“Ziyan” etmeyin yazık olur

'Kültür Sanat Haberleri' forumunda Dine tarafından 11 Ocak 2010 tarihinde açılan konu

  1. Dine

    Dine Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    “Ziyan” etmeyin yazık olur konusu Hakan Günday son kitabı Ziyan’la yine hem çok şaşırtacak hem de hiç şaşırtmayacak.
    [​IMG]

    Bizim kızlardan biri bundan yaklaşık bir ay kadar önce yediğimiz olağan düzenli çok yakın arkadaşlar yemeğine elinde değil belki ama aklında ve dilinde bir kitapla geldi: “Hakan Günday’ın yeni kitabını okuyorum. Şimdi abartıyorsun diyeceksiniz ama bence bu kitap yarın öbür gün piyasadan toplatılır. Elinizi çabuk tutun bence siz de okuyun.”
    O güne kadar hep adını duyduğum, internette hakkında yazıaylanları okuduğum ama kitaplarını bir kez bile elime almadığım bir yazardı Günday. Yazdıklarını Chuck Palahniuk’a benzetiyorlar, “genç underground edebiyatçı” diyorlardı. Kitaplarından yapılan alıntıların genel tınısı ve bu alıntıları yapanların kimliği dolayısıyla kafamda kendisine atfettiğim okur kitlesi, 10’lu yaşlarının sonu 20’li yaşlarının başında, hayatla kavga eden bir grup asi gençti; Tyler Durden/Selim Işık karışımı bir grup huzursuz. Ancak bu kadar yakınımdan birinin bu kadar şiddetle tavsiyesi üzerine direnmedim daha fazla, Kinyas ve Kayra’dan Ziyan’a bütün Günday kitaplarını aldım.
    Bir yazarın birden fazla kitabını okuyacaksam kitapların yazılış sırasına göre okumak gibi bir huyum var. Her yazar için geçerli olmayabilir ama Günday örneğinde işe yaradı bu huy. Zira okuyan bilir, Günday zincirleme kitap tamlaması şeklinde yazıyor kitaplarını. Her yeni kitap daha önceki kitaplarda anlatılanların üzerine inşa ediliyor. Her yeni kitap daha önceki kitaplardan alıntılarla başlıyor. Her biten kitap bir sonrakine çengel atıyor.
    Genel olarak “Hakan Günday edebiyatı” üzerine bir yazı yazmak niyetinde değilim ancak Kinyas ve Kayra’dan başlayıp şimdilik Ziyan durağındaki bir otele kadar giden yolculukla ilgili birkaç minik detayı paylaşmam gerekiyor.
    [​IMG]ERKEKLER ÖN PLANDA
    En önce şunu söylemek lazım ki Günday’ın başrol oyuncularının hepsi erkek. Yazarın kitaplarında kadın yok demek yanlış ancak, kadınlar hep sevilen/sevişilen, dövülen/dövüşülen figüranlar olarak kendilerine yer buluyor. Anneler, sevgililer ve hatta bir geceliğine yatağına girilen fahişeler asıl karakterlerimizin hayatlarının gidişatında önemli roller oynasalar da olaylar hiçbir zaman onların gözünden görülmüyor, hikayeler hiçbir zaman onların dilinden anlatılmıyor.
    Diğer yandan Günday’ın erkekleri hep birbirine ve aslında biraz da hep kendilerini yaratan zekaya benziyor. Kinyas ve Kayra, Cenk ve Barbaros, Asil, Topaz’ın tezgahtarları, Zargana ve Koma… Hepsi de bir türlü “normal” olamayan tipler.
    Gelir seviyesi yüksek, üst-orta sınıf ailelerden geliyor, anne babaları tarafından en iyi okullara hatta yurtdışına gönderiliyorlar. Ya okulu yarıda bırakıyor ya da müzmin birer öğrenci olarak gün sayıyorlar. En az bir yabancı dili (çok büyük ihtimalle Fransızca) ana dilleri gibi konuşuyor ancak maalesef hiçbiri geleneksel anlamda “bir baltaya sap” olamıyorlar. Bütün kitaplarda mutlaka siyaset bilimi eğitimi almış birileri ve turizm sektörüne bir yerinden bulaşmış birkaç karakter bulunuyor.
    Ancak belki de hepsinden önemlisi Günday’ın karakterleri hep yaralı bereli oluyor. Vücutlarındaki dövmelerinden ve kavga ya da intihar teşebbüsü sonucu oluşmuş yara izlerinden bahsetmiyorum. O görünen yaraları nasıl olsa kapanıyor. Asıl derin yaraları görünmüyor, üzerlerine tuz bastıkça kanıyor, neşteri vurdukça iltihaplanıyor.
    ONUN ADI “ASKER”
