19.yy batıya gönderilen türk ressamlar

'Frmartuklu Soru-Cevap Bölümü' forumunda Kayıtsız Üye tarafından 5 Aralık 2010 tarihinde açılan konu

  1. Sponsorlu Bağlantılar
    19.yy batıya gönderilen türk ressamlar konusu 19.yy batıya gönderilen türk ressamlar

    slm bu konuda yardımcı olablrmsnz
     
  2. DeMSaL

    DeMSaL Özel Üye

    19. Yüzyıl TÜRK RESMİ

    Türk resim sanatının 19. yy’da gelişmesi , Batıdan alınan yöntem ve biçim etkilerinin yoğunlaşmasına paralel bir olgudur. Aslında batı etkileri Türkiye’de 17-18 yy’larda egemen olmam yollarını araştırmıştı. Bu alışverişin en yoğun olduğu çağ 19.yy’ dır. Bu yüzyılda Batılı sanatçılar İstanbul da yaşama ve çalışma şartlarını yarattılar, levanten adı verilen yarı batılı bir zümre sanat zevkini belirlemeye çalıştı.
    Bu yüzyılda resim sanatımızda baş gösteren büyük değişim, yalnızca Batı etkilerinin belirlediği bir olgu değildir. İşin aslı Türk resminin kendine has gelişmesi içinde Batı ikinci dereceden yan bir etken olarak kalmıştır. Şayet Türk resminin geleneksel doğacı ve gerçekçi eğilimleriyle şematik biçim oluşumları arasındaki ikiliksel bağ hesap edilirse, bu yüzyıl ancak bu dengenin nesnel bir dışa yönelişe doğru değişmesi ve bunda Batının da belli bir rol oynayışı diye açıklanabilir. Bu değişim asla geleneksel Türk resminin yıkılarak, bunun yerine Batı modeli bir resim sanatının yer aldığı anlam teşkil etmez. Türk resminin sonraki gelişmesi de ancak aynı yolda bir açıklamaya ihtiyaç gösterir. Türk resminin 19. yy’dan bu yana batılılaştığı yargısı tümüyle yanlıştır. Batı resminin 19. yy’daki değişimi de bir bakıma bundan fazlasıyla farklı değildir. Batı resminin 19. Yy. içindedeki değişimlerinde de Avrupa dışı sanatlar büyük rol oynamışlardır. Fakat Batı bu değişmeyi yine de kendi gelişme sınırları içinde gerçekleştirmiştir.
    Sanatta Batılılaşma sürecinde resim ve heykel sanatımızdaki değişimin bir aynısı gösterilemez. Bu alanlarda veya bir başka deyimle nakış ve oymacılıktaki değişim bir evrim niteliğindedir. Resim sanatımızda müziğimizde halâ süren ikiliğe benzer bir gelişme söz konusu değildir. Batıya has resim ( peinture ) anlayışı, geleneksel resmimizin ( minyatür) yerini nasıl aldı? Bu Osmanlı Türk toplumunun tarihine koşut, enteresan bir inceleme konusudur. Şüphesiz ki evrilme tarihin derinliklerinde başlayan ve bugüne dek sıralanmış süreçlerin bir sonucudur.
    Osmanlı toplumu üzerinde Avrupa kültürünün etkileri devletin ilk yıllarından bu yana hep vardı.İlerleme, yükselme dönemlerinde bu ,ticaret ve savaşlarla karşılıklı alışveriş şeklinde görülür.Batıya ait tekil kültür ögelerinin Osmanlı toplumuna bilinçlice Türklere aktarılması 18. yy’da baş gösterir. Osmanlının Avrupa ya karşı tutucu tavrının değişmesinde bir takım tekil kültür. Ögelerinin aktarılmasının hazırlayıcı işlevi olmuşsa bile, asıl temel sebep 16. yy. sonunda toprak düzeninin değişikliği ile Osmanlı toplum yapısında baş gösteren çözülme unutulmamalı. Bilinçlice yapılan aktarmacılığın başlangıcı da ilk büyük yenilgilerin acısının en çok yakından duyulduğu lâle devridir. Bu devrile başlayan bilinçli aktarmacılık akımı yüzyıl süresince arada bir duraklamalar geçirse de sürüp gidecektir. Artık Osmanlı toplumuyla Avrupa arasında duygusal engel eskisi kadar dirençli görünmez. Avrupa yapımı nesne ve sanat yapıtları da ülkeye girmeye başlar. Avrupa ya öykünme eğilimi saray ve varlıklı aileler arasında güç kazanır. Giyim kuşam, ev döşemesi ve takılarda bu daha belirgindir. İstanbul a yabancı ressamlar gelmekte. Kimisi İstanbul’a yerleşen 1567 de kurulup kapatılan basımevini, 1727 de İbrahim Müteferrikanın Sait
    Efendiyle tefsir, hadis, fıkıh ve kelâm tâbetmemek şartıyla kurmalarına müsaade edilen yeni kültür ilişkileri Osmanlı resminde de değişimler oluşturdu. İstanbul’daki batılı ressamların çalışmaları Osmanlı Türk beğenisini etkilemiştir. Mustafa Çelebi ; Süleyman Çelebi, Selimiyeli Reşit, Abdullah Buhari ve Levni gibi Türk ressamları yine de sanatlarını geleneksel yönde devam ettiriyorlardı. Çağın en parlak ressam verimliliği ve coşkusuyla Levni idi. Elimizdeki az yapıta rağmen Abdullah Buhari de büyük bir sanatçı kimliğine sahipti.
    18. yy. dan bu yana İstanbul a gelen, yabancı gözüyle Dersaadet’ten görüntüler ve Osmanlı giysileri resmeden yabancı ressamların yapıtları Levni ve Buhari gibi yerli sanatçıların belki bir ölçüde sanatını etkilemiş fakat bu etki köklü değildir. Örneğin ayakta veya uzanmış figürlerin kitap dışında tek yaprak olarak Levni ve Buharinin eliyle Osmanlı sanatına girmesi rastlantısal olmamalı. Bu değişimle İran etkisinden çok Avrupa ressamların işlevi var. Levni ile Buhari gelenekte yine de büyük sanatçıdırlar. Levni Vanmour’dan çok üstün bir sanatçıdır ve yalnız yalnız başına bir çağı simgeleyebilecek güçtedir. Levninin resimlerinde gelenek ile Avrupaileşmek arasında gidip gelen imparatorluğun, geleneksel yapısı çözülmeye başlamış bir toplum havası buluyoruz. Onun figürleri Hünername veya Nadiri Divan’ın kişilerine kıyasla daha yumuşak, devingen, ince, kırılıp dökülüyor, giysiler kadın bedenlerini yumuşakça saruyor. Bunun nedeni; imparatorlukta bir çok şeyin değişmekte olduğudur. Lâle devrinin saray ressamı veya ozanı 16. yy Osmanlı toplumunun sanatçısı gibi olamazdı. Tabi’ki Levninin sürnâme-i Vehbi’deki resimleri, Osman’ın III. Murat Sürnâmesindeki resimlerden farklı olacaktı.
    III. Murat Sürnâmesindeki resimlerde sadece halka değil , devlet büyükleri ile sultan arasında bile aşılmaz duvarlar olduğunu hissederiz. Bu aşılmaz duvarlar; Levni’nin sürnâme resimlerinde ortadan kalkmış. Halk rakkaseler, şazendeler, hanendeler, hokkabazlar, curcunabazlar daha canlı, neşeli ve şamatacıdırlar. Resimlerde düzenleme kalıpları artık değişim göstermiştir.
    Levni’in figürleriyle Abdullah Buharinin elinde çiçek tutan kadın figürleri karşılaştırıldığında, oldukça ince olmalarına karşın, biraz etlenmeğe oylumlu bir görünüm almağa başlamışlardır. Saray albümlerinin birinde Buhariye ait şaşırtıcı bir çıplak vardır. Hamamda yıkanan kadın isimli resimde, peştamal kadının dizlerine kaydığı için örtülmesi gereken hiçbir yeri gizlemez. Buhari çıplak kadının dolgunluğunu penbeliğini tapınırcasına tititiz ve tutkuyla belli belirsiz, yumuşak ve saydam koyuluk farklarından faydalanarak modleder. Bu şekildeki tutumluluğa renkte, biçimde , düzenlemede yer alan tamamlayıcı ögelerden nadir rastlanır.
    O dönemin Osmanlı toplumundaki gibi, 18. yy. Osmanlı resminde; Doğu ve batı iklemi yerleşir. Bu bir bakıma Osmanlı Türk resminin çelişkisi, 19. Ve 20 yy’daki başkalaşımın dinamiği anlamında gelirki toplumun tüm kurumlarında sürecek fakat gelenek resim sanatında giderek kapanacaktır. 19.yy’ın ilk yarısında yerini öğretim alanına giren Avrupa anlayışının da resme bırakacaktır.
    Tanzimat, daha önce orduda alınan önlemlerin tolumsal kurumlara, ekonomiye, toprak düzeninde de kaydırma girişimidir. Bununla beraber, resim sanatı bu dönemde de bundan sonrada tekrar saray çevresinde, resme ilgi duyan padişahların güvencesinde varlık ve gelişmeyi sürdürecektir.

    Mühendishane-i Berri-i Hümayun

    19.yy’da bilhassa ilerici karakterli ordu mensupları ve Mühendishane-i Berri-i Hümayun adlı okul çevresinde yetişenler Avrupa deneyimlerini de değerlendirip resim sanatındaki değişmelere önemli katkıda bulundular. Resim düşkünü hükümdar Abdülaziz de bu çabaları destekledi. Sanatçılar diğer yandan da İstanbul’da çalışan bir kısım Batılı sanatçılardan bir takım şeyler öğreniyorlardı. Ama kuşkusuz 19.yy’ın ilk yağlı boya ressamları diye de anılan, bazen Türk pirimitifleri diye nitelenen sanatçılar, Türk tablo ressamlığının özgün eserlerini vücuda getirmişlerdir. Geniş detaycı olan bu sanatçılar figürden çok manzara resimlerine ilgi göstermişlerdir. Yıldız sarayının havuzlu bahçeleri gibi konuların yanısıra saray salonlarını büyük bir gözlemle ele alan eserler de yapmışlardı. Gittikçe bu redellerin kullanımıyla gerçekleştiği de araştırmalardan anlaşılmıştır. Türk resim sanatının minyatür klasiklerinden sonra dünya resmine yaptığı en önemli katkı hâlâ bu resimler olduğu kuşkusuz. Hilmi Kasımpaşalı, Mustafa, Osman Nuri, Hüseyin Giritli, Salih Molla Aşki, Ahmet Ziya, Fahri Kaptan, Fevzi Hüseyin ve Ahmet gibi imzalar taşıyan bu resimler, geleneksel tasvir duyarlığıyla modern resmin teknik sorunlarını, ûslup bütünlüğünü de kapsayan bir başarı ile birleştirmişlerdir. Bu ressamların büyük çoğunluğu Darüşşafaka lisesinde askeri okul çıkışlı hocalarca eğitilmişlerdir.
    Mühendishane ve harp okulu gibi kurumlarda eğitim gören sanatçıların birçoğu ise Avrupa’ya gidip resim bilgilerini daha çok artırmışlardır. Ferik ibrahim ve Tevfik Paşalar, Hüsnü Yusuf Bey, Osman Nuri paşa, Servili Ahmet Emin Bey, Şeker Ahmet Paşa, Hüseyin Zekâi paşa, Süleyman Seyyit Bey bu santçılar arasındadır. Son üç sanatçı Batı resmiyle kişisel ressam duyarlıkları arasında ilintiler kuran en başarılı sanatçılardır.
    Şeker Ahmet paşa (1841-1907) İstanbul’da ilk kişisel sergi açan resim sanatçısı olarak bilinir. Paris’te Gérome ve Boulanger gibi sanatçıların atölyelerinde çalışmış ve Courbet realizminden etkilenmiştir.
    Hüseyin Zekâi Paşa (1859-1919) daha çok manzara resmine ve mimari tasvirlere yönelmiş ve Avrupa’ya gitmemiştir.
    Süleyman Seyyit Bey (1842-1913) çiçek resimleri ve natürmort yapmıştır. Paris’te Cabanel atölyesinde çalışmış ve Türkiye’de yıllarca resim hocalığı yapmıştır.
    Sanayii Nefise Mektebi (Güzel Sanatlar Akademisi)’nin kurucusu Osman Hamdi Bey (1842-1910) ressamlık dalında da ilgi çekici bir kişiliktir. Sanatçı diğerlerinden farklı olarak figürlü düzen ve portreye yönelmiştir. 1864-1930 arası yaşayan Hoca Ali Rıza, asker ressamların yine en ünlülerindendir. Evlerle çevrelenmiş sokak resimleri ve manzaralarda büyük başarılara imza atmış sanatçılardandır.

    Sanayii Nefise Mektebi

    Modern Türk resminin ikinci büyük dönemi Sanayii Nefise Mektebi’nin 1883’de kuruluşunun ardından başlayan resim faaliyetlerine bağlanır. Avrupa’ya giden bu okul mezunu sanatçılar Fransız empresyonizminin etkileriyle dönüş yapmışlardır yurda. Halil paşa (1857-1939), Ruhi Arel (1880-1931), Sami Yetik (1878-1945), Avni Lifij (1889-1927), Namık İsmail (1880-1931), Şevket Dağ (1857-1944), İbrahim Çallı (1882-1960), Mihri Müşfik (1887-|?|1950), Hikmet Onat (1885-1977), Feyhaman Duran (1886-1970) bu dönemin başlıca sanatçılarıdır. Bu sanatçılardan bir kısmı Güzel Sanatlar Akademisi’nde hocalık yapmışlardır. Empresyonist eğilimleri olan, fakat bunu çok farklı bir anlayışta gerçekleştiren sanatçıların başında Nazmi Ziya Güran’ı (1881-1937) anmak gerek. Sanatçı; ışık ve renk arasındaki ilişkileri belki diğerlerinde daha yüklü bir duyarlıkta yoğurmuştu. Genç yaşta iken ölen Avni Lifij’in de özel bir yeri vardır. Ressam serbest ve öncü bir biçim duyarlığı sahibiydi.

    19. YÜZYIL RESSAMLARIMIZIN ORTAK NİTELİKLERİ

    19. yy’ın ikinci yarısında; gerek askeri okul çıkış, gerekse askeri okul çıkışlı olmayan ressamlarımız birçok benzer niteliklere sahiptirler. Halil Paşa, Ahmet Ali Paşa, Miralay süleyman Seyyit gibi öğrenimini Avrupa da tamamlamış sanatçılarımızla yurt dışına gitmediği halde bu ressamlarla aynı kategoriye giren Hüseyin Zekâi Paşa gibi sanatçılarda çağdaşlarından hiç de ayırt edilmezler. Bu sanatçıların ilk eserlerinde de aynı çekingen ve saygılı tutumu, dünyaya aynı safyürekli yaklaşımı ve ayrıntıcı çalışmayı görürüz. Osman Hamdi başlı başına incelenmesi lüzum görülen bir örnektir. Osman Hamdi onbeş yaşındayken Paris e gönderildi ve orda iki yıl kaldı.

    19.yy. ressamlarımızı Avrupa da sanat öğrenimi gören çağdaşlardan ayıran ortak üslup bu yaygın zümrenin “Primitif” diye nitelenmesine sebep olmuştur. Bundan ötürü birtakım yazar bir geçiş dönemi ressamı sanmıştır. İstanbul Resim ve Heykel Müzesinin ilk salonlarının bu sanatçılardan bazılarına ayrılması da bunda rol oynamıştır. Bu durumu yarım yamalak araştıranlarda yanıltıcı olarak üstünden geçmiştir. Tıpkı bir inceleme yazısında Devrim Erbil’in bu ressamları “ilk yağlıboya ressamlarımız” diye nitelemesi gibi. Ferit Edgü’nün 19.yy. ressamlarımızın bir kısım yapıtlarını “batılılaşma sürecindeki Türk resminin ilk örnekleri” diye nitelemesi. Edgü’nün “Türk resminde adlı- adsız prpimitifler dönemi, öyle görülüyor ki çok kısa sürmüştür. Şeker Ahmet paşalar, Osman Hamdilerle Türk resmi yeni bir resim dilini benimseme dönemine geçmiştir.” şeklindeki yargısı son derece yanlıştır. Yazara bakılırsa Şeker Ahmet paşa, Osman Hamdi, Halil Paşa gibi sanat öğrenimini yurt dışında yapan veya orda tamamlayan bir kısım ressamımız “primitifler” olarak adlandırılan ressamlardan sonra gelen bir kuşak oluşturmaktadır. Fakat gerçek şu ki öğrenimini gerçek dışarıda olsun gerekse olmasın 19.yy. Türk ressamlarının hepsi aynı süreç içinde yer alırlar. Sanatçı kişiliklerinde, üsluplarındaki göreceli başkalıkların temel sebebi yetişme koşullarında rastlanan farklılıklardı. Meselâ bir Ahmet Ali ile Osman Nuri arasında ilk yıllardaki benzeşmeler, Ahmet Alinin sekiz yıldan fazla Fransa da deneyimi üzerine maksimum derecede azalır.
    Esas enteresan olan yön “ Primitif” diye nitelenen ressamlardan çoğunun Ahmet Ali’den, Osman Hamdi’den ve hatta Halil Paşa’dan çok daha sonra doğmuş olmalarıdır. Örneğin Primitif Ahmet Bedri “yeni bir resim dilini benimseyen” Osman Hamdi’den ve hatta Halil Paşadan çok daha sonra doğmuş olmalarıdır. Örneğin primitif Ahmet Bedri “ yeni bir resim dilini benimseyen” Osman Hamdi’den ya da Ahmet Ali’den sonra doğmuştur. Salih Molla Aşkî, Halil Paşadan tam yedi yıl sonra doğmuştur. Resmimizde Halil paşa yeni bir yola yönelirken Salih Molla Aşkî safyürek ya da Primitif ortak üsluba bağlı kalmıştır.
    Başta sunulan çizelge incelendiğinde; sanatçıların saptanabilen doğum ve ölüm tarihleri dikkate alındığında, Primitifler olarak adlandırılabilecek bir geçiş döneminden değil, yıla ve döneme dayandırmadan “prpimitif” ya da “saf yürek” nitelikli, ortak üsluba bağlı görünen, ortak bir manzara idealini sürdüren ve yaşatan ressamlardan bahsedilebileceği anlaşılır.

    ASKERİ OKULLAR VE RESİM DERSİ

    “ Sultan Selim zamanında ve 1984 tarihinde programına resim dersleri alınmış olan Mühendishane-i Berri-i Hümayun, sonra da Harbiye Mektebi resim sanatının ülkemizde yayılmasına sebep olmuşlardır. Aslında bu okullar mühendis, mimar ve kurmay subayı yetiştirdiğinden öğrencileri içinde resme de eğilenler bulunacağı apaçıktır.”

    Lale Devri sonrası, III. Mustafa, III. Selim ve III. Mahmut dönemlerinde “Islahat ve avrupaileşme” akımının güç kazandığı göze çarpar. Devleti kurtarma, Tekrar eski güç ve büyüklüğüne ulaştırma umudunun gerçeklik kazanması Askerlik alanında kazanılması gereken başarılara endekslidir düşüncesi ülkeyi idare edenlerin kafasında büyük yer kaplamıştır. Orduyu düzeltme ve yenileştirme girişimlerine; Comte de Bonneual (Humbaracı Ahmet Paşa), Baron de Tott gibi uzmanlar çalıştırılarak bulunur. Mühendishane-i Bahr-i Hümayun’u Baron de Tott kurar. Bu okulun öğretim programında resim dersi yer almıyordu. Okulda haritacılık ve teknik çizim önem kazanmıştı. Ama III. Selim döneminde kurulan Mühendishane-i Berri-i Hümayun’da resim derslerinede programda yer verilmişti.
    Tott’un kurduğu okulda resim dersinin amacı Avrupa yöntemlerine göre yetiştirilmesi düşünülen genç subaylara Askeri kapsamlı teknik çizimleri, arazi krokilerini, “Mendziri Krokileri” çizebilme yeteneği kazandırmaktı. Harita, taş baskısı, oyma, kazıma yöntemlerini bilen subaylara da ihtiyaç duyuluyordu. Maalesef mühendishanede resim derslerinin yıllarca bu amaca ulaştırabilecek seviyede öğretilmediği de anlaşılmıştır.
    İngiltere’ye öğrenim amacıyla 1835’te gönderilen mühendishaneli 12 genç içinde daha sonra Ressam Ferik İbrahim Paşa diye bir üne sahip olacak bir genç bulunuyordu. Buradan resim alanında da yetişkin insana ihtiyaç olduğunu, bu yüzden de önlem almak istendiğini anlıyoruz. Yine aynı tarihte Tevfik adlı harbiyeden birinin de matematik, resim ve hâkkâklık öğrenimi almak için Paris’e gönderildiğini Halil Ethem Bey’in “Mir’atı Harbiye” ye dayanarak verdiği bilgilerden öğreniyoruz. Yeni kurulan Mektebi Harbiye ‘de ve diğer askeri kurumlarda Enderun’dan alınarak Mühendishaneye verilen, sonra da Avrupa’ ya gönderilen yetenekli gençlerden öğretmen ve sanatçı olarak yararlanılmak isteniyor. Gaye ilkin hep askeridir.
    1835’te İngiltere ye gönderilenler arasında Bekir Paşa 1847’de Mühemndishane Nâzırı olur ve bu kurumun düzeltilmesine çalışacak , resme yetenekli genç mezunları okulun matbaasında görevlendirilecek haritacılığın gelişmesi için de gerekeni yapacaktır. Bekir Paşa döneminde hakikaten köklü değişikliklere gidilmiştir. Okulda daha çok 1851-52 yılından başlayıp mezunların altı yıl süreyle “mühendis sınıfı” “topçu sınıf” , “ressam sınıfı” diye adlandırılmıştır.
    1834’te eğitim, öğretime açılan ( resmi açılış 1835 ) mektebi Fünun-u Harbiye-i Şahane’de başından itibaren resim derslerine önem verilmiştir. Harbiye de 1836 yılında matbaa kuruldu. Okulun resim öğretmenliğine 1837 de İspanyol ressam Chirans atandı.
    Sonraki yıllarda 1945’te Mekteb-i Harbiye “İfadiye” ve “Harbiye” diye iki aşamaya bölündü. İdadi dönemi resim öğretmenliğine Fransız Kes getirildi.

