Şizofreni Ve Halüsinasyon

'Psikoloji' forumunda Mavi_Sema tarafından 7 Eylül 2009 tarihinde açılan konu

  1. Mavi_Sema

    Mavi_Sema Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Şizofreni Ve Halüsinasyon konusu [​IMG]



    Şizofreni ile ilişkili damgayı ortadan kaldırmanın ve ayrımcılığı azaltmanın yollarından biri hastalık hakkındaki yaygın yanlış değerlendirmeleri ortadan kaldırmak ve doğru bilgilendirme sağlamaktır. Şizofreni zihinsel bir hastalıktır ve kişinin gerçeği anlama, duygularını kontrol edebilme, berrak düşünebilme, yargıda bulunabilme ve iletişim kurma yeteneklerini etkiler.

    Hastalıkların Uluslararası Sınıflandırılması'na göre şizofreninin tanımı aşağıdadır:

    Şizofreni, düşünme, algılama ve duygulanım bozuklukları ile ilgilidir. Genellikle bilinç açıklığı ve entellektüel kapasite korunur, ancak zamanla bazı bilişsel bozukluklar ortaya çıkabilir. Duygu ve hareketlerin bilindiği ve başkalarıyla paylaşıldığı hissedilir, kişinin düşünce ve davranışları etkilenir, hayaller kurulur. Kişi kendisini bütün olayların merkezinde hisseder. Sadece o kişinin duyduğu sesler yaygındır ve bunlar kişinin davranış ve düşüncelerini etkiler. Algılama çoğunlukla bozulur, renk ve sesler doğru algılanamaz. Kafa karışıklığına da sık rastlanır, genellikle gündelik durumların özel, uğursuz anlamlara sahip olduğu ve özellikle o kişiye yönelik oldukları sanılır. Düşünce karışık hale gelerek konuşmanın anlaşılmaz olmasına sebep olabilir. Düşünce akışında kesintilere de sık rastlanır, düşünce bazı dış faktörlerle yolundan çıkartılmış gibidir. Ruh hali kendini kararsızlık, hareketsizlik, olumsuzluk veya uyuşukluk, biçiminde dışa vurabilir. Kaslarda katılaşma görülebilir. Her iki cins aşağı yukarı eş düzeyde etkilenmekle birlikte kadınlarda hastalık daha geç başlama eğilimdedir.

    Şizofreninin belirtileri genel olarak pozitif ve negatif olarak sınıflandırılmaktadır. Her iki belirti türü toplumsal işlevlerde özel sorunlar yaratır ve şizofreni hastalarının damgalanmalarına katkıda bulunur. Şizofreni hastalarında, pozitif ve negatif belirtiler hastalığın farklı evrelerinde farklı oranlarda görülür.

    Hezeyanlar: Bir kişinin somut bir kanıt bulunmamasına karşın kararlı biçimde kendini ikna ettiği yanlış inançlardır. Hezeyanı olan kişi kendisine eziyet edildiğine, özel güç veya yeteneklere sahip olduğuna, düşünce ve davranışlarının dışsal bir gücün denetiminde bulunduğuna inanır. Hezeyanlar çok değişik tarzlarda olabilir. (Hava durumunu kontrol yeteneğine sahip olduğuna inanmak veya başka bir dünyadan yabancılarla iletişim kurduğuna inanmak gibi)

    Halüsinasyonlar: Şizofrenide en yaygın halüsinasyon türü işitseldir; kişi hayali sesler duyduğunu zanneder. Kimi zaman şizofreni hastası bu seslerle uzun süre konuşur. Kimi zaman sesler hastaya hareketleri konusunda komutlar verir. Daha az rastlanan halüsinasyon türlerinde gerçekte olmayan ama hastaya bütünüyle gerçek gibi gelen görme, hissetme, tatma veya koku alma gibi olaylar olabilmektedir. Kişi olağan renk ve şekilleri farklı biçimde algılar ve bunların özel anlamlarla yüklü olduklarını düşünür.

    Düşünce Bozukluğu: Düşünce bozukluğu olan kişi ne söylediği ve nasıl söylediği konusunda karmaşa yaşar. Kişinin konuşmasının izlenmesi, bir konudan ötekine atladığı ve mantık bağlantıları zayıf olduğu için zordur. Düşünce sürecinde kesintiler olabilir, yalnızca konuşan kişi için anlamlı bir hal alır. Kimi durumlarda düşüncelerinin çalındığını ya da kendi düşüncelerinin bir yabancı tarafından etki veya kontrol altına alındığını sanır. Ciddi vakalarda konuşma anlaşılmayacak ölçüde kesik ve karmaşık duruma gelir.

    Davranış Bozukluğu: Kimi şizofreni hastaları toplumsal kuralları ihlal edecek davranışlar (örn., kalabalık içinde soyunmak) gösterir. Çirkin hareketler, tuhaf yüz ifadeleri, amaçsız davranışlar gösterirler.

    Pozitif belirtilerin tanınması kolaydır, çünkü bunlar normalden belirgin olarak farklıdır. Ancak halüsinasyon veya hezeyan gibi pozitif belirtilerin varlığı kesin olarak kişinin şizofreni olduğu anlamına gelmez. Örneğin alkol veya uyuşturucu kullanan, ağır depresyon, mani geçiren, beynine darbe alan ya da kimi tıbbi hastalıklarda da kişiler benzer belirtiler gösterebilir.

    Pozitif belirtiler kişinin toplumsal işlevini engelleyeceği için hasta genellikle bir psikiyatri hastanesine kabul edilir. Antipsikotik ilaçlar pozitif belirtileri önlemekte veya yoğunluğunu azaltmakta, yeniden ortaya çıkma olasılığını düşürmektedir. Ancak kişi negatif belirtiler göstermeye devam edebilir.

    Stres dolu bir yaşam deneyi, ilaçların kesilmesi ya da dozajın azaltılması durumunda belirtiler yeniden ortaya çıkacaktır. Bu tür geri dönüşler, kişinin daha önce yeterli gelen dozda ilaç almaya devam etmesi ve görünür bir neden olmaması durumlarında da görülebilmektedir.


    Pozitif belirtiler "delilik" ile ilişkileri dinlen damgaya sebep olurlar. Hezeyan, halüsinasyon, düşünce ve davranış bozukluğu şizofreni hastalarının insanlar tarafından "deli" olarak damgalanan özellikleridir.
    Duygu İfadesinde Donukluk: Şizofreni hastaları genellikle duygusal açıdan kendilerini "donuk" hissederler ve çevrelerinde olup bitene tepkisiz kalırlar.
    Yüz ifadelerini, davranış veya ses tonlannı değiştirerek duygusal tepkilerini dışa vuramazlar. Mutluluk ya da üzüntü verici olaylara duyarsız kalır veya uygun biçimde davranış göstermezler. Bazı şizofreni vakalarında, kaba biçimde uygunsuz duygu ve hareketler başlıca belirtiler arasında sayılabilir. Kişi yanlış yönlendirilmiş, amaçsız, saldırgan görünebilir. Şizofreni hastasının kişiliği önceki durumuna göre değişmiş görünür.

    Motivasyon Kaybı: Şizofreni kişinin motivasyonunu azaltarak çalışma veya sosyal aktivitelere katılımını zorlaştırır. Hastalar çamaşır yıkama, yemek pişirme gibi gündelik işlerden uzaklaşır, uç durumlarda kişisel hijyeni sağlayamaz ve kendilerine bakamazlar. Kararsızlık, olumsuzluk, edilgenlik ani dürtülerle karışık biçimde ortaya çıkar. Uç durumlarda kişi nedensiz biçimde kendini geri çeker, ajite davranış gösterir.

    Toplumdan Geri Çekilme: Şizofreni hastalan insanlarla arkadaşlıklarım sürdürmekte zorlanırlar. İnsanlarla karşılıklı etkileşimleri kısa süreli ve yüzeyseldir. Bazı durumlarda kişi bütün toplumsal ilişkilerini keser.

    Düşünce Yoksulluğu: Kimi şizofreni hastalarında düşünme miktar ve içerik olarak azalır. Nadiren konuşur, sorulara kısa yanıtlar verir ve ayrıntı vermezler. Uç durumlarda kişinin konuşması "evet", "hayır", "bilmiyorum" gibi kısa cümlelerle sınırlanır. Kimi şizofreni hastaları ise serbestçe konuşurlarsa da, konuşmaları anlaşılmazdır ve herhangi bir içeriği yoktur. Bu kişiler dolambaçlı biçimde konuşur ve asla asıl konuya gelmezler. Konuşmalan fikirler arasında bağlantısız bir gezinmedir, düşünce sürecinde anlaşılmaz kesintiler ve atlamalar vardır.

    Negatif belirtiler çoğu zaman yanlış biçimde, kişinin tembel olduğu ya da kasıtlı olarak kötü davranış göstererek başkalarını sıkmayı amaçladığı yorumlanabilir ve hastalığın parçası olarak kavranmaz. Bu tür yanlış yorumlar şizofreniye yönelik damga ve olumsuz imajı destekleyecektir. Pozitif belirtilerin eşlik etmediği negatif belirtiler bir hekim tarafından daha önceki davranışlara göre yaşanan değişim açısından değerlendirilmelidir. Pozitif belirtilerin olmadığı negatif belirtiler genellikle gözden kaçacaktır, ama kişinin yardıma ihtiyacı devam etmektedir. Pozitif belirtilerden farklı olarak negatif belirtiler, genellikle hastalık belirtisi olarak anlaşılmayan daha ince işlev sorunlanna yol açar. Kimi zaman aile üyeleri veya başkaları negatif belirtileri "tembellik" olarak yanlış yorumlarlar. Örneğin kişinin motive olmaması ve kişisel görünüşüyle ilgilenmemesi durumunda çevresindekiler onun fazla tembel olduğunu veya ailesini rahatsız etmek amacıyla görüntüsünü ihmal ettiğini düşünürler.

    Negatif belirtiler depresyona bağlı olabilir (depresyon şizofreniyle aynı anda yaşanabilir), moral bozan bir çevreden (uzun süre hastanede kalmak gibi) kaynaklanabilir ya da bazı antipsikotik ilaçların yan etkilerinden kaynaklanabilir. Negatif belirtilerin şizofreni hastalığının parçası mı olduğu yoksa bu tür başka sorunlardan mı kaynaklandığını net olarak saptamak genellikle zordur.

    Geri çekilme süresince kişinin çalışma, başkalarıyla ilişki kurma, kendine özen gösterme yeteneği, büyük ölçüde negatif belirtilerin şiddetine bağlı olacaktır.

    Çoğu şizofreni hastasında az sayıda pozitif ve negatif belirtiye rastlanır. Belirtilerin türü ve şiddeti hastalık süresince ve kişiden kişiye değişim gösterir. Bazı bireyler halüsinasyon görmez, bazıları negatif belirti göstermezler. Öte yandan kimileri de bunları şiddetli biçimde yaşar.

    Negatif belirtiler psikolojik zayıflık, daha aktif ve katılımcı bir yaşam sürme iradesinden yoksunluk gibi damgalarla da bağlantılıdır. Negatif belirtilerin sonuçlan toplumdan çekilme ve başkalarına karşı sorumluluk duygusunun yitirilmesi gibi tutumlarla tanımlanan iradi olarak seçilmiş bir yaşam biçimi olarak da algılanabilir. Negatif belirtiler çoğunlukla tembellik damgasıyla bağlantılıdır.

    Şizofreninin gerçek nedenleri tam olarak bilinmemekle beraber, bir kişinin hastalık riskini arttıran çok sayıda etken olduğu düşünülmektedir. Bu etkenler birbirlerini etkileyerek şizofreninin gelişimini belirler ve değişik etkenler bireyin gelişiminin farklı evrelerinde önem kazanır. Genetik etkenler, gebelik dönemi komplikasyonlan, doğum koşullarının her biri yeni doğmuş çocuğun hastalığa yatkınlığım etkileyecektir. Yaşamın daha sonraki bir diliminde hastalığın başlaması kişinin bir dizi strese yatkınlığı ve bunlar karşısındaki kırılganlığına bağlıdır. Bu stresler biyolojik (örneğin, halüsinasyona neden olan uyuşturucu kullanımı) veya sosyal (örn., bir yakının ölümü) nitelikte olabilir. Bu tür ya da başka etkenler ve stres de hastalığın gelişme ve sonuçlarını etkileyecektir.

    Kalıtım: Şizofreni hastasının akrabaları hastalık açısından başkalarına göre daha fazla risk altındadırlar. Küçük yaşta evlat edinilmiş çocuklar üzerindeki araştırmalar akrabalarda artan şizofreni riskinin çevresel değil genetik karakterli olduğunu göstermektedir. Şizofreni hastalarının çocuklarında da, biyolojik ebeveynlerince yetiştirilip yetiştirilme-diklerinden bağımsız olarak, benzer biçimde artan bir hastalık eğilimi görülür. Yine, edinilmiş ebeveyn tarafından yetiştirilen şizofreni hastalarının aile tarihi, bu kişilerin biyolojik akrabalarında riskin yüksek olduğunu, evlat edinme yoluyla akraba olunanlarda ise yüksek olmadığını göstermektedir.

    Nöro-gelişimsel varsayım: Yakın zamanlarda geliştirilen bir görüşe göre şizofreni nöro-gelişimsel bir bozukluktur ve hastalığın klinik açıdan dışa vurulmasından çok önce beyin gelişimi sırasında yaşanan bir sorun veya patolojik bir duruma bağlanmaktadır. Bu görüşe bakılırsa şizofreni hastalannda beyinde gelişme bozukluğu vardır. Çeşitli nörobiyolojik nedenlerle bozukluk kendini yetişkin evrede, doğumdan çok sonra olgunlaşan kimi özgün sinirsel sistemlerin bazı psiko-sosyal stres ve olumsuz yaşam deneyimleriyle uyuşmazlığa düştüğü durumlarda gösterebilir. Bu görüş halen "koşullara bağlı" nitelik taşımakla birlikte, destekler yönde bir dizi kanıt da vardır. Özellikle gebelik ve doğum komplikasyonlarınm şizofreni riskini iki ila üç kat arttırabildiği saptanmıştır; bunun kaynağı büyük olasılıkla beynin gelişmesinde oluşan hasarlardır. Fetusun oksijensiz kalması, şizofreni hastalannda %20-30 oranındayken, genel nüfusta % 5-10'dur. Şizofreni riski perinatal komplikasyon sayısıyla orantılı olarak yükselmektedir. Hamile kadının viral hastalık geçirmesiyle rahim içinde beyin hasan riski artar. Şizofreni hastalarının çoğunluğunun yılın başka zamanlannda değil de kış sonu veya bahar başında doğdukları ve bu dönem doğanlar arasındaki şizofreni vakalarının (nezle, kızamık ve suçiçeği gibi) viral hastalık salgınlarından sonraki dönemlerde çoğaldığı saptanmıştır. Ancak annenin geçirdiği viral enfeksiyonların yine büyük olasılıkla artan şizofreni riskinin yalnızca küçük bir bölümünü açıklayacağı da unutulmamalıdır.


    Beyinde fiziksel anormallikler: Bazı şizofreni hastalarında beyinde fiziksel değişiklikler yaşandığı saptanmıştır. Beynin yapısındaki bu tür değişiklikler ölümden sonra beyin dokusunun analizi ve ayrıca insan yaşamı sürerken beynin incelenmesine olanak veren beyin görüntüleme teknikleri ile saptanabilmektedir. Bilgisayarlı Tomografi (CT-Scan) ve Manyetik Rezonans Görüntüleme (MR1) beyin yapısını görüntülemektedir. İşlevsel MRI ve izotop kullanılan tekniklerle (Single Photon Emission Tomography / Tekli Foton

    Emisyonu Tomografisi - SPECT ve Positron Emission Tomography /PET) serebral bölgesel kan akışı (rCBF) ve beyin kimyasındaki değişiklikler gösterilebilmektedir.
    Hep birlikte ele alındığında bu bulgular şizofrenide internöronların gerçekleştirdiği beyin faaliyetinde bir açık söz konusu olduğunu göstermektedir.


    Nörokimyasal:
    Şizofrenide nöro-kimyasal anormalliklerin işin içinde olduğu varsayımının tarihçesi oldukça eskidir. Ancak ampirik veriler yalnızca antipsikotik ilaçların beyindeki katekolamin metabolizması ile, daha spesifik olarak, bu ilaçların katekolamin postsinaptik alıcılar (reseptörler) üzerindeki etkisinin bloke edilmesi ile ilişkisi gösterildiğinde elde edilmiştir. Daha sonra yapılan araştırmalar, antipsikotiklerin dopamin-2(D2) reseptörlerini bloke etme kapasitesini göstermiştir. Klinik etkilerinin kaynağı budur. Dopamin beyin hücrelerinin itkilere duyarlılığını arttırır. Normal olarak, bu güçlendirilmiş duyarlılık kişinin stres ya da tehlike koşullarında bilincini güçlendirmek açısından yararlıdır. Ancak bir şizofreni hastasında, dopamin etkisinin zaten hiperaktif bir beyine eklenmesi kişiyi psikoza sürükleyebilecektir. Şizofrenide dopaminerjik hiperaktivasyonun ek olarak üstlendiği role, dopaminin etkilerini arttıran bir ilaç olan amfetaminin şizofreni benzeri belirtileri kötüleştirici ve hatta açığa çıkartıcı etki yaptığı yolundaki gözlemlerden hareketle ulaşılmıştır. Merkezi sinir sisteminde arttırılmış dopaminerjik etkinlik iki mekanizmayla gerçekleşmektedir:

    1 .sinaptik bölgelerde dopamin artışı ve

    2.reseptör aşın-duyarlılığı.

    Her iki mekanizma da şizofrenide geniş olarak sorgulanmış ama her iki yönde de sonuca taşıyan veriler elde edilememiştir. Hastaların vücut sıvılarında dopamin değişimi ve ölüm sonrası beyin dokusunda dopamin düzeyinin doğrudan belirlenmesi çelişkili sonuçlar vermektedir

    PET gibi neuroimaging (sinirsel görüntüleme) teknikleri, kısa süre önce beyindeki dopamin reseptör yoğunluğunun belirlenmesi için kullanılmıştır. Klasik antipsikotiklerin dopamin alıcıları üzerinde bloke edici etkisi açık biçimde gösterilmiş olmakla birlikte, ilaç kullanmamış hastalardaki dopamin-reseptör yoğunluğu ile kontrol gruplar arasında yapılan karşılaştırmadan çıkan sonuçlar da araştırmalar arasında farklılık arzetmektedir. Moleküler biyoloji teknikleri kullanılarak, ilaç kullanmamış şizofreni hastalarında beyin dokusunda ölüm sonrası bir dopamin-reseptör yoğunluk ve duyarlılık artışı gösterilmiştir . Atipik antipsikotