Ahmet Süreyya Durna'dan bir öykü

'Makaleler-Denemeler' forumunda ifilla tarafından 29 Kasım 2010 tarihinde açılan konu

  1. ifilla

    ifilla Yeni Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Ahmet Süreyya Durna'dan bir öykü konusu ÜVEY ANNE (ANALIK)

    Üç gün evvel, Malatya yolculuğum esnasındaydı. Yağmur orta hâlli yağıyor, gök gürlüyordu. Issız dere kenarında bir çocuk!. Elleri koynunda, sığınmıştı bir ağacın altına!. Gâlibâ, yağmurun dinmesini bekliyordu!. Paralelinden geçtikten sonra, az ileride âni bir kararla sağa çektim arabamı, düşünmeye başladım!.
    Öyle ya!.. Bu çocuğun, buralarda işi ne?!. Evleri uzakta mıydı, bekleyeni var mıydı?!
    Uşüdüğü ve ıslandığı belliydi kesin!. Gerçi vicdanımın yufkalığından ve bir de aşırı merakımdan başıma gelmedik iş kalmamıştı ya... "Olsun varsın" diyerek, geri vitesle tekrar paraleline durdum. Yaşadığı şartlara ve iç dünyasına vâkıf olmak istiyordum, açıkça..
    Camı açarak kendisine doğru ünledim: "Yavrucuğum, bir dakika gelir misin buraya!"
    Çekingendi, tereddütlüydü!. Haksız da sayılmazdı hani!. Çünkü bizlerin dahi,en kalabalık yerlerde ve kaldırımlarda,endişe ile korkarak yürüdüğümüz ��netâmeli��bir zamanda;yaşı küçük bir çocuğun, kırsal ve de kuytu bir yerde, hem de hiç tanımadığı bir yabancıya karşı ürkek davranması, normâldi..
    Israrıma ve el işaretime fazla direnemedi!. Derenin geçit taşlarını tek tek atlayarak, hızla yanıma yaklaştı. Kafasına geçirdiği yırtık/yamalı gocuğu, sözde yağmurluk edinmişti fakat, nâfileydi.. Islanacağı kadar ıslanmıştı zaten.. Aramızdaki âcil ve soğuk diyalog şöyle gelişti:
    -Adın ne?
    -Maksut, cevabını verdi.
    -Bu havada buralarda ne arıyorsun Maksut?
    -Yakacak topluyorum da...
    -Haydi bin de seni evinize bırakayım, üşümüşsündür!. Haydi çabuk ol!.
    Bir müddet duraksadı, "güven" telkin ettiğimi anlayınca da; "Ama benim yakacaklarım var!" diyebildi.. Baktım o yönü ağır basıyor ve de "fikri sâbit" bir noktada.. "Tamam Maksut, yakacaklarını da al getir!" diyerek, ivme kazandırmaya çalıştım.
    Çocukluk aklı işte!. Eve boş dönmek istemiyordu herhâlde!. Derenin geçit taşlarını yine tek tek atlayarak sığındığı mekânın, bir hayli ötesinde istiflediği çalı/çırpıyı kucaklayıp getiriyordu ki; bu sefer denge sağlayamadı ve ayağının kaymasıyla dere sularına yan üstü düşmesi bir oldu..
    Hemen hızla dışarı çıktım ve Maksut'un imdadına koşarken, -ne yalan söyleyeyim- benim de tabanımın kaymasıyla birlikte, şarampole yuvarlandım.. Kalkıp doğrulduğumda baktım, Maksut benden erken doğrulmuştu suyun içerisinde!. Lâkin, onun gözü topladığı çalı/çırpıdaydı hâlâ!. Ben, oynak zeminde çamur banyosundan çıkarken o, adı üstünde tekmil su banyosundan çıkıyordu, tertemiz!.
    Kendimden ziyade yavrucuğun hâl-i perişanını düşünerek, tatlı sert bağırdım: "Maksut, bırak da gel onları!."
    Görünürde bırakması asla mümkün değildi.. Neyse, yalpalayarak getirdiği leylek yuvasının ancak, yarısı büyüklüğündeki yakacaklarını, arabamın bagajına yerleştirdim. Derhâl çantamdan çıkardığım eşofmanımı uzatarak, hayatın ağır yükünü omuzlarında taşıyan talihsiz yavrucuğa, giymesini söyledim. O, arka koltukta üzerini değiştirirken ben de; kaset kapağının keskin tarafıyla elbisemin çamurunu temizledim..
