Allah'ım Ağlamayı Öğret! - Allah'ım Ağlamayı Öğret! Dini Hikaye

'İslami Kıssalar & Hikayeler' forumunda Dine tarafından 2 Mayıs 2010 tarihinde açılan konu

  1. Dine

    Dine Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Allah'ım Ağlamayı Öğret! - Allah'ım Ağlamayı Öğret! Dini Hikaye konusu Allah'ım Ağlamayı Öğret!

    Bizler gönlümüzün bahçeleri tarûmar olan, çiçekleri sararıp solan insanlarız. Bu virane bahçemizde yıllardır hep baykuşlar öttü ve bülbüllerin seslerine hasret kaldık. Engin huzur sadece hayallerimizi süsledi, saadeti yüreğimize sokamadık. Mutluluk kelimesinin anlamını unuttuk.

    Hep dertliydik ve derdimize derman bulacak takatimiz yoktu, başkalarına da söyleyemedik derdimizi. Ağlayacak haldeydik, fakat ağlayamadık. Tıpkı yüreği katılar gibi, gözünden yaş akmayanlar gibi, kalbi nasır tutmuşlar gibi.

    Kendi dertlerimizin farkına bile varamadığımız için başkalarının acılarını hiç göremedik. Gözünden yaş akıtan insanların neye ve niçin ağladıklarını soramadık. Oysa onlar dertlerinin ne olduğunu bilen insanlardı. İnsanlığın nasıl bir derde düçar olduğunu bilen ve onların ızdıraplarıyla yanıp tutuşan insanlardı. Dertlerine çare olacak dermanları insanlığa sunabilmenin mücadelesini ediyorlardı.

    Onlar virane bahçelere düzen getirmeye, solan çiçekleri diriltmeye çalışıyorlardı. Fakat biz onları anlayamadık. Anlayamadık ama bunun ceremesini çeken yine biz olduk. Dünyayı kaybettikten başka ahireti de kaybetme telâşına kapılarak burnumuz sürtüldü. O mübarek, o ellerinden öpülesi insanlar bizim bestelerimize nağme olmaya çalışıyorlardı. Ama biz güftelere yabancı kaldık.

    Zira bizim maneviyat sazımızın telleri kopmuş, mızrabı parçalanmış. Üç yüz yılı aşkın bir süredir kırık mızrabımızı paslı tenekelere çalıp durduk. Ama o paslı tenekelerden çıkan nağmelere bile kulak vermedik, en azından eskilerden kalan bazı terennümleri yakalayabilirdik. Fakat kulaklarımız paslıydı bizim, gönlümüz paslıydı, kalbimiz paslıydı.

    Biz Cehenneme sürüklenen yollarda koşturmak için birbirimizle didişirken, o mübarek insanlar bizim yolumuzu kesmek için kendi canlarını tehlikeye atıyorlardı. Biz dünya dünya çığlıkları atarak birbirimizi ezerken, onlar Cehennemin kapısını kilitlemek, bizi o kapıdan içeriye sokmamak için mücadele ediyorlardı. Zira onlar sadece kendilerinin kurtuluşu için değil, bütün insanlığın kurtuluşu için kendilerini adamışlardı. Gözlerinde ne Cennet sevdası vardı onların, ne de Cehennem korkusu.

    Ne Cennet sevdası, ne de Cehennem korkusu!

    Tıpkı ondört asır önceki Müslümanların yaptıklarını yapmaya çalışıyorlardı. Peygamber Efendimiz’in etrafında kenetlenmiş, canlarını ve mallarını bu davaya adamış sahabeleri örnek alıyorlardı kendilerine. Peygamberimiz öyle seviyordu ki onları, öyle seviyordu ki... Her yerde, her zaman “Ashabım” diyordu, “ümmetim” diye sayıklıyordu. Bu ümmetini ahirette de yanında görmek istiyordu.

    Çünkü o ümmet, diğer ümmetlere benzemiyordu. Hz. Musa’nın ümmeti Hz. Musa’ya, Hz. İsa’nın ümmeti Hz. İsa’ya ihanet etmişti. Hz. Musa ümmetine, “Benimle birlikte Allah için savaşır mısınız?..” dediğinde; “Hayır yâ Musa,” demişlerdi. “Sen git Rabbinle birlikte savaş, galip gelirseniz yanınıza geliriz.”

    Oysa Peygamberimiz (s.a.v.)’in ümmeti böyle dememişti. “Biz Hz. Musa’nın ümmetinin dediklerini demeyeceğiz, yâ Allah’ın Resûlü,” demişlerdi, “Biz seninle birlikte malımızı ve canımızı vermek için savaşacağız.”

