5237 Sayili Türk Ceza Kanununun Yorumu Meselesi

'Hukuk' forumunda NeslisH tarafından 31 Aralık 2008 tarihinde açılan konu

  1. NeslisH

    NeslisH Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    5237 Sayili Türk Ceza Kanununun Yorumu Meselesi konusu 1. Genel olarak

    5237 sayılı Türk Ceza Kanunu, yürürlükten kaldırdığı 765 Sayılı Türk Ceza Kanununun sadece madde numaralarını değiştirmekle kalmamış, birçok ceza hukuku kurumunu kaldırmış, birçoğunu değiştirmiş, yeni birçok ceza hukuku kurumuna yer vermiş, birçok suçun tanımını bozmuş, yeni birçok suç koymuştur
    Gerçekten, bu yeni durum, kanunu oluşturan normatif önermelerin, anlamı, kapsamı ve sınırlarının bilinmesi, ceza hukuku kurumlarının yeniden oluşturulması, ceza hukuku yeni düzeninin niteliklerinin belirlenmesi ve bu yeni ceza hukuku düzeninin Türk Hukuk Düzeninde yerinin ne olduğunun belirlenmesi zorunluluğunu ortaya çıkarmıştır.
    Bu, 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun yorumu meselesidir.
    Burada bu konu tartışılacaktır.

    2. Kanunun genel değerlendirilmesi
    Türk Ceza Kanunu, sisteminden, önermelerinin dil-mantık yapısına, madde numaralarına, suçların tanımına kadar, sayılamayacak bir çok konuda, yürürlükten kaldırdığı Türk Ceza Kanunundan farklıdır.
    Gerçekten, kanun; cürüm ve kabahat ayırımını kaldırmış; ceza hukukunun genel hükümlerini geçerli bir kritere uymadan kafasına göre biçimlendirmiş; alışılagelen birçok kavramı ve tanımı değiştirmiş; ceza hukuku özel hükümleri, yani suçları alışılandan farklı bir tasnife tabi tutmuş; birçok suçun herkesçe bilinen tanımını değiştirmiş; böylece, Türkiye Cumhuriyeti ile birlikte doğan ve oluşan seksen yıllık ceza hukuku doktrinini ve uygulamasını, hiçbir geçerli neden göstermeden, bilinçli bir biçimde göz ardı etmiştir.
    Kanun, iddialı olmasına rağmen, başından sonuna kadar ciddi hatalarla doludur. Bunun açık kanıtı, ör., 1, 2, 3, 22, 23, 28, 31, 32, 34, 36, 40, 42, 53, 61, 92 ( ve 91 ), 102, 127 ( ve 125 ), 147, 219/4, 267, 302, 309, vs. maddeleri hükümleridir.
    Üstelik, kanun, 3. maddesi hükmüne rağmen, tek başına, genel yapısı bakımından, “demokratik, laik sosyal bir hukuk devletin “ değil, totaliter bir devletin ceza kanunu görünümündedir. Kanunun hakimin takdirine fazlaca yer vermesi, faal nedametin çoğu kez cezasızlık nedeni sayılması, cezayı azaltan ve kaldıran nedenlerin bolluğu, kısa süreli hürriyeti bağlayıcı cezaların başka tedbirlere tahvili vs. hususları aldatıcıdır. İşin gerçeği, geçerli bir esasa dayanmayan bu tür bir düzenleme, hukukta istikrar ilkesini, ciddi bir biçimde tehlikeye sokmaktadır.
    Gerekçesinde belirttiği gibi, birçok ülkenin ceza kanundan birçok hüküm almış olmakla birlikte, kanun., ne bir “kodifikasyon “, ne de bir “ resepsiyon “ olarak nitelendirilebilir. Kodifikasyon değildir, çünkü ülkemizdeki hukuk uygulaması ve doktrini ciddi bir biçimde göz ardı edilmiştir, hiçe sayılmıştır. Resepsiyon değildir, çünkü kanunun bu çağı kavrayan bir felsefesi yoktur. Kanun, tabiri caizse öksüz kızın çeyizi veya parça bohçasıdır.
    Kısacası güzel bazı hükümlere seyrek de olsa rastlanmakla birlikte, Kanun., uygar uluslarda görülmeyen, yalın olmaktan uzak, alabildiğine çok dil yanlışı içeren, aklilikten yoksun, fazlaca irrasyonel unsurlar taşıyan sistemsiz, kendini basitlikten kurtaramamış bir ceza kanunudur.
    Ancak, bugün, kanunun yürürlüktedir.