    Bir kuş gibi titriyordu Maksut!.Dişleri birbirine değiyor,öksürüyordu!. Klimayı çalıştırarak ısınması için gayret gösteriyordum. Köyünün nerede olduğunu ve nereye gideceğini hatırlatınca; baş işareti ile yönlendirdiği istikâmete kırdım direksiyonu..
    Tarifine göre köyü, ana yola yakın sayılsa da; sütre gerisinde ve tepe arkasında bir yerdeydi. Yâni gözden ve gönülden ırak bir köy, belki de küçük bir mezraydı!.
    Yağmur aynı tempoda yağarken, gök hafiften gürlemekle meşguldü!. Hem yavaş ilerliyor, hem de ilk etapta ve yağmurun altında soramadıklarımı şimdi soruyordum:
    -Annen, baban var mı yavrucuğum?.
    -Annem üç yaşındayken ölmüş, babam sağ, bir şirkette çalışıyor İzmir'de..
    -Sana kim bakıyor öyleyse?.
    -Üvey annem!.
    -Başka kardeşlerin var mı?.
    -Öz kardeşim yok, üvey kardeşlerim var!.
    -Peki kaç yaşındasın?. Okula gidiyor musun?.
    -10 yaşındayım, gidiyorum!.
    -Seni yakacak toplamaya üvey annen mi gönderiyor?
    -Evet!.
    -?!....
    Titremesi kısmen kesilmişti ya, öksürmesi keskinleşmişti!. Girişte soldan ikinci evi,gene bildik baş işareti ile��kod��layarak,�� aha burası��dedi..Çıkma tahta balkonun altına yanaşarak durdum ve Maksut�un ,��yakacak��şeklinde ,nitelendirdiği çalı/çırpıyı kendinden önce davranarak,itina ile indirdim.Zirâ biliyordumki,yetim yavrucuk;üvey annesinin sorgulaması karşısında savunma aracı olarak,eli boş dönmediğini kanıtlayacak ve ��bak işte istediğini topladım��diyecekti..Dolayısıyla bizlerin nazarında basit ve lüzumsuz görünen bir tutam calı/çırpı,onun nazarında altın/elmas değerindeydi.
    Artık iç dünyasına vâkıftım. Taşıdığı günübirlik korkunun, geçirdiği depresyonun ve inatçıl mücadelesinin altında yatan gerçek buydu..
    Korna çaldım, dışarıya kademeli yaşta, orta bakımlı üç çocuk ve bir de nine çıktı. Nine, "Çocukların anneleri içerde mi?" tevcihimi duymadı ve çocuklar atraksiyon yaparak ağız birliğinde; "annelerinin, Ayşe teyzeden dantel örneği almaya gittiğini" söylediler.
    Maksut'u yukarı gönderirken, nineyi de biraz konuşmak bahânesiyle, iki katlı evden aşağı çağırdım. Kulağı epeyce ağır işiten yaşlı nine, benim sormama fırsat vermeden; her şeyi tekmil anlattı..
    �Adamcağızın, evine bol para yolladığını... Horantasının (hanımının) har vurup harman savurduğunu... İçerde gürül gürül soba yanarken; Maksut'un kasıtlı dışarı atıldığını... Şu an kendisinin de, bir komşu olarak Maksut'u merak edip sormaya geldiğini...� Gözyaşlarını silerek neticelendirdi. Bana da bin duayı birden okudu..
    Dedim; "Nine, şu bayanı çağırınız da, iki çift laf konuşayım bâri.."
    Nine, "Aman oğlum boş ver elin zırdelisini!. Ağzının endâzesi yok!. Başına iş açar sonra!." ihtarında bulundu!. Nine ile vedalaşıp, sessizce uzaklaştım oradan!. Başkaca ne yapabilirdim ki?!.
    Vay Maksut'um, vay!..

    Ahmet Süreyya Durna
     

Bu Sayfayı Paylaş