Ailenin sağlam, huzurlu ve güçlü olması için

'İslamda Aile ve Kadın' forumunda DeMSaL tarafından 2 Mart 2010 tarihinde açılan konu

  1. DeMSaL

    DeMSaL Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Ailenin sağlam, huzurlu ve güçlü olması için konusu
    [​IMG]


    Ev bir otel değil, yeniden donanma, tazelenme yeridir. Ailenin kararlarını istişare ile alacağı ve mahremiyetini koruyacağı en önemli mekândır.

    Duyduğumuz, gördüğümüz, konuştuğumuz, okuduğumuz ve dokunduğumuz her şeyin bilgisini idrak eden, ölçen, algıda seçicilik yapan ve değerlendiren insandır. İnsan için doğru ve yanlışın değerlendirmesi, kendi tercihi ve kapasitesi ile ilgilidir ve bundan da sorumludur. İnsanı duyma, görme ve dokunma özelliklerine sahip olan hayvanlardan farklı kılan, olgular arasında bağ kurması, düşünceleri mukayese gücü ve akli tercihleridir. Üretilmiş bilgi seçeneklerinin üstünde ve aşkın olan vahyi bilginin ilk muhatabı da insandır. Ve yaratıcımızdan seçilmiş bir insan aracılığı ile iletilen vahyi bilginin ilk muhatabı da insandır. Vahiy veya vahyi mesaj, duyan ve gören insan tarafından idrak edilerek değerlendirilmelidir.

    “İnsan sosyal bir varlıktır” ve hayatı boyunca birbirinden farklı ama birbirine bağlı birçok sosyal ortamda yaşar. Bu sosyal ortamların ilki ana rahmidir. Kur’an’dan da edindiğimiz bilgiye göre insan bilgiyi doğuştan elde etmez. Ana rahmine hiçbir şey bilmeden düşer; ama bilgiyi elde etme kapasitesine sahip olarak dünyaya gelir.
    İnsan, var olurken dokuz ay gibi bir zaman zarfında ilk iletişimini anneyle kurar. Ardından ikinci sosyal ortamı olan aile ile karşılaşır. Eğer yetimler evine veya benzeri bir koruyucuya bırakılmadıysa insanın hayata adım atmasında ki en önemli ve en temel sosyal ortamı, ailesidir. İnsan ilk bilgisini, ilk deneyimlerini kendisine bakan, onu koruyup gözeten en yakın çevresinden elde eder. Dolayısıyla aile ile ilişki, insanın hayata gözlerini açtığı andan itibaren başlar ve sürekli gelişir.

    Vahyin aydınlığı ile yaşamada öncü modelimiz olan Rasulullah’ın (s) da bir tespitine göre her doğan insan fıtrat üzere doğar. Yani her çocuk doğruya, iyiye ve adalete meyilli olarak dünyaya gelir. Ancak ilk bilgisini aldığı ebeveyninin onu Hıristiyan, Yahudi veya başka bir dine, kimliğe sokabileceği de belirtilir.

    Toplumsal sorumluluğun sahibi birinci derecede birey, ikinci derecede ailedir. Zaten Kur’an-ı Kerim’e baktığımızda da Rabbimizin hitabının öncelikle aileye değil insana olduğunu görmekteyiz. Kur’an-ı Kerim’in birçok yerinde geçen “nas” ifadesiyle doğrudan insan teki muhatap alınmaktadır. Rabbimiz de ahirette her insanı Kitap’tan ayrı ayrı hesaba çekeceğine işaret ederek sorumlulukların bireysel olduğunu belirtmekte değil midir?

    Konuya, ailenin belirleyiciliğinden önce, insanın mükellefiyeti bağlamında yaklaşmalıyız. Bu açıdan, öncelikle ailenin oluşumunu sağlayacak olan veya sağlayan kadın ve erkeğin şahsiyetleri, kişilikleri ve kimlikleri önem arzetmektedir. Yani kadın ve erkeğin buluşmasıyla oluşacak olan İslami ailenin bilinçli, tutarlı ve güvenli olabilmesi için, İslami şahsiyetleri oluşmuş, hayatı kavrayışları olgunlaşmış olmalıdır. Aynı zamanda aile hayatıyla ilgili beklentilerini istişari iradeleriyle kararlaştırmış veya bu konuda bir biçimde uzlaşmaya varmış iki insanın olması gerekmektedir. Biz, işte bu sosyal olguya İslam ailesi veya İslami aile diyebiliriz.

