukarıda da belirtildiği gibi en büyük şirk olur.

    Hükümdar ile teb'ası arasındaki vasıtaların varlığı şu üç şekilden birine dayanır:

    Birinci şekil:

    Hükümdarın bilmediği halkın bir kısım ihtiyaçlarını vasıtaların hükümdarlara haber vermesi şeklinde olur. (Hükümdar her şeyi bilmez. Onun için, halkın isteklerini bildirmesi ancak aracı ile olur. )

    Halbuki Allah (c.c), gizli açık her şeyi bilendir. Bir kimse, Allah (c.c)'a bilgisizlik izafe ederse şirke ve küfre düşmüş olur.

    Melekler, Nebi ve Rasuller, Şeyhler ve başkaları haber verinceye kadar, Allah (c.c) kullarının durumundan haberdar olmaz, hallerini bilmez, gibi bir itikad sahibi, elbette ki küfrün en derin gayyasına düşer, (gerçekten kâfir olur.)

    Allah (c.c) her türlü eksiklikten münezzeh olan mutlak bir kudrettir. Gökte ve yerde her ne oluyorsa, kim ne yapıyorsa, onu mutlak anlamda bilir. O herşeyi işitir, en küçük bir zerreyi bile görür. O, ayrı ayrı dillerden kendisine dua edip isteyen kullarının seslerini duyar, dillerini anlar. Birini dinlerken, öbürünü işitmekten uzak olmaz. İsteklilerin ve isteklerin çokluğu O'nu asla yanıltmaz.

    İkinci şekil:

    Hükümdar güçsüz ve iktidarsız olduğundan, her şeyi bilecek kaabiliyet ve güçde olmadığından, vasıtalar olmaksızın halkın isteklerini ve halini bilemez. Ve bilemediği için de, idare etmekten aciz kalır. İşte bundan ötürü hükümdar, bilgi edinmek için, yardımcılar edinir, onları halkla kendi arasında vasıta olarak kullanır.

    Halbuki, yukarda da izah ettiğimiz gibi, Allah (c.c)'ın haşa böyle bir eksikliği ve zaafı olmadığı için, yardımcıya ve kulları ile arasında bir vasıta kullanmaya ihtiyacı yoktur. Çünkü o her şeye kadir, her şeye mutlak anlamda güç yetirendir.

    O, bütün mevcudatın, o mevcudad içindeki bütün külli sebeplerin yaratıcısı, maliki, hükmedici, Rabbidir. O yarattığı hiçbir mahlûka muhtaç değildir, fakat bütün mahlûkat ancak O'na muhtaçtır.

    Yardımcı ve dayanaklarına muhtaç olan hükümdarlar böyle değildir. Hakikatte, hükümdarın yardımcıları ve vasıta olarak kullandıkları, onun mülk ve sultanlığına ortak olanlardır. Hükümdarlık haklarını bölüşenlerdir.

    Halbuki Allah (c.c)'ın mahlûku üzerindeki hükümranlığında hiçbir şeriki ve ortağı yoktur. Allah (c.c) hiçbir şeriki ve ortağı olmayan sultandır, Mabud'dur ve mülk mutlak anlamda O'nundur. Hamdü sena yalnız O'nadır ve O her şeye (kadirdir) hükmedecek kudrettedir.

    Üçüncü şekil:

    Hükümdar, hariçten bir başkası tahrik ve teşvik etmedikçe, teb'asına (halkına) bir yardımda ve ihsanda bulunmayı arzulamaz ve düşünmez.

    Ne zamanki, emrinden sakındığı ve desteğine muhtaç olduğu bir kimse hükümdara nasihat ve ikazda bulunur yol gösterirse; o zaman, ancak o zaman halkının ihtiyaçlarına çare bulmak üzere hükümdarın iradesi faaliyete geçer. Ama bu hareket, nasihat veren kişinin öğüdünden hükümdarın kalbinde hasıl olan bir merhamet de olabilir veya ona öğüt verenin ikazından meydana gelen bir korku da olabilir. Belki de sadece ikaz edenin hatırı...

    Allah (c.c) ise herşeyin sahibi ve Rabbidir. O, kullarına annenin çocuğuna duyduğu şefkatten çok daha şefkatli ve çok daha merhametlidir.

    Herşey O'nun dilemesi ile olur, ancak O'nun istediği şey olur, tahakkuk eder, istemediği hiçbir şey de olmaz.