    Böyle olunca, artık kanuna kötü demek şansımız yoktur. Bugün, kanuna kötü demek, yanlışlarını ortaya koymak, fazla bir marifet değildir, Kanun, bu anda karakollarda, Cumhuriyet savcılıklarında, avukatlık bürolarında, mahkemelerde uygulanmaktadır. Kanun, ülkede, ülke dışında, her yerde ve herkese uygulanmaktadır. Kısacası cezalandırma hakkının hamili Devlet yanında herkes bu kanunun muhatabıdır.
    Öyleyse, bugün, marifet, olabildiğince geçmişi bir tarafa atmadan, kanunu anlamak, uygulama yol ve yöntemlerini ortaya koymak; kısacası, bir benzetmeyle, “ kötü suyu “ içilecek hale getirmektir. Kiminin dediği özdeyiş bugün gerçekleşmiştir: Kötü kanunlar iyi uygulamacılar elinde iyi kanunlar olurlar. Bizce, şimdi, ceza hukukçusuna düşen ödev budur.
    Bu cümleden olarak, kanunu anlamak demek, tarihi kanun koyucunun, kanunun hazırlık çalışmalarında ve gerekçesinde yer alan ne olduğu belirsiz iradesinden bağımsız olarak, ceza kanunun iradesini ortaya çıkarmak, onun kapsamını ve sınırlarını belirlemek demektir. Kanunun iradesini bulup ortaya çıkarmak, kapsamını ve sınırlarını belirlemek, hukukçunun işi olarak, hukukçuya kimliğini kazandıran yorum faaliyetinde, yorumda ifadesini bulunmaktır.
    Gerçekten, daha önce de belirtildiği üzere, hukuk mesleği, ister kuramcılık, isterse uygulamacılık biçiminde olsun, hukuk kurallarını yorumlamak, hukuk kurumlarını oluşturmak, içinde bulunulan tarihi kesitte bunları topluca kabul edilebilir aklî bir sisteme kavuşturmak ve böylece içinde yaşanan normatif düzenin bir künhüne varmak sanatıdır. Bu durumda, madem kanunları yorumlamadan uygulamak mümkün değildir, ceza hukukçuları, iyi veya kötü, kanunu yorumlamak zorundadır. Zaten, hukukçu kimliğini korumak istiyorsak, salt yanlışı görmek dışında, tarihi kanun koyucunun iradesine bakmaksızın, mesleğin gereğini yerine getirmekten başka bir seçenek de bulunmamaktadır.
    Öyleyse, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu yorumlarken, açıkçası kanun uygulanabilir kılınırken, izlenebilecek yol ve yöntem ne olmalıdır?
    Artık, tartışılacak mesele budur.

    3.Kanunun yorumunda gerekçelerden, komisyonlarda ve TBMM Genel Kurulunda yapılan tartışmalardan, vs. yararlanmak imkanı pek fazla bulunmamaktadır
    Ceza Kanununun bir genel gerekçesi yoktur.
    Kanunun 1. maddesi hükmü ve gerekçesi genel gerekçe yerine geçmez. Üstelik, söz konusu gerekçe, belli bir anlamdan da yoksundur. Bu durumda, kanunun bir “varlık felsefesi” bulunmamaktadır. Kanunun bütününden de kanunun ana fikrini ortaya çıkarmak mümkün bulunmamaktadır. Kısacası, kanunun, muteber ceza hukuku okullarını yansıtan bir kimliği bulunmamaktadır. Kimliksizlik, kanunu yorumlamada, ciddi bir özür oluşturmaktadır.
    Ancak, kanunlar Anayasaya uygun olmak zorunda olduğundan, sistematik yorumun gereği olarak, Ceza Kanununun yorumunda vazgeçilmesi mümkün olmayan temel ilke, zorunlu yorum kuralı, Anayasanın 1.,2. ve 3. maddeleri hükmü ve Anayasanın 2. maddesinin göndermede bulunduğu, 1954 yılından buyana ülkede yürürlükte bulunan, AİHS’ in temel insan haklarına ilişkin hükümleridir. Böyle olunca, Ceza Kanununun un var oluş felsefesi, ana fikri, Anayasanın ve göndermede bulunduğu AİHS’ in belirtilen hükümlerinin “ açılımı “ olmaktadır. Bu demektir ki, Ceza Kanun, kimsenin sözüne ve maksadına göre değil, ama, son tahlilde, Anayasanın ve AİHS’ in sözüne ve özüne uygun bir biçimde yorumlanmak zorundadır.