    Rabbimizin âyetlerine baktığımızda anne ve babaya saygı, çocuk eğitimi, süt emzirme gibi konuların ve yine anne baba ilişkilerinde de fıtri bağın, biyolojik bağın önemli olduğunun vurgulandığını kavramaktayız. Ama hiçbir biyolojik veya kan bağının, inanç bağının, İslam kardeşliği bağının üstünde olmadığını da görmekteyiz.

    Bildiğimiz gibi anne ve babaları dolayısıyla aralarında biyolojik aynılık bulunan kişilere kardeş denir. Bu aynılık veya benzerliği karşılayan kan veya gen birlikteliğine dayanan kardeşlik “uhuvvet” kelimesiyle karşılanmaktadır. Bir de inanç birliğine bağlı bir inanç ailesi vardır. İnanç ailesine mensup mü’minlerin kardeşliği de “ihvan” kelimesiyle ifade edilir. Ve Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz inanç kardeşliğinin önemini belirtmek için Hucurat Sûresi’nin 10. âyetinde evrensel kardeşliği ifade eden iman kardeşliğini, kan kardeşliği veya biyolojik kardeşlik anlamında kullanılan kelimeyi (“uhuvvet”i) seçerek müminlere hitap etmiştir: “Ancak Mü’minler kardeştirler.”
    Rabbimizin bu ifadesini müfessirlerin çoğu evrensel kardeşliğin kan kardeşliği kadar önemli olduğuna işaret ettiği şeklinde yorumlamaktadır. Zaten İslam toplumu da Mü’minlerin kardeşliği ilkesi üzerine inşa edilmiştir.

    Hz. İbrahim’in “babacığım” şeklinde hitap ettiği babası inanç ailesinden değildi. Yine Hz. Nuh’un oğluna “oğulcuğum” dediği oğlu da inanç ailesinden değildi. Ayrıca Rabbimiz Hz. Nuh’un “Ey Rabbim hani beni ve ailemi kurtaracaktın” sözü karşısında “Ey Nuh o senin ailenden değildir” şeklinde ki cevabıyla da inanç ailesinin önemine işaret edilmektedir.

    İslam tarihine baktığımızda da Bedir savaşında birbirine kılıç çeken aile fertlerinin, belki biyolojik bir bağ içinde olduğunu, ama ortak inanç ailesinden olmadığını görmekteyiz.

    Bizim için beraberliklerimizde veya aile oluşumunda ki model Peygamber ve onun inanç toplumu, vahiy toplumu olmalıdır. Ve gerçek kardeşlik, bu birliktelik içinde ikame olunan inanca, düşünceye dayanarak değer aynılığı taşıyan mü’minlerin kardeşliğiyle, beraberliğiyle veya evlilikleriyle mümkün olmalıdır.

    İnsan, ancak vahyi ilkeleri davranışlarıyla bütünleştirdiğinde doğru bir model yapısına ulaşır. Çünkü Allah’ı birleme fıtratı ile yaratılan insan, o zaman fıtratındaki her türlü yabancılaşmadan ayrışarak ve arınarak, fıtratını Rabbine yani vahye açar ve onunla bütünleşir. İşte insanın tevhidi ve adaleti ayakta tutan şahitliği de bu şekilde tecelli eder. İdeal İslam ailesi de vahyin tanıklığını üstlenen bilinçli insanlar arasında beğeni ve seçimle kurulan bir mutabakat veya sosyal uyum zemini olmalıdır. Ve bu model; yani kadın ve erkek mümin ve mümine kişilerin oluşturduğu birliktelik; yani aile, ister çekirdek olsun, ister geniş aile olsun sorunlarını istişareyle ve vahyi ölçülerle çözmeye adaydır. Bu bilinç, diyalog, istişare ve sahih örf dâhilinde kurulan ailelerin köklerinde de adaletsizliğe yer olmayacaktır. Adalet, eşler arasındaki sevgiyi, saygıyı ve güveni de artıracak, bu uyum çocukların ahlakına da yansıyacaktır.

    İslam ailenin sağlam, huzurlu ve güçlü olması için bütün değerleri sunmuş, evliliklerin gündelik zevklerin, ihtiyaçların giderilmesi için değil, aksine Rum Sûresi 21. âyette belirtildiği gibi “Onda sükûn bulup durulmanız için, size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet kılması da, O’nun âyetlerindendir…” şeklindeki ifade ile evliliğin eşlerin kendi aralarında sükûn bulması ve karşılıklı sevgi ve merhamete dayanması gerektiği vurgulanmıştır. Sükûn bulmak ancak prensip olarak ömür boyu devam edecek bir yapıyı gerekli kılar. Amaç anlık ihtiyaçların tatmini olsaydı sükûna ermek söz konusu olmayacaktı. Ayrıca İslam, Müslüman aileye, birbirinin mahremini paylaşan iki insanın aynı amaca yönelmesini, aynı temel idealleri taşıyarak gelecek kuşaklara sağlıklı nesiller bırakması çabasını amaç olarak göstermektedir.