    ASKERİ OKULLARDA RESİM DERSİ NASIL YÜRÜTÜLÜYORDU

    Resim öğretmeninin Askeri okullarda Batıdaki öğretime dönük olması, Avrupa resim yöntemleriyle yürütülebilmek istenmesine rağmen bu yolda ne kadar yol alınmıştır? Programların düzeyi olması gerekene ne derece yaklaşılabilmiştir? Batının birikiminde bir perspektif öğrenimiyle ortak olunamazdı. Uzaya yönelik resim anlayışı bilincimizde daha yeni yeni oluşan bir kavramdı.
    İhtiyaçları giderecek bir seviyede öğrenci yetiştirebilmek için hem mühendishane-i Berri-i Hümâyun ‘da hem de Mekteb-i Harbiye’de öğretim süresi ve programlarını sık bir şekilde değiştirdiği, bu okullarda öğrenimin “Öğretmen sınıfı” “piyade ressam sınıfı” “Menşe-i Muallimin” diye alanlara bölünmüştü.
    Menşe-i Muallimin “Sınıfı evvel” ve “sınıfı sani” diye ikiye ayrılıyordu. Sınıfı evvel dört yıllıktı ve mezunları idadiye (askeri liselere) resim öğretmeni olarak atanıyorlardı. Sınıfı evvelde “hendese-i resmiye, menazir ve gölge, resmi hatti, karakalem resmi, sepya ile resim, çini ile resim, boyalı resim, kopya ve modelden resim, tabiattan resim , tasavvuri ve hayali resim, yağlı boya resim, makine tersimatı, fenni teşrih, bilhassa mefasıl (eklemler) bahsi, fotoğrafçılık, elbise tarihi” gibi enteresan derslerin olduğu söyleniyordu. Sınıfı Sani bölümümde de Askeri rüştiyelerde öğretmen olmak isteyenler okuyorlardı. Öğrenim süresi iki yıldı. Menazır ve gölge, resim hatti, karakalem resim, seypa ile resim, çini ile resim, boyalı resim, modelden resim, tarama, yalama,müsvedde, perspektif, anatomi, makine resmi haricindeki tüm dersler resim kapsamında derslerdi. Uygulama yöntemlerine ve malzeme türlerine göre resim dersi farklı isimler altında bölüm bölüm ayrılıyordu.
    Elde bulunan bilgilere göre Mühendishane ‘de ya da Harbiye’de resim dersleri; öğrencilere uzun süre taş baskısı örneklerden kopyalar yaptırılıyordu. Hoca Ali Rıza okullara taş baskısı örnekleri hazırlıyordu.
    “...Mühendishane-i Berriye-i Hümayun’da bulunduğum sırada hocalarım binbaşı Hacı Mahmud ve Mülâzım Ahmet Beyler idiler. Hüsnü Yusuf da daha evvel aynı mektepte hocalık ediyordu. Resimlerinden yalnız Ayasofyasını hatırlıyorum. O zaman hep basma resimlerden kopya ediliyordu. Sonradan Fransa’ya tahsile gidip geldikten sonra Kuleli Mektep İdadisi Muallimi iken Harbiye Mektebine Meclisi Maariften arkadaşım Sait Bey ile beni çağırdılar. Biz talebeye tabiattan resim yaptırmak taraftarı olduğumuzu söyledik. Talebeye evvelâ tabak, çanak, çömlek, testi gibi şeyleri aslından meşk ettirdik. Sonra da bir takım eşkâli hendesiyeyi ve nihayet tahtadan değirmen, çeşme gibi modelleri talebe önüne koyarak çizgi temrinleri yaptırdık. İlerde gözleri tabiata alışmaya başladığı zaman, tabiatı manazır bakımından doğru olarak çizdirmeye başladık.
    Diğer resim hocalarından Molla Nuri Paşa vesdire, biz öyle çanak, çömlek ile resim yapıldığını bilmiyoruz, basma resimlerden kopya lazımdır, diyorlardı.”*3*
    “Rüştiye mektebinde iken muallimlerimiz Fahri Kaptan adında halim selim bir zattı. Resmi karakalem modellerden yapardık. Fahri Kaptan, Emin Baba tarzında çalışırdı. Deniz ve havayı süratle işlerdi. Ben de bundan heveslendim. :)..) Bir talim gemisinin resmini Fahri Kaptan’ın yardımıyla yaptım, müteakiben de birçok gemilerin resmini Fahri Kaptan’ın yardımı ile yaptım.”*4*
    Bu gibi anılar Osman Nuri, Fahri Kaptan, Emin Baba gibi sanatçılar hakkında bilgilerimizi pekiştiren öğeler getirmekte.

    SİVİL OKULLARDA DURUM

    1839’ da ilk Rüştüye kuruldu. Günümüz ilk ve ortaokul arası bir dönemi oluşturan bu öğretim kurumları 1853 yılında ülkeye yayılmaya başladı. 1845’te kurulan Askeri İdadiden sonra Sivil idadiler de düşünüldüğü halde ilk Sivil İdadi ancak 1874 yılında açılmıştır. İlk sözü edilecek Sivil kurumlar 1848’de çalışmaya başlayan Darülmuallim 1859 da ilk başta Rüştiye niteliğinde bir okul amacıyla kurulan Mekteb-i Mülkiye ,1867 de kurulan Mektebi Mülkiye-i Tıbbiye,1867 de kurulan Mekteb-i Sultani ve 1868 de kurulan Mekteb-i Sanayii bu dönemde halk resme karşı olumsuz bir tutum sergiliyordu. II.Mahmut un ,kendi portresini yaptırıp, bazı devlet kurumlarına törenle astırması hiç te hoş karşılanmamıştı. Askeri okulların proğramlarına eğitim ve öğretim gereği resim dersleri konulmasına karşın, bu türden bir uygulamaya Sivil Okullarda herhangi bir neden görülmüyordu. Resim okulların ögretim proğramlarında yer almadığından dolayı, yetenekli ve hevesli gençlerin kendilerince resimle uğraşmasına da haliyle engel olunuyordu.
    1869 yılında Hendese-i Mülkiye Mektebi kuruldu. Kuruluş amacı:Mühendishane-i Berr-i Hümayun (Askeri amaçlarla kurulmuştur) dan sonra sivil alanlar için teknik bir eğitim kurumuna gereksinim duyulmuştu. Bu okula önce Galatasaray daha sonra Darüşşafaka mezunu gençler sınava tabii tutularak alındı. Hendese-i Mülkiye Mektebinin öğetim proğramı dört sınıfta okutulmak için resim dersini kapsıyordu.

    TÜRK SANATINDA ASKER RESSAMLARIN ETKİLERİ

    Batı tekniği: 1973’te Askeri yüksek okulların müfredat programlarına alı-nan desen dersleriyle başlayıp, ilk meyvesini İbrahim Paşa ile vermiş. Hüsnü Yusuf takip etmiş. Batı tekniği alanında Türk resim sanatı öncüleri bu sanatçılarımız olmuştur. Süleyman Seyyıt Beyler, Şeker Ahmet Ali Paşa, Ahmet Emin daha ilk günlerde yeniliklere yönelme hareketlerinin müjdecileriydiler. Öğrenimleri esnasında, Paris sanat çevrelerini hakimiyeti altında tutan Roman-tizm ve Neo Klasizme rağmen Courbet’in sanatını ihmal etmediler. Yurda dönüşlerinde Courbet’in renk ve canlılık endişesini getirmişlerdir. Onlar sadece Batı tekniği ile resmi değil Paris’in Çağdaş Sanat anlayışını da beraberinde ge-tirmeye ilk günden çalışmışlar.
    Pariste öğrenimi sırasında Şeker Ahmet Ali Paşa dönemin hükümdarı Ab-dulaziz’in portresiyle sergiye katılmış (dışarda ilk kez sergiye katılan bir ressamımız). Ressamımız bizde ilk kez 1874’te Istanbulda Divanyolunda resim sergisi açmıştır, Resim zevk ve anlayışının bir eğitim olarak topluma aktarılmasını sağlamış, bu alanda ilk sanat hareketini yapmıştır.
    Halil paşa ve Hüseyin Zekai (İmpresyonizm öncüleri) sanayii Nefiseye sırt çevirmesine rağmen, bu alanda çalışmalarını sürdürmüşlerdir. Çağdaş Sanat anlayışını ülkemize getiren iki sanatçı, Sanayii Nefise’nin taassubu ile karşılaşmasalardı, Sanat tarihimiz, elbette gelişme yolunu çok kısaltacaktı. Halil Paşa öğrenimi sırasında Paris’te dikkat çeken bir sanatçı idi. Sanat tarihimizde sınırlarımızı aşan ilk büyük başarı; 1900’da Paris’te uluslar arası bir sergide bronz madalya almasıydı. İki sanatçı yıllarca Sanayii Nefise mektebini harekete geçirememelerine karşın, bir kısım Asker ressamları etkileri altına almayı başarmışlardır. Bunlardan Üsküdarlı Hoca Ali Rıza Bey, Ne Avrupa’ya öğrenim görmeye gönderildi, ne de yabancı müze ve galerileri gördü. Tanımadan, habersiz Claude Monet’in öğütlerine uyarak çalıştı. “Müzelere gitmeyin, Çocuklar gibi olun.”*5 *diyordu. O gerçek sanata ancak bu yoldan ulaşılacağına inanıyordu. Çünkü sanatçı böyle bir yaklaşımla kimsenin etkisinde kalmayacak ve tamamen özgün çalışmalar ortaya çıkaracak. İşte Hoca Ali Rıza Bey böylesi-ne çalıştı ve gerçek anlamda usta bir sanatçı olarak Kemal mertebesine ulaştı. M. Ali Laga, Sami Yetik, Sadık Gürtuna, Ali Rıza Beyazıt, İhsan Çanakkaleli gibi bir çok usta yetiştiren Hoca Ali Rıza Bey, Türk sanatında bir ekolün kurucusu olmuştur. Çok güçlü bir desen temsilcisi, kurşunkalem çalışmalarında da, kurallar kurmuş bir üstaddır. Hergün gün doğmasıyla sanatçı tabiata çıkıp, Çam-lıca’dan Türk sanatına ruh, benlik vermiştir. Batı dünyasının dev sanatçıları dahi (impresyonistler) tabiata onun verdiği kadar ışık olamamışlar. Onun özellikle yeşilli ton ve nüansları tabiatın da kendisinden daha zengindir demek yerinde olur. Onun hiçbir etkinin altında kalmadan bir ekol meydana getirmesi, Türk resmine milli bir ruh verebilmesi, büyük bir sanatçıda aranan yaratıcı bir kudret göstergesidir. Eserleri iç ve dış sanat alanında hâlâ geniş bir ilgi toplamakta. Verdiği her eser bir değere sahip. Türk sanatı resimde onunla yola çıkmış, ken-dinden sonra gelenlere yol göstermiştir.
    Sanatta milli ruh: Geçmişte olduğu gibi şimdi de farklı ekol ve cereyanla-ra rağmen bir Alman, bir Fransız, bir İtalyan, bir Hollanda, bir İspanyol resmi vardır. Milli ruh ve benliğini yitirmemiş uluslar, kendi sanatlarına bunu muhakkak aksetmişlerdir. Bu yansıtma; mimaride, müzikte, edebiyatta da bu şekildedir. Sanat, teknik batı dan ama ruh bizden bir yaklaşıma gelişmeliydi. Sanat sanat içindir’i ileri sürenlerin tezlerini kabul ederek gerekli yanıtı vermek mümkün. Sanat eserinin bir duyuşla yaratabileceği yadsınamaz. Sanatçı iç alenini yansıtabildiği ölçüde eserinde başarılı olur. Bu duyuş ve oluş tabiki sınırlanamaz. Sanat ısmarlama da olmaz.
    Sanatçı milli ruha sahipse yurdunu sevebiliyorsa ve bu yurdun çocuğu olduğunu göz ardı etmiyorsa, yapacağı eser bir zorlamaya lüzum kalmadan elbette bu ruh yapısının, inanışın bir aksi olacaktır. O zaman sanatta milli ruh kendiliğinden doğacaktır.
    Bu arada milli mefahirimizi bir konu olarak izleyen ve preveze deniz savaşını canlandıran Osman Nuri paşadan söz etmeli. Aynı zamanlar Tasin beyler ve ismail Hakkının çalışmaları da bu yönde olmuştur. Milli ruhu verenlerden biri de şüphesiz Şehit Hasan Rıza Bey’dir. Milli Mefahirimizi dile getiren sanatçımızın eserleri Viyana müzelerini süslemiştir.
    I. Dünya Savaşı’nın etkisi 1914’de başlayan sanat hareketlerinde büyük olmuştur. Sami Yetik, A. Sami Boyar, Hikmet Onat gibi bu kuşağa mensup asker ressamlarımızın yanında İbrahim Çallı, Nazmi Ziya gibilerini de görmekteyiz. Bundan böyle Türk resminde vücuda gelen milli ruh , asker ressamların dışına çıkmış sanat hareketlerimizin başta gelen özelliği olmuştur.
    I. Dünya Savaşı esnasında Çanakkale Şavaşları sırasında Wilhelm Victor Krausz yurda çağrıldı, Sultan Reşat ve daha çok büyüklerin portreleri ve Çanakkale destanına ait bir çok eser vermiş. Yalnız bu hareket ondan geri kalmayan İbrahim Çallı, Sami Yetik, Namık İsmail ve arkadaşlarını kırmıştır. Sanatçılarımızın meydana getirdiği savaş kompozisyonları belki Victor Krausz’un eserleri gibi ustaca değiller. Ama muhakkak ki, duyuş yönleri ile daha değerlidir. O yıllar bu genç sanatçılarımız Avrupa öğreniminden yeni dönmüşlerdi. Tabiki yeterince olgunlaşmamıştı. Fakat buna rağmen milli gururun, ruhun ifadesi olaraktan yapıtları mükemmeldi.
    Milli ruh alanında Halkevleri’ninde çabaları büyüktür. Bu yıllarda asker ressamlar arasında bir sanat derneği kurulur. Asker Ressamlar Sanat Derneği; Ali Sami Boyar, Ali Rıza Bayazıt, Sadık Gürtuna, Cevat Karsa ve İhsan Çanakkaleli tarafından kurulur. Sonra M.Ali Laga, Sami Yetik gibi kalabalık bir sanatçı grubunu kapsamıştır.Bu topluluk yurtta çok geniş sanat hareketlerine girişmiştir. Aynı derneğin büyük üye topluluğu etkinliklerini sürdürmekte ve ordu saflarından genç sanatçılar yetiştirmekte.
    Ülkemizde birkaç sanatçının ve asker ressamların uğraşları gözardı edilirse, Türk resmindeki başıboşluğu görebiliriz. Öte yandan komünizmle yönetilen Bulgar resminde bile kendine has hüviyet mevcut. Ordinaryüs Prof. Suut Kemal Yetkin, Büyük Pedagog İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nun çabaları da sanat alemimizi kurtarmaya kâfi olamamıştır.
    Bizdeki akademi resim bölümü yakın zamana kadar ilk okul öğrenimi üzerine yürütülürdü. Düne dek ortaokul mezunu yetiştirilmiştir. Şüphesiz genel kültür yetersizliğinin rolü burada büyüktür. Sanat Kültürü, şüphesiz güçlü bir genel kültür üzerine gelişir. Bu gerçek artık kavrandığı içindir ki resim bölümüne lise mezunları alınıyor artık.
    Milli ruh ve heyecanın sanatımızda nasıl ve ne şekilde başlayacağını tahmin etmek zor. Fakat bu çizgiyi asker ressamların hiç terk etmediklerini gururla görmekteyiz. Zaten onlarında iddiaları budur ve onlarla iftihar ediyoruz.
    ASKER RESSAMLAR SANAT DERNEĞİ