    Ziyan’daki karakterimiz de bu adamlardan bir tanesi işte. Türkiye’nin en batısında bir yerlerde doğmuş olsa gerek ki, taa en doğusunda bir yerlerde askerlik yapıyor. Konuştuğu Türkçe’den bile anlıyoruz iyi bir ailenin okumuş bir evladı [​IMG]olduğunu. Üniversiteyi ikinci senesinde terk etmiş, er olarak askere gelmiş. Fransızcası mükemmelden de iyi, dolayısıyla kendisini turizm jandarması yapacaklarını umuyor. Fakat sırtında bir dövmesi, geçmişte intihara teşebbüs ettiği sıralarda kestiği bileğinde ve alnında da birer dikiş izi olduğu için turizm jandarmalığı yerine kendisi gibi sosyal hayatın gereklerini yerine getiremeyeceğine inanılan diğer RDM’lerle (Rehberlik ve Danışma Merkezi) birlikte nöbet görevlerine veriliyor.
    Ordu kendisine turistleri emanet etmekten çekiniyor, ancak -30 derecede her gün birliği ve silah arkadaşlarının güvenliği adına nöbet tutması için eline tüfek vermesinden çekinmiyor. Bu durumun mantığının mantıksızlık olduğunu fark ettiği ilk dakikadan itibaren askerliğe uyum sağlamayı reddeden “asker” kendisi gibi uyumsuzlarla birlikte (onlara bu birlikte Ekber’in askerleri deniyor) nöbet tutuyor, üşüyor, üşüyor, nöbet tutuyor.
    Ama “asker”in onlardan bir farkı var. “Asker”i her tuttuğu nöbette ziyaret eden biri var. Açık renk takım elbisesi pak, cilalı siyah ayakkabıları gıcır gıcır, traşı tertemiz, gençten bir adam: Ziya Hurşit. “Asker”in adını tarih kitaplarında okuduğu Atatürk’e yönelik İzmir suikastının planlayıcısı ve azmettiricisi Ziya Hurşit. O Ziya Hurşit ki “asker”in ne diyeceğini kendisinden önce biliyor, “asker” bir yerden sonra kendisi nerede bitiyor, Ziya Hurşit nerede başlıyor ayırt edemez oluyor.
    Ziya Hurşit çocukluğundan başlayıp İzmir suikastına kadar geçen yıllar boyunca neler yaptığını “asker”e teker teker anlatırken, nöbet kabininin dışında da cinnetler, cinayetler, gözaltılar ve hapisler yaşanıyor.
    GÜNDAY’DAN BEKLENEN SÜRPRİZ
    Kitabın buradan sonrasını anlatmak doğru olmaz diye düşünüyorum çünkü en çözülmez görünen düğümün çözüldüğü yere geldik. Yalnız Günday’ın henüz Ziyan’ı eline alma fırsatı bulamamış sıkı okuyucularına bir ipucu verebilirim.
    Kitabın 301’inci sayfasında kadim okuyucuları bir sürpriz bekliyor. Benim ilk gördüğüm anda Hakan Günday’ın takıntılı olduğuna kanaat getirdiğim, ancak birkaç paragraf sonra işin iç yüzünü öğrendiğimde şaşkınlığa uğradığım küçük dev bir sürpriz. Fakat diğer yandan Günday’ın tarzına alışık olan okurun tam da beklediği anda gelen bir sürpriz. Dolayısıyla hem çok şaşırtan hem de hiç şaşırmayan bir sürpriz.
    Dahası o sürpriz sayesinde okurlar bir anda kitabın adının anlamını daha derinden kavramış oluyor. Ziyan sadece Ziya Hurşit’in sevgilisi Yonina’ya yazdığı mektupları “Ziya’n” diye imzalamasını, “asker”in askerlikte geçen vaktin boşa harcandığını düşünmesini ve kendisinin de harcanmış bir hayat yaşıyor olmasını sembolize etmiyor. Ziyan bize “asker”in kim olduğunu söylüyor. Günday diğer kitaplarında olduğu gibi bir kez daha kelimelerle çok güzel oynuyor, kendi dilini bir kez daha kuruyor.
    HAKAN MI CESUR, “ASKER” Mİ?
    Ziyan bence Günday’ın en iyi kitabı değil; Malafa’dan sonra Azil’le birlikte ikinciliği paylaşıyor. Ama Ziyan’ın, Günday’ın en cesur kitabı olduğunu söylemek yanlış olmaz.
    Bülent Ersoy’un hakkında “Eğer çocuk doğurmuş olsaydım; birileri masa başında ‘Sen bunu yapacaksın, o da bunu yapacak’ diyecek, ben de doğurduğum çocuğu toprağa vereceğim. Var mı böyle bir şey?” sözleri yüzünden “halkı askerlikten soğutmak”tan dava açılan ülkemizde Günday, “asker”in ağzından orduyu eleştirirken gözünü budaktan sakınmıyor.
    Özellikle de bu kitabı Muş’ta yaklaşık iki yıl süren askerlik hizmetinin ardından yazdığı ve Günday karakterlerinin her zaman Günday’dan esintiler taşıdığını düşündüğümüzde yazdıklarının ne kadarı Hakan ne kadarı “asker” bunu belirlemek iyice zorlaşıyor.
    Belki de okuyanın kendi kararını kendisinin vermesini gerektiren nokta da tam burası.

    ZİYAN:
    Yayınevi: Doğan Kitap
    İlk basım tarihi: Eylül 2009
    Fiyatı: 17 TL
    Hakan Günday’ın Doğan Kitap’tan çıkan diğer kitapları: Kinyas ve Kayra (2000), Zargana (2002), Piç (2003), Malafa (2005), Azil (2007).






    Hürriyet
     

Bu Sayfayı Paylaş