    İşte bu yüzden ümmetini çok seviyordu Peygamber Efendimiz. Diğer bütün ümmetlerden üstün olan ümmetinin üstüne titriyor, duâlarını onlar için yapıyor, şefkat gösterip kol kanat geriyordu. Sadece kendi zamanında yaşayan ümmetine karşı değildi bu hissiyatı, daha da ötelere gidiyordu. “Benden sonraki kardeşlerime selâm söyleseydim,” diyordu. Bir gün ayağa kalkıp, gözlere görünmeyen gelecekteki ümmetini karşılamış, “kardeşlerim gelmişler” diyerek sarılmıştı. Bu manzarayı gören sahabe, “Biz senin kardeşin değil miyiz yâ Allah’ın Resûlü?” dediler. Efendimiz onlara döndü “Hayır,” dedi. “Siz benim ashabımsınız. Sizler beni gördünüz, benimle bilikte yaşadınız. Ama beni görmeden bu dava için mücadele edecek kardeşlerim olacak. En kötü zamanlarında bensiz mücadele edecekler. İşte onlara selâm olsun.”

    Ondört asır geçse bile, Senin zamanındaki ashabının hissiyatıyla mücadele eden kardeşlerin var ey Allah’ın Resûlü. Onlara selâm verebilirsin. Onları kardeşim diye kucaklayabilirsin. Kâinat Senin için yaratıldığına göre, Allah’ın en sevgili kulu olduğuna göre, ondört asır arkanda cemaat olmuş ümmetini, kardeşlerini görüyorsundur. Belki Arş-ı Azam’da perdeyi sıyırıp baktığın gibi bakıyorsundur onlara. Onların alınlarında parlayan nurundasın, dillerinden eksik etmedikleri kelime-i tevhitlerdesin Sen. Belki kalplerindeki Selat-ı Selâmlarda yakalıyorsundur onları.

    Senin zamanında yaşayan kardeşlerin gibi, bu zamanda da kardeşlerin var ey Allah’ın Resûlü. Senin kardeşlerin gibi mücadele ediyorlar, bu dava için canlarını ve mallarını feda ederek çalışıyorlar. Alınlarından nur parlıyor onların. İnsanların yüreklerindeki imanların her zaman tehlikede olduğu bir dönemde, Senin ümmetine yakışır bayrağı dalgalandırmaya çalışıyorlar.

    Onları bize bahşeden Allah’a hamd ve sena olsun. Zifiri karanlığın içinde sağımızı solumuzu göremezken ve her sahada ümidimizi kesmişken, bu karanlık tünelde ışık olmaya namzet genç ve azim dolu nesli bize bahşeden Allah’a hamd ve sena olsun. Her türlü pisliğin bulunduğu bataklıkta güzel kokulu çiçekler açtıran Allah’a hamd ve sena olsun. Balyozlarla kırılamayacak kayaları bir filize deldiren Allah’a hamd ve sena olsun. Ne kadar kötü yollara sürüklensek de bize kurtuluş yollarını gösteren Allah’a hamd ve sena olsun.

    Ne kadar şükretsek azdır. Bu kâinatta değil, başka âlemlerde olabilirdik. Bu dünyada taş olarak, ağaç olarak veya hayvan olarak yaratılabilirdik. İnsan olarak yaratıldık, ama Allah’a isyan edenlerden olabilirdik, Hz. Muhammed’in ümmetinden olmayabilirdik. Bütün bu badirelerden sıyırıp bizi İslâm ümmetinin bir ferdi kılan Allah’a hamd ve sena olsun.

    Onca yanlış yolların arasında hak yolu gösteren, yüreğimiz ne kadar katı olsa da yüreğimizi yumuşatabilecek yüreği yumuşak mü’minleri bize bahşettiği için Allah’a hamd ve sena olsun.

    Rabbim!.. Şu dönemde sana lâyık kul olmak nefsimize öyle zor geliyor ki, şu binalara duyduğumuz hayranlığı belki Sana duyamıyoruz. Şu buzdolaplarının önünde eğildiğimiz kadar senin huzurunda eğilemiyoruz. Yaşantımızı her yönüyle hercümerc eden paspayelere baktığımız kadar Senin Kitabını açıp okuyamıyoruz. Senin nizamını bozmaya çalışanları önder edindiğimiz kadar, Senin bize Önder gönderdiğin Peygamberimiz Sallâllahû Aleyhi Vesselâma itaat edemiyoruz.

    Belki bu yüzden, yüreğimizin inceliklerini kaybettik. Belki bu yüzden dinimizi, dindaşlarımızı gözümüzün önünde düşmanlar boğazlamaya çalışırken kılımızı kıpırdatamıyoruz. İslâm dünyasına musallat olan katliamlar karşısında sesimiz çıkmıyor. Sanki olağan bir şeymiş gibi geliyor bize. Yüreğimiz yerinden kopmuyor, gözümüzden yaş akmıyor, ağlayamıyoruz. Bunları bile yapamayacak hallere düştük sonunda.