    Kanunun münferit maddelerinin yorumunda, çoğu kez madde gerekçelerinden yararlanmak imkanı bulunmamaktadır, çünkü birçok maddenin gerekçesi, ya yanlıştır, ya da yetersizdir. Örnek verecek olursak: 1., 3., 22., 23., 87., 99., vs. maddelerin kendileri ve gerekçeleri muteber ceza hukuku doktrinleri karşısında yanlıştır. 28. maddesi hükmü “cebri” ifade etmede hataya düşmüştür, gerekçesi eksiktir, yetersizdir, hükmü açıklamak konusunda anlamdan yoksundur. 24. madde gerekçesinde “.. emri yerine getiren açısından bir hukuka uygunluk nedeni değil bir sorumsuzluk nedeni söz konusudur “ ifadesine yer verilmiştir. Bu ifade yanlıştır. Ceza hukukunda hukuka, uygunluk nedenleri, mazeret nedenleri, isnat yeteneğini kaldıran ve azaltan nedenler ve cezalandırılabilme şartları adında kurumlar vardır ama, “ sorumsuzluk nedeni ” biçiminde ceza sorumluluğunu etkileyen bir ceza hukuku kurumu mevcut bulunmamaktadır.
    Gene, kanun, isnat yeteneğini kaldıran ve azaltan nedenlere 31. ve devamındaki maddelerde yer vermiş, 37. maddede doktrinde ve uygulamada uzun bir süreden bu yana kullanılan “isnat yeteneği “ terimi, “ kusur yeteneği “ terimiyle değiştirmiş ve kusur yeteneğini “ fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama… veya… davranışlarını yönlendirme yeteneği “ olarak tanımlamıştır. Kusur yeteneği gerekçelerde de bu biçimde tanımlanmıştır. Terim tartışmasını bir yana, isnat yeteneğinin tanımı yanlıştır, çünkü geçerli doktrinde isnat yeteneği genel olarak “ anlama ve isteme yeteneği “ olarak tanımlanmaktadır. Bu tanımda, ötekinden farlı olarak, bir seçeneklilik yoktur.
    Öte yandan, “ fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını bilmesi “ tanımı da yanlıştır. Doktrinde, bu, failin fiilinin sosyal olmadığını, yani başkaları bakımından zararlı veya tehlikeli olduğunu bilmesi olarak anlaşılmaktadır.
    Gene, 92. ve 147. maddelerde yer alan “ Zorunluluk hali “ hem cezayı azaltan bir neden, hem de hukuka uygunluk nedenidir ve buna hakim karar verecektir. Bir şeyin aynı anda iki şey olması mümkün değildir. Bir neden, ya hukuka uygunluk nedenidir, ya da cezayı azaltan bir nedendir, dolayısıyla aynı anda hem hukuka uygunluk nedeni hem de cezayı azaltan bir neden olamaz. Ayrıca, bir nedenin, hakimin takdirine bağlı olarak, yerinde cezayı azaltan bir neden sayılması, yerinde hukuka uygunluk veya mazeret nedeni olarak suçu ortadan kaldıran bir neden sayılması, açıkça kanunilik ilkesi ile çelişmektedir.
    Örnekler, tahmin edilenden çoktur, çoğaltılabilir. Aynı hastalık kanunun özel hükümlerinde de vardır. Tespitler doğruysa, bundan çıkan sonuç, geçerli başka bir kaynağa gidilmediğinde, kanunun bizzat birçok maddesi hükmünün ve madde gerekçelerinin, yorumunda, “ yorum vasıtası “ olarak hiçbir işe yaramadığıdır.
    O halde, kanunun yorumunda, madem yorum vasıtası olarak hazırlık ve komisyon çalışmalarından, genel kurul görüşmelerinden yararlanmak imkanı yoktur, bunların dışında kalan geçerli başka bir yol ve yöntem bulmak zorunlu olmaktadır.
    Bizce , bu yol ve yöntem, Cumhuriyetle başlayarak bugüne kadar oluşmuş olan geçerli ceza hukuku bilimi ve mahkemelerin bu bilim doğrultusunda biçimlenmiş bulunan uygulamalarıdır.

    4.Kanunun yorumunda geçerli ceza hukuku biliminden ve mahkemelerin günümüze kadar gelen uygulamalarından yararlanmak
    Belirtilen olumsuzluklar karşısında, Ceza Kanununun yorumunda, dil yanlışlarının, bilgi eksiklikleri ve yanlışlarının giderilmesinin, Aydınlanma çağı sonrasında oluşan ceza hukuku kurumlarının niteliklerine uymayan düzenlemelerin düzeltilmesinin, dolayısıyla kanunun iradesinin doğru olarak algılanmasının, kapsamının ve sınırlarının belirlenmesinin tek bir yolu kalmaktadır. Bizce, bu, Türk Hukuk Devriminden bu yana ülkemizde oluşmuş bulunan hukuk bilimine, kanunla açıkça çatışmadığı ve karşılığı olduğu sürece ( ör. m. 23, 40, 36, 96, 278, 302, vs ) 765 sayılı Türk Ceza Kanunu temelinde oluşmuş bulunan mahkeme kararlarına, uygulamaya gitmektir.