    Allah (c.c) kullarının bir kısmının diğerlerine faydalı olmasını irade ettiği zaman, falan, filana yardımda bulunur, ona dua eder ve şefkat gösterir ve daha birçok iyiliklerde bulunur. (Bütün yardımlar Allah (c.c)'ın isteği ile olur.Çünkü, aracıların öğüdü ve yol göstermesi ancak Allah (c.c) izin verirse hükümdarın kalbini yumuşatır. )

    Bütün bunların yaratıcısı Odur. O, yardım edenin, dua yapanın ve şefkat gösterenin kalbinde, yardım, dua ve şefkat etme iradesini yaratan Allah (c.c)'tır.

    Kâinatta hiçbir kimsenin, Allah (c.c)'ı iradesinden başka bir şey yapmaya zorlaması veya Allah (c.c)'ın (hâşâ) bilmediği bir şeyi O'na öğretmesi mümkün olamaz.

    Kâinatta Allah (c.c)'ın ümit beklediği veya (hâşâ) korktuğu hiçbir varlık mevcut değildir.

    Bundan dolayıdır ki, Allah'ın Rasûlü (s.a.v) :

    "Sizden hiçbiriniz "Allahım beni istersen affet istersen bana rahmet eyle" demesin. Fakat istediğini kesin olarak söylesin, zira, Allah (c.c)'ı zorlayıcı hiçbir (kuvvet) kudret mevcut değildir" buyuruyor. (Buhari, Deavat: 21; Tevhid: 31; Müslim, Zikir: 7; Muvatta, Kur'an: 28 Tirmizi, Deavat: 79; Ebu Davud, Salat: 358; İbn Mace, Deavat: 8 )

    Allah (c.c) katında şefaat edecek şeyler, sadece Allah (c.c)'ın izin verdiği şeylerdir ve ancak Allah (c.c)'ın izni ile şefaat edebilirler.

    Cenab-ı Hakk buyuruyor:

    "Allah, o Allah'dır ki, kendinden başka ibadete layık hiçbir ilah yoktur. O, geriye ve ileriye doğru sonu olmayan diridir. Zatıyla ve kemaliyle kaimdir. O'nu uyuklama hali yakalamaz ve asla uyumaz O. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi de ortaksız olarak O'nun. O'nun izni olmadıkça nezdinde şefaat edecek olan da kimmiş? O herkesin önünde ve ardında ne olduğunu kesin kes bilir. O'nun ilminden yalnız kendisinin dilediğinden başka hiçbir şeyi kabil değil kavrayamazlar. O'nun kürsüsü gökleri ve yeri kuşatmıştır. Bunların varlığı O'na ağır gelmez. O çok yüce ve büyüktür" (Bakara: 2/255) (İbn Teymiyye - Kulluk s: 104, 107)

    "De ki: Allah'ı bırakıp da O'nun yerine kendinize ilah edindiklerinizi çağırın yardımınıza! Onlar sizin herhangi bir sıkıntınızı gideremiyecekleri gibi, size gelecek herhangi bir belayı da değiştiremezler. Onların yardım istedikleri ve böylece kendilerine Rab edindikleri de, Allah'a daha yakın olmak için yol arayıp duruyorlar. O'nun rahmetini umuyorlar ve azabından korkuyorlar. Çünkü Rabbin azabı ne kadar korkunç bir azabdır" (İsra: 17/56-57)

    Naklettiğimiz son ayette, Yüce Allah, kendi dışındaki varlıklardan dua ve istimdat edilenlerin, (yardım istenenlerin, beklenenlerin), hiçbir zararı kaldıramayacaklarını, belayı defedemiyeceklerini, tebdil de edemeyeceklerini , böyle bir güçleri olmadığını açıklıyor.

    O dua ve istimdat edilen (yardım beklenen) lerin de aynı kendileri gibi, yani dua ve istimdat edenler (yardım isteyenler) gibi yardıma muhtaç olduklarını, Allah (c.c)'ın azabından korktuklarını ve aynen isteyenler gibi, Allah (c.c)'a yaklaşmak ve sığınmak istediklerini beyan ediyor.

    Böylece Cenab-ı Hakk müşriklerin melekler ve peygamberler hakkında ileri sürdükleri dua ve istimdat etmek ve onları şefaatçi edinmek telâkkisini red etmekte ve yasaklamaktadır. (Kendisinden başka hiç kimseyi duaya muhattab saymıyor Yüce Allah...)

    Ancak izin verilen şefaat müstesnadır." (İbn Teyymiye - Kulluk s: 110)

    --------------------

    "(Ey Allah'ım) Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım isteriz." (Fatiha / 4)

    "Rabbiniz buyurdu ki: "Bana dua edin, duanızı kabul edeyim. Bana kulluk etmeye tenezzül etmeyenler, aşağılık olarak cehenneme gireceklerdir." (Mü'min / 60)
     

Bu Sayfayı Paylaş