    Resim sanatı: Batı tekniğinin asker ressamlarca memlekete getirilmesinden sonra, kısa zamanda gelişmiş, özellikle 1914’te impresyonizm alanında dikkate değer atılımlar yapılmıştır.
    Sanatçılar 1914 yılı kuşağıyla beraber değişik adlarla topluluklar oluşturmuşlar. Çalışmalar bu gruplar yardımıyla daha da hız kazanmıştır. Asker ressamlarda 1944’te bir dernek etrafında toplanmaya başladılar.
    Ali Rıza Bayazıt, Cevat Karsan, İhsan Çanakkaleli , Sadık Gürtuna ve Ali Sami Boyar tarafından Cemiyetler Kanunu çerçevesinde 1944’te kurulan dernek, kuruluş yıllarında Harb Okulundan mezun asker ressamlar, sonra Emekli Ressam Subaylar Sanat Derneği adını almış, 25.12.1945’te Ankara’da resmen faaliyet göstermiştir. Bu günlerde, M. Ali Laga, Sami Yetik, Ali Sami Boyar, Sırrı Pak, Nazmi Çekil, Seyfi Soysalar, Mustafa Bengi, Şerif Renkgörür gibi sanatçıları çatısı altına alan dernek, çok geniş kapsamda sanat hareketine geçmiştir. Derneğin her yıl bir sergi açması kararlaştırılmıştır. Böylece ilk sergiyi 17 Ocak 1947’de Orduevinde Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün huzuruyla açmışlardır. 3 Kasım 1964’de XXI. Yıllık resim sergisini açan dernek, Genel Kurul toplantısında derneğin adını “Asker Ressamlar Derneği” diye değiştirmiştir. 27 Mayıs 1965’te XXI. Sergiyi bu ad altında açmıştır.
    Bu derneğin bugün kayıtlı 20 üyesi vardır. Üye kayıt defteri sırasına göre; İhsan Çanakkaleli, Cevat Karsan, Saim Kanra, Yekta Topsal, Rüstem Avcıl, Besim Tümer, Kenan Tezcan, Nüzhet İslimyeli, Şükrü Erdiven, Arif Uygur, Ali Bastoncu, Enver Bayar, Sait Bilgiç, Enver Sönmez, Cahit Uysal, Lütfi Güvenç, Cevdet Akbıyık, Abdurrahman Ersoy, Mithat İnsel, Nevzat Duruak ve Kenan Kayır.
    Dernek prensip bakımından tüm ekollere saygı duymakta, yenilikler alanında çabaları teşvik etmekte ve sanatta milli ruha, benliğe sahip Türk Resim Sanatının yaratılması gerektiği inancındalar. 1965 Genel Kurul Toplantısında Atölye ve Kütüphane Kurma kararı alınmış. Bugün bunun çabası içindeler.
    Derneğin açtığı sergilerde olumlu, seviyeli sanat tartışmalarına çokça yer verilir.
    SON ASKER RESSAM KUŞAĞI