    Ülkemizde hukuk bilimi ve uygulaması Cumhuriyetini eseridir.
    Bunun somut kanıtı, Ankara Hukuk Mektebidir. Bu eğitim kurumu “ Cumhuriyetin müeyyidesi olmak için “ kurulmuştur. Öyleyse, hala bugün, Cumhuriyetin müeyyidesi, Cumhuriyetle birlikte oluşan hukuk bilimi ve onun oluşturduğu içtihat külliyatıdır. Böyle olunca, Ceza Kanununun yorumunda başvurulabilecek geçerli yorum vasıtası, 765 sayılı Türk Ceza Kanunu esas olmak üzere biçimlenmiş olan Türk Ceza Hukuku Bilimi ve bunun doğrultusunda oluşmuş bulunan Yargıtay içtihadlarıdır. Burada, aksini düşünmek, ülkenin görkemli hukuk geçmişini, tarihin çöplüğüne atmak olur. Aydınlanma çağının bize özgü, özgün Cumhuriyet hukuku, herhalde tarihin çöplüğüne atılacak kadar değersiz değildir.
    Gerçekten, kanunun yorumu bağlamında, ör., suça iştiraki düzenleyen hükümlere ve gerekçelerine bakıldığında, vardığımız bu sonucun çok doğru olduğu görülür. Elbette, kanun koyucular tercih yapabilirler. Kanun koyucu bir tercih yapmış, ör., suça iştiraki, yeni kanunda eski kanundan farklı bir biçimde düzenlemiştir. Bunda bir çelişki yoktur. Bir örnek olarak belirtmek gerekirse, İtalyan Rocco Kanununun suça iştiraki düzenlemesi de, İtalyan Zanardelli Kanununun düzenlemesinden farklıdır.
    Ancak, burada, ortaya çıkan çelişki, “ tercihte “ değil, tersine düzenlemededir. Düzenleme yanlış, gerekçe tümden geçersizdir. Suça iştirakin sorunları dün de bugün de hep aynı olmuştur; temelde değişen bir şey yoktur. Bunlar, kısaca, iştirak iradesi, kusur, teşebbüs derecesinde kastedilen suçun işlenmesi, nedensel katkı, vazgeçme ve iştirak iradesinden sapma olması halinde ne yapılacağı meselesi olmaktadır. Gerçekten, suça iştirak düzenlenirken, esas alınacak olan değer, failin iştirak iradesi ve suç kastımı dır, failin suça nedensel katkısı mı, yoksa her ikisi midir ? Yeni ceza kanunları, ör., İtalyan Rocco Kanunu, iştirak iradesi ve failin kastını esas almakta, ama nedensel katkıyı tümden göz ardı etmemektedir. Kanunun yaptığı tercih ve düzenleme özünde doğrudur.
    Oysa, Kanun, 37. maddesinde, iştirake ilişkin sorunları çözmemiş, tersine anlaşılması zor sorunlar yaratmıştır. Kanun “ Suçun kanuni tanımında yer alan fiili birlikte gerçekleştirmekten “ söz etmektedir. Bir kere, Kanun, birçok suçta, fiilin ne olduğunu söylememiş, bunun yerine fiili, içini yorumcunun dolduracağı bir “ durum “ veya bir “neticenin meydana gelmesi “ olarak ifade etmiştir. Örneğin. 96. maddede öngörülen suçta “..eziyet çekmesine yol açan davranış.. “ bir durumu, 86. maddede öngörülen suçta “..vücuduna acı verme veya sağlığını ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olma…“ bir neticeyi ifade etmektedir. Böyle olunca, 37. maddede yer alan “fiil “ terimi yanlış olmaktadır. Bunun doğrusu, “suç“ tur, çünkü fiile değil, suça iştirak edilmektedir.[1] İtalyan Ceza Kanunun çözümü ( m. 110 ) bizi doğrulamaktadır.[2] Öte yandan, ör., yaralama suçunda, bir kişi tutar öteki kişi döverse veya ırza geçme suçunda bir kişi tutar öteki kişi ırza geçerse , tutma fiili bu suçların kanuni tanımında yer alan bir fiil değildir. Bu durumda, mağduru tutan ortağın, iştirak ettiği suçta sorumluluğu ne olacaktır ? Kanundaki mevcut düzenleme karşısında, bu kişi her halde “ yardım etmekten “ sorumlu olacaktır. Gerçekten, inatla “ceza adaletinden” söz eden gerekçe karşısında, acaba bu çözüm adil sayılacak mıdır, buna evet demek, pek mümkün değildir. Zaten gerekçenin kendisi de bu durumu adil saymamaktadır, çünkü “ suçun işlenişi üzerinde ortak hakimiyet kurmaktan “ söz etmektedir. Acaba, burada, suçun işlenişi üzerinde ortak hakimiyet yoktur mu diyeceğiz ? Eğer böyle diyeceksek, bu kişilerin tutma fiili, “ … suçun kanuni tanımında yer alan fiil … “ ile nasıl bağdaştırılabilecektir ? Gerçekten, neresinden bakılırsa bakılsın, ne kadar iyi niyetli olunursa olunsun, kanunun suça iştiraki düzenlemesinin doğurduğu sorular cevapsız kalmaktadır.