    Ama Rabbim, Sen hatalarımızı daima affedersin. Yanlışların yanına doğruyu da koymuşsun, çirkinlerin yanına güzeli de sergilemişsin. Sana doğru mutlaka bir açık kapı bırakmışsın. Ömür boyu sürünsek de, yolunda bulunamazsak da, belki Allah korusun Sana isyan edecek durumlara gelsek de, bir ihtimal zaman gelir, bir ihtimal bu kapıya gözleri ilişir, yürekleri belki hisseder, bir ihtimal birileri vasıtasıyla bu kurtuluş kapısına yönelirler diye daima bize kapını açık bıraktın. Sana binlerce hamd ve sena olsun!..

    Ondört asır öncesinden bizi İslâm kapısına davet eden ve o zamandan beri gül otağını kurup sonsuza kadar bizi bekleyen Peygamberimize salat ve selâm olsun. Günümüzde öyle kulların var ki, sanki o muhteşem devri yaşıyorlar. Sanki her an Seni görüyorlarmış gibi, sanki Hz. Muhammed Efendimiz aralarındaymış gibi, sanki Ashab-ı Kiram’la birlikte yaşıyorlarmış gibi.

    Böyle insanları bize bahşettiği için Allah’a hamd ve sena olsun. Dostların düşmanla dost olup gittiği şu dönemde, hâlâ Allah’a dost kalan insanlar bu mübarek insanlar. Hissiyatlarını hissiyatlarımıza katmak istiyorlar. Kendi kurtuluşlarından önce, başkalarının kurtuluşlarını istiyorlar. Allah deyince bağırları yanan, Peygamber deyince kendisinden geçen, Ashab deyince gözleri yaşaran insanlar bunlar. Mânen çöllere düşmüşler, Mecnûn gibi Leylâsını arıyorlar.

    Onlar şanslı insanlar, onlar bahtlı insanlar. Allah’ın sevgili kulları, Peygamberimizin üzerine titrediği ümmetin mümtaz fertleri. Erenlerin, evliyaların yakın dostları. Üstadın can yoldaşları, muhabbet fedailerinin kardeşleri. Ağlayan insanlar onlar, ağlamasını bilen insanlar.

    Biz ise ağlayamadık.
    Bir türlü nefsimizin yularından kopamadığımız, yüreğimizi inceltemediğimiz, hakikat derslerini kavrayamadığımız için dertlenemiyoruz. Dertlenemediğimiz için de gözlerimizden yaşlar akmıyor.

    Hep gülenlerden olduk biz. Hep kaygısız olanlardan, uzaktan bakanlardan olduk. Bir şeyler içimizi kemiriyor, vicdanımız sızlıyor, o örnek insanlar mahçubiyetimizi artırıyor ama işte o kadar. Bunun dışında övünebileceğimiz bir şey de yok zaten.

    Hiçbir şeye faydası olmayan, hizmete en ufak katkısı bulunmayan, binbir türlü günahı ve sayısız hataları olan, dünyevî istekleri bir türlü bitmeyen, hakka yaraşır işlere bir türlü fırsat bulamayan, ameli olmayan, zevk-ü sefada debelenen, gönlü ve yüreği bir türlü doğru istikamete yönelemeyen, tevbe kapısına giremeyen ve işte bunlardan dolayı da gözlerinden yaş akıtamayan, ağlayamayan bizlerin durumu gerçekten çok zor.

    Allah bize yardım etsin.

    Bizim bu halimiz, inançsızların ve inkarcıların halinden daha zor. Onların yönleri, istikametleri, yaptıkları ve yapmadıkları bellidir en azından. Biz ise belirsizlikler dünyasında savrulup duruyoruz. Ne yaptığımızı bilmeden oradan oraya başımızı çarpıyoruz.

    Gönlümüzün bahçeleri tarûmar olmuş, çiçeklerimiz sararıp solmuş bizim. Maneviyat sazımızın telleri kopmuş, mızrabı parçalanmış. Bizim için çalınan nağmeleri ise duyamadık. Kulaklarımız paslıydı, gönlümüz paslıydı, yüreğimiz paslıydı. Ağlayacak haldeydik fakat ağlayamadık. Tıpkı yüreği katılar gibi, gözünden yaş akmayanlar gibi, kalbi nasır tutmuşlar gibi.

    Ağlayabilseydik, saadetin kapısından içeriye adımımızı atmış olacaktık.
    Ağlayabilseydik, kurtuluş gemisine binip selamete ulaşanlardan olacaktık.
    Ve ağlayabilseydik nur bahçelerinden açan çiçek olacaktık.
    Allah’ım bize ağlamayı öğret!..
     

Bu Sayfayı Paylaş