    Hikmet Onat, Ali Sami Bayar, Sadık Göktuna, Mehemet Ali Laga, Sami Yetik gibi impresyonist kuşakta birer üstün sanatçı olan asker ressamlar haricinde, günümüzde onların yolunda giden kalabalık bir asker ressamlar grubu var. Bu grup kendilerini sanata vermenin hazzı içindeler bir dernek etrafında toplanan bu sanatçıların büyük iddiaları yoktur. Bunların içinde Ali Rıza Beyazıt ve Nazmi Çekli gibi ustalarda yetişmiştir. Ali Rıza Beyazıt; Türk sanat tarihine şerefler kazandırmıştır. (1951’de İtalya da milletlerarası desen yarışmasında birincilik ). Lakin efendilerin çekememezliği, bu başarının kapalı kapılar ardında kalmasını sağlamıştır. Yazık ki Güzel sanatlar Genel Müdürlüğü, Asker ressamların bu sergiye katılmasına mani olmak için, İtalya’dan gelen daveti, Asker ressamlar derneğine duyurmamıştır.
    Bugün Asker ressamları arasında pek çok değerli sanatçı vardır. Sanat alanında kozalarını ipek böcekleri misali sessiz bir şekilde örmektedirler.
    Aslında bu gurubun aşırı iddiaları yok ama hiç iddiasızda değiller. Onların inançları şu: bugün çıkmazda bulunan Türk resmine milli bir ruh vermek. Edebiyatta, müzikte, mimaride olduğu gibi resimde de her millet kendi sanatında bir damga vurabilmiştir. Bizde de Hoca Ali Rıza ile başlayan Hasan Rıza, Sami Boyar, Sami Yetik, İbrahim Çallı, Namık İsmail gibi çoğu Asker olan büyük sanatçılarımızla devam ettirilen milli ruh, bugün yerini, sapık ideolojilere, taklitçiliğe bırakmış gibidir.
    Asker ressamlar, Türk resminin yaratılması gerektiği inancı ile bu yolda azim ve özveri ile yürümek düşüncesindedir.


    YARARLANILAN KAYNAKLAR:
    (*)1 bakınız : Nüzhet İSLİMYELİ –Asker Ressamlar – sayfa 158
    bakınız : Turan EROL , Günsel RENDA –Geçmişten Günümüze Çağdaş Türk
    Resim Sanatı Tarihi –sayfa 78-83 –Tiglat Yayınları 1980
    (*)2 bakınız : Nüzhet İSLİMYELİ –Asker Ressamlar –sayfa 158-159
    Ankara 1965 Doğuş Ltd. Şti. Matbaası
    (*)3 bakınız : Nüzhet İSLİMYELİ –Asker Ressamlar –sayfa 159
    Ankara 1965 Doğuş Ltd. Şti. Matbaası
    (*)4 bakınız : Turan EROL, Günsel RENDA –Geçmişten Günümüze Çağdaş Türk
    Ressan Sanatı Tarihi –sayfa 91-93 –Tiglat Yayınlatı 1980
    (*)5 bakınız : Turan EROL, Günsel RENDA –Geçmişten Günümüze Çağdaş Türk
    Ressam Sanatı Tarihi –sayfa 86-88 –Tiglat Yayınları 1980
    (*)6 bakınız : Turan EROL, Günsel RENDA –Geçmişten Günümüze Çağdaş Türk
    Ressam Sanatı Tarihi -sayfa 99-101 –Tiglat Yayınları 1980
    (*)7 bakınız : Turan EROL, Günsel RENDA –Geçmişten Günümüze Çağdaş Türk
    Ressam Sanatı Tarihi –sayfa 89-90 –Tiglat Yayınları 1980
    (*)8 bakınız : Nüzhet İSLİMYELİ –Asker Ressamlar –sayfa 22-25
    Ankara 1965 Doğuş Ltd. Şti. Matbaası
    (*)9 bakınız : Nüzhet İSLİMYELİ –Asker Ressamlar –sayfa 26-29
    Ankara 1965 Doğuş Ltd. Şti. Matbaası
    (*)10 bakınız : Nüzhet İSLİMYELİ –Asker Ressamlar –sayfa 30
    Ankara 1965 Doğuş Ltd. Şti. Matbaası
    1(alıntı) Ferit EDGÜ
    2(alıntı) Halil ETHEM
    3(alıntı) Halil PAŞA
    4(alıntı) Kâtip Ressam Hüsnü TENGÖZ
    5(alıntı) Claude MONET


    Kaynak
     

Bu Sayfayı Paylaş