    Öte yandan, “ ortak hakimiyet “ sözü, suça iştirakte, nedensel katkıyı değil de, başka neyi ifade etmiş olabilir ? Böyle olunca, birden çok iradenin ve birden çok nedenin katılması ile oluşan iştirak halinde işlenmiş olan bir suçta, nedensel katkıyı “ ortak hakimiyet “ sözüyle ifade etmek, herhalde bir marifet olmamaktadır. Gerçekten, buradaki tartışma, suça iştirakte, nedensel katkının, bir derecelendirilmenin konusu olup olmaması sorunudur. Hala, bugün, suça iştirakte “ sebep ”, “ vesile ” tartışması ortadan kalkmış değildir. Zanardelli Kanunu iştirakte nedensel katkının derecelendirilebileceğini kabul etmiş, suça iştiraki buna göre düzenlemiştir. Buna karşılık, Rocco Kanunu, suça iştiraki düzenlerken, nedensel katkıyı göz önüne alarak bir derecelendirme yapmamış, kusur esas olmak üzere iştiraki düzenlemiş, ancak nedensel katkının “ suçun hazırlanmasında veya işlenmesinde çok az önem ifade ettiği hallerde “ cezanın hakim tarafından azaltılabileceğini hükme bağlamıştır.[3] Oysa, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu, aslında, faillik, azmettirme, yardım etme biçiminde bir ayırım yaparak, ismini söylemeden, nedensel katkıyı göz önüne almış olmasına rağmen, “ ortak hakimiyet “ gibi kesin ne anlama geldiği belli olmayan bir kavrama sığınarak, suça iştirakte nedensel katkının değeri konusunda temel bir hataya düşmüş, dolayısıyla iddiasının aksine, hiç de adil olmayan bir çözüme neden olmuştur.
    Kanun, 40. maddesinde, “ Bağlılık kuralı “ adında bir kural icat etmiştir. Maddenin 1. fıkrasının 1. cümlesini anlayana aşk olsun !.. Bununla, herhalde, taksirli suçlarda iştirakin mümkün olmadığına işaret edilmek istenmiştir.[4] Ayrıca, kanunun bu hükmü, 3. fıkra hükmüyle çelişmektedir. Bu fıkra hükmü varken, ötekine gerek olmadığını sanıyoruz. Kanun, bizce, “ Bağlılık kuralı “kavramı ile, kötü bir biçimde, suça iştirakin bir kısım şartlarını düzenlemek istemiş, ancak başarılı olamamıştır.
    Sadece bir örnek olarak sunulan suça iştirakte ortaya çıkan söz konusu bu çıkmazlar karşısında, çözümler için, keyfilik batağına düşülmek istenmiyorsa, bugüne kadar oluşmuş bulunan geçerli doktrine ve uygulamaya gitmekten başka bir çare bulunmamaktadır. Gerçekten, Kanunun salt “sözüne “ ve gerekçesine itibar edildiğinde, büyük hatalara düşülebileceğinden kuşku duymamak elde değildir. O nedenledir ki, burada, 765 sayılı Türk Ceza Kanununun doğurduğu doktrin ve uygulama esas alınarak “ amaçsal yoruma “ gitmek bir zorunluluktur.
    Ancak, kanun, suça iştirakte, eski doktrin ve uygulama ile tüm ilişkilerini koparmış bulunmaktadır. Bu, sıkıntılar yaratacaktır, çünkü kim olursa olsun, kanunu yorumlayanın normda ifadesini bulan iradeye aykırı bir biçiminde davranma erki yoktur. Böyle olunca, burada, eski doktrinden ve uygulamadan, ancak kanun izin verdiği kadar yararlanmak imkanı bulunmaktadır.
    Geçmişte kökü olmayan yeni düzenlemelere gelince, bunlar bakımından, kuşkusuz geçmiş doktrinlere ve uygulamalara gitmek imkanı mevcut bulunmamaktadır. Bunların yorumunda, halkın özdeyişi ile, göç yolda düzelecektir.
    İster geçmişte kökü bulunsun, ister bulunmasın, belirtilen çıkmazları karşısında, kanunu yorumlarken, doğru yolu gösterecek kılavuz, üzerinde tartışmalar sürmekle birlikte herhalde “suçun hukuki konusu “ veya “ normun ratiosu “ kriteri olacaktır.

    5.Kanunun yorumunda “suçun hukuki konusu” veya “normun ratiosu “ kriteri
    Daha önce belirtildiği üzere, doğada ne suç, ne de ceza vardır . Suç ve ceza topluma hastır. Hukuk düzenimizde, suç ve ceza, kanunun eseridir. Suçun ve cezanın belirlenmesi, kapsamının ve sınırlarının ortaya konması, ancak ona vücut veren kanunun yorumu ile mümkün olur.
    Kanunun yorumu, yoruma esas olacak geçerli bir başlangıç noktasının bulunmasını zorunlu kılmaktadır. Doktrinde, söz konusu bu geçerli başlangıç noktasının, “suçun hukuki konusu “veya “ normun ratiosu “ kriterinin olduğu ileri sürülmüştür.
    Suçun hukuki konusu, suç ile ihlal edilen ve ceza ile korunan hukuki değer veya menfaattir. Gerçekten, her suç hukuki bir değer veya menfaatin ihlalidir. Bu anlamda, hukuki konusu olmayan suç yoktur. Böyle olunca, suç ve ceza koyan münferit her bir normun yorumunda mutlaka suçun hukuki konusunu tespitle işe başlamak gerekmektedir. Esasen, suçun hukuki konusu, sadece suç ve ceza koyan normların yorumunda değil, aynı zamanda suçların tasnifinde de işe yaramaktadır. Tasnif, yorum kolaylığı sağlar.
    Ceza Kanunu, birçok yeni suç yaratmış ( ör. m. 83, 90, 96, 184, 278, vs. ), bir kısım suçları başka bir kısım suçlarla birleştirmiş ( ör., m.125, vs. ), birçok suçun alışılagelen tanımları değiştirilmiştir ( ör. m. 94, 95, 98, 141, vs.) .
    Bu durum, özellikle yeni konulan suçlarda, iç içe geçen ve tanımları değiştirilen suçlarda, kanunun suç saydığı beşeri fiilin kapsamının ve sınırlarının belirlenmesinde, yani kanunun yorumunda, önce suçun hukuki konusunun bulunmasını ve yoruma buradan başlanmasını zorunlu kılmıştır.
    Kuşkusuz kanunun hazırlık çalışmalarının ve madde gerekçelerin işe yaramadığı hallerde, her suç bakımından, suç ile ihlal edilen ve ceza ile korunan hukuki değer veya menfaat, bizzat kanunun hükmünden ve hükmün kanunun sistemi içindeki yerinden çıkarılacaktır. Örneğin, önceden, din hürriyetine karşı suçlardan olan birçok suç, bu kez şerefe karşı suçlar ve mala karşı suçlar arasında yer almış bulunmaktadır. Memura hakaret suçu hakaret suçunu ağırlatan bir neden haline getirilmiştir. Organ ve doku ticareti suçunda, öncede belirtildiği üzere, suçun faili ile mağduru birleştirilmiştir. Tabii, örnekler çoğaltılabilir.
    Tüm bu suçlarda, keyfilikten kaçınmak isteniyorsa, Kanunun yorumu, suç ile ihlal edilen ve ceza ile korunan hukuki değer veya menfaatin bulunması ile mümkün olabilir. Bu, bir yandan “şerhi “ aşmamızı sağlarken, öte yandan “sistemi “ anlamamızı sağlayarak, kanun hükmünde ifadesini bulan iradenin kapsamını ve sınırlarını belirlememize, dolayısıyla kanunu doğru anlamamıza yardım eder.
    Öte yandan, ceza kanununun genel hükümleri söz konusu olduğunda, kanunun yorumunda göz önüne alınabilecek olan esas, herhalde normun ratiosu kriteridir.
    Normun ratiosundan maksat, bir fiili suç sayarken kanunun veya kanun koyucunun gütmüş olduğu amaç veya hükmün konuluş amacı anlaşılmaktadır. Daha önce belirtildiği üzere, madem her norm bir irade tezahürüdür, iradenin, dolayısıyla normun kendisi ile belirlendiği bir amacı bulunmaktadır. Amaçsız bir norm düşünülemez.
    Böyle olunca, kim olursa olsun, yorum yapanın görevi, en başta kanun koyucunun normda ifadesini bulan o normu koymadaki amacını saptamaktır. Ancak normun amacı saptandığındadır ki, kanunu yorumlarken, keyfi olmayan bir taban tespit edilmiş olacaktır. Gerçekten, ör., suç ve cezanın kanuniliği, suça teşebbüs, iştirak, vs’nin niçin konulduğu bilmezse, bunları düzenleyen hükümlerin amacı keşfedilemezse, yapılacak yorum keyfi olur. Bu, hukukta istikrar ilkesini zedeler.
    Öyleyse, Ceza hukukunun genel hükümlerini yorumlarken, normun amacına ulaşmada, açıkça aykırı olmadıkça, geçmişte oluşmuş bulunan doktrin ve içtihattan yararlanmak, birçok hükümde ve gerekçesinde yer alan yanlışlıklardan ve eksikliklerden kurtulmaya yardımcı olacak, dolayısıyla tutarlı yeni bir doktrin ve uygulamanın oluşmasına katkıda bulunacaktır. Gerçekten, bu bakış açısından, Kanunun, ör., 1., 3. maddeleri değerlendirildiğinde, bu maddeler hükmünün, yerinin bura olmadığı, Anayasa olduğu, zaten orada da mevcut bulunduğu, dolayısıyla kanunun uygulanması ile hiçbir ilişkisinin bulunmadığı, hükmün muhatabının hakim değil kanun koyucu olduğu kolayca anlaşılacaktır. Gene, bu yol izlendiğinde, kusurluluk, isnat yeteneği, teşebbüs, iştirak, vs., tüm ceza hukuku kurumlarında göze çarpan yanlışların, çarpıklıkların, uyumsuzlukların giderilmesi mümkün olacaktır. Ayrıca, ör., tecil, cezalar, emniyet tedbirleri, vs. gibi yeni düzenlemeleri anlamamızda ve sorunlarını çözmemizde bu yolu izlemek, bizi keyfilikten uzak, doğru algılamalara götürecektir.
    Böyle olunca, Kanunun yorumunda, suçun hukuki konusu ve normun ratiosu kriterlerini, ülkemizde Cumhuriyet ile birlikte oluşan hukuk biliminin gerekleri ile barışık, keyfilikten uzak, istikrarlı bir yeni içtihat külliyatının oluşmasına; içinde bulunduğumuz toplumsal-tarihi kesitte, geçmişle olan bağların koparılmamasına katkıda bulunacaktır.

    6. Yorumda sınır, düzeltici yorum yasağı
    İster daraltıcı ister genişletici isterse ilerletici yorumda bulunulsun, yorum, daima yorumlanmakta olan hükümle sınırlıdır. Kanun, kıyası yasaklamıştır. Böyle olunca, düşünce, dil ve mantık hataları taşıyan hükümlerin yorumunda, yorumun sınırı, hükmün kendisidir.
    Ceza hukukunda düzeltici yorum mümkün değildir.
    Bu, kanunu uygulanmaz kılan veya kanunun iradesi yerine yorumcu kişinin iradesini koyan bir yorumun imkansız olması demektir. Kanunda rastlanan yanlışlar, çelişkiler ve eksiklikler elbette giderilmelidir. Ancak, düzeltme, sadece kanun hükmünün uygulanmasını sağlamaya matuf olmalıdır. İster akademisyen isterse uygulamacı olsun, yorumcunun kanunu düzeltmek şeklinde bir yetkisi bulunmamaktadır. Yorumcu kişi, sadece eksiklikleri, yanlışlıkları ve çelişkileri göstermekle yükümlüdür.
    Böyle olunca, ör., 2. maddede yer alan “milliyet” “milli köken”, 6. maddede “ suçun temel şekli “, 22.maddede taksirin tanımı, gene bu maddede yer alan “ failin kişisel …durumu” , 23, 87/4, 99/2 ve 3. maddeleri hükmünün birlikte nasıl uygulanacağı meselesi, 37. maddede “ kanuni tanımda yer alan fiili birlikte işlemek “ vs. yanlışları, kanunun uygulanmasını sağlayacak bir biçimde yorumlanmalıdır.
    Hukuk düzenimizde, düzeltici yorum, mümkün değildir.
    Hakim yanlışı ortaya koyar, düzeltemez.
    Düzeltme erki kanun koyucunundur.
    Burada sadece birkaç örnek verilmiştir. Kanun, yanlışlar ve eksiklikler ile doludur. Hakimin görevi bunları ortaya çıkarmak, kanun koyucunun dikkatini çekmektir. Kanun koyucu uygulamaya kayıtsız kalamaz.

    7. Anayasaya aykırılık
    Kanunun bazı hükümleri bizce Anayasaya aykırıdır.
    Özellikle uygulamacılar, önlerine gelen meselelerde, anayasaya aykırılık durumunu göz ardı etmemelidirler. Kanunu uygulanabilir kılmak uygulamacının görevidir.
    Bu bağlamda olmak üzere, biz, Kanunun ör., 1., 20/2., 83., 127., 128., 166., 276., 278., 284., 285/4., 288, 302., 309., 311/2. vs. maddeleri hükmünün, Anayasanın 2, 36, 38, vs. maddeleri hükmüne, çeşitli yönlerden aykırı olduğunu düşünüyoruz.
    Gerçekten, Kanunda, ne ceza kanununun amacı, ne de kalkışma suçları (302/2, 309/2, 311/2, 312/2 ) doğru algılanmıştır.
    Kanunun “ Ceza kanununun amacı hükmü, “ polis veya Jandarma devleti “ ceza hukukunu akla getirmektedir. Demokratik-liberal devlet ceza hukukları sadece “ kurulu düzeni “ korumakla kalmaz, ayrıca o düzenin değişmesini ve gelişmesini sağlamaya çalışır. Kaldı ki, Kanun, kurulu düzeni yeterince korumuş da değildir.
    Kalkışma suçlarında, suçu oluşturan fiiller, iki kez cezalandırılmaktadır. Bu suçların özelliği, kanunun suç saydığı başka fiillerin, ör., adam öldürme, yol kesme, banka soyma, vs. fiillerinin bu suçların maddi unsurunu oluşturmasıdır. Böyle olunca, düzenleme, cezanın oranlılığı ilkesini ihlal etmiş olmaktadır. Eğer söz konusu düzenlemelerden kalkışma suçlarının maddi unsurunu oluşturan suçların dışında kalan diğer suçlar anlaşılırsa, zaten bu durumda, böyle bir hükme, mantıksal olarak gerek bulunmamaktadır. Tabii, söz konusu hükmü bu biçimde anlarsak, elbette hüküm anayasaya aykırı olmaz ama, gene yanlış olur, çünkü kanun, bir yurttaşlık bilgisi kitabı değildir.
    Öte yandan, ör., daha önce istisna olarak getirilen bazı suçları ihbar yükümlülüğü, Kanunda ( m. 278 ) istisna olmaktan çıkarılmış, kural haline getirilmiştir. Herkese böyle bir görev yüklemek, Anayasaya ( m. 38 ) aykırıdır. Bu hüküm, herkesi herkesin muhbiri kılar. Kaldı ki ahlaki de değildir.



    DİPNOTLAR:
    (1) Bilindiği üzere, 765 sayılı Türk Ceza Kanunu , bunu, ..” bir cürüm veya kabahatin icrasına iştirak etmek..” olarak tanımlamış ve ”fiili irtikap eden “ ile” doğrudan doğruya beraber işleyeni “ suça nedensel katkıları bakımından eş değerde görmüştür. YCK”unda kabahatler yoktur. Ancak, suça iştiraki ifade eden kalıbın, yani “ bir cürmün icrasına iştirak etmek “ doğru ifadesinin niçin terkedilmiş olduğunu gerekçeden çıkarmak mümkün olamamaktadır. Bu, tek kelimeyle, kanun koyucunun keyfi davrandığını göstermektedir.
    (2) Quando piu persone concorrono nel medesimo reato, ciascuna di essa soggiace alla pena stabilita, salve le disposizioni delgi articoli seguenti ( Birçok kişi aynı suça iştirak ettiğinde, bunlardan her biri, aşağıdaki maddelerde yer alan hükümler saklı kalmak kaydı ile, o suç için öngörülmüş olan cezaya çarptırılır ).
    (3) Madde 114. Circostanze attenuanti- Il giudice qualora ritenga che l’opera prestata da talune dele persone che sono concorse nel reato a norma del articoli 110 e 113 abbia avuto minima importanza nella preparazione o nell’ esecuzione del reato, puo’ diminuire la pena.
    (4) Taksirli suçlarda iştirakin mümkün olup olmadığı hususu doktrinde tartışmalıdır. Bkz. ör., Antolisei, Age., s. 585 vd.; Manzini, İstituzioni di diritto penale italiano, Padova 1958, s. 151; Mantovani, Age., s. 474 vd. İCK., 113. maddesinde “ coperazione nel delitto colposo “ madde başlığı altında, birçok kimsenin birlikte taksirli bir suç işlemesi halini düzenlemektedir.
     

Bu Sayfayı Paylaş