    Kuran-ı Kerim’de ve Rasul’ün uygulamasında da aile kurumu teşvik edilmiş ve diri bir müessese olarak hep canlı tutulmuştur.

    “Allah size kendi nefislerinizden eşler yarattı ve size eşlerinizden de çocuklar ve torunlar yarattı ve sizi güzel şeylerden rızıklandırdı…” (Nahl, 16/72)

    “İçinizde evli olmayanları, kölelerinizden ve cariyelerinizden salih olanlarla evlendirin. Eğer fakir iseler Allah, kendi fazlından onları zengin eder. Allah geniştir, bilendir.” (Nur, 24/32)

    Tahrim Sûresi 6. âyette de “Ey iman edenler, kendinizi ve ailenizi ateşten koruyun…” emriyle ailenin ahiret hayatı için bir ekin haline getirilmesine işaret edilmektedir.

    Günümüz Müslümanlarının Mevcut Aile Yapıları

    Düne nispetle bugün gerek kavramlarımıza hâkimiyet, gerek referans kaynağımızdan yararlanma ve gerekse Kur’ani amaçların sosyal karşılıklarını idrak açısından çok daha imkânlıyız. Bugün daha birikimli, perspektifli ve tecrübeli olmaya başladık. Ama bütün bunlara rağmen Türkiye Müslümanları için tevhidi uyanış, sahih Kuran’a yöneliş hali halen yeni bir süreç. Gelenekçi ve modernist engeller hala güçlü ve hayatımızı kuşatan küresel kapitalizmin yaşam biçimi ve kültür bombardımanı karşısında ağır sınavlarla karşı karşıyayız. Kazanımlarımız daha ziyade fikri düzeyde ve kavrayışlarda; ama henüz yeteri kadar ete kemiğe bürünebilmiş değil. Hala Kur’an temelli sosyal motivasyonlara, açılımlara, örnekliklere ihtiyacımız devam ediyor. Önemli olan elde ettiğimiz güzel örneklikleri birbiriyle irtibatlandırabilmemiz ve rol model örnekliklere dönüştürebilmemiz. İdealize ettiğimiz İslami aile yapısına da bu çerçevede bakmak gerekli. Rabbimizin “İçinizde hayırlarda yarışan, iyiliği emredip kötülükten sakındıran bir ümmet olsun” çağrısı hâlâ yeterli bir karşılık bekliyor.

    Kur’an’la ve vahyi ilkelerle buluşmaya, fıtratla tanışıklığa da yeni yeni adım atıyoruz. Öncülük yapanlarımızın gücü her yere yetmiyor; sorumluluğu paylaşmamız gerekiyor. Geleneğin yanlışlıklarını, maddeci hayatın güçlüklerini aşma konusunda da donanım eksikliğimiz ve tecrübesizliklerimiz söz konusu. İstişari temelli evliliklere henüz yeni yeni adım atmaktayız. Aynı zamanda çocuklarımızı bu cahili düzende ve kapitalist yaşam biçiminin kuşatması altında, vahyi ölçülere dayanarak nasıl yetiştireceğimiz konusunda da yeterli açılım ve örnekliklerimiz yok. Bu konuda doğru tespitlerin tanıklaşması ve kendini sosyal planda hissettirmesi gerekli.

    Müslümanların evliliklerinde Kur’ani bilgi ve şahsiyet olgunluğu itibariyle erkek ya da kadından biri daha zayıf olabiliyor. Zayıf olan taraf da, diğer tarafı anlamada güçlük çekebiliyor. O zaman birikimi ve katılımı eksik olan kadına veya erkeğe kendini geliştirmek konusunda sorumluluklar düşüyor. O halde güçlü taraf merhamet ve olgunlukla, zayıf taraf da uyum ve yeterlilik için hayata vahiy penceresinden bakmaya çalışarak, “bu eksikliği nasıl giderebiliriz” düşüncesiyle daha fazla gayret göstermelidir. Yoksa iki eşten ötekini hafife alma, küçümseme, önemsememe psikolojisi ateşlenmeye başlar ki, bu da sürekli bir çatışmayı, adaletsizliği körükleyici olur. Bu konuda her Müslümanın ilişkileri çevresinde bu tarz kötüleşen aile ilişkilerine örnek bulması mümkündür.

    Eğer evliliği oluşturan aile, kulluk eksenli bir aile değilse, o aileyi ya çevre, ya da modern kültür belirleyecektir. Böyle bir ailede huzur ve mutluluğun fıtri kodlarının yakalanması oldukça zorlaşacaktır. Kulluk eksenli kurulamayan ailelerde, sanal veya anlık mutluluklar söz konusu olur. Bu bağlamda “senin için yaşıyorum”, “çocuğum için yaşıyorum” gibi söylemlerle birbirini kutsayan bir aile ilişkisi göze çarpmaktadır. Zaman ve şartlar değiştikçe, bu geçici bağlılıklar ve evrensel değerlerden kopuk sözleşmeler de yıpranabilmekte veya eriyebilmektedir.

    Ayrıca vahyi tebliğle karşılaşan ve hayatı fıtri olarak anlamlandırmaya çalışan, değişim sürecine giren ailelerin güzel örnekliklerinden de bahsetmeliyiz. Ayrıca hidayete eren bir aile bireyinin, ehlini sabırla ve merhale merhale uyarma yükümlülüğünden de bahsetmeliyiz. Kitabi olarak biliriz ki insan ilk önce “en yakın akrabayı uyar”malıdır.

    Arzu edilen ideal Müslüman aile yapısı vahyi nimetle beslenmeli, kadın-erkek ilişkilerinde de, çocuk eğitiminde de, anne-baba ilişkilerinde de ve yakınlara davranışta da Kur’ani ahlakla davranılmalıdır. Hayatı anlama ve yaşama biçimini, Kur’an’ın amacı doğrultusunda kurmalıdır. Vahiy toplumunu kurma çabalarının kalitesi ve güzelliği aileye de taşınırsa; Müslüman aile İslami ölçüler ve adalet ilkeleriyle kurulursa, zaaflı aileler vahiy nimetiyle buluşturulursa; huzur ve adalete yönelmiş ve mutmainlik sağlayan bu değerler de yaygınlaşmış olacaktır.

    Ancak yazı ve sohbetlerde dile getirilen ve öykünülen Müslüman aile modeli zihinde canlanan ve geçici mutluluklar saçan film kareleri olarak algılanmamalıdır. Ekonomik, eğitimsel veya psikolojik sıkıntılarla karşılaşmak Müslüman ailelerin de kaçınılmaz imtihanlarıdır. Müslüman aile portresini zihinde çözmek yetmez. Zihinde çözülmüş problemler, yeni yeni sıkıntılara hazır olunmazsa, pratik sorunlarla karşılaşıldığında iç çelişkilere ve psikolojik kopmalara neden olabilir. Örneğin kimliksel aidiyetlerini önceleyerek karı ve koca olan insanlar için asıl buluşma yeri evdir. Ev, Müslümanlar için bir otel veya kamp pansiyonu değil, yeniden donanma, tazelenme, hayata hem iç hem dış temizlik, tertip ve moral olarak hazırlanma mekânıdır. Ev, ailenin kendini yenileyeceği, aile içi kararlarını istişare ile alacağı (Bakara, 2/233), mahremini koruyacağı en önemli mekândır. Mekânın iç işlerinin, iki tarafın da, hatta çocukların da kimliksel gelişimini aksatmayacak şekilde ve adalet ölçüleri içinde paylaşılması önemlidir. Ailece istişare, toplu ibadet, sabit periyotlarda yapılacak birlikte eğitim ve aile adına birlikte üretim formları önemlidir.

    Sonuç olarak Müslüman aile kurmak veya ailelerimizi Müslümanca ıslah etmek için beslendiğimiz ve dayandığımız sosyal ve fikri zeminleri önemsemeliyiz. Bir ailenin oturduğu semt veya siteden önce, ilişkili olduğu ailevi çevreler önemlidir. Bu nedenle Rasul ve onunla beraber olan mü’minlerin birlikteliği gibi inanç kardeşliğimizi güçlendirme çabalarını önemsemeliyiz. Hz. Nuh, ailesini ve iman kardeşlerini içine alarak yurdundan ayrıldığı gemisi gibi, bizi “biz” yapacak bir gemi yapma sorumluluğunu paylaşmalıyız. İslami aileye zemin olacak ümmet gemisini hep beraber yeniden inşa etme çabasını paylaşmalıyız. Hicret, aynı zamanda her türlü kirlilikten veya cahiliyeden kopuşu ifade eder. Kimliğimizi bulanıklıktan, yabancılaşmadan ve cahili sistemlere sığınmaktan kurtaralım ve Kur’an’ın yeniden vahiy temelli örnekliğini hayatlaştıralım. Sergileyeceğimiz bu anlamlı inşa süreçleri ile ailemiz oluşsun, ıslah olsun, büyüsün, güzelleşsin ve gürbüzleşsin
     

Bu Sayfayı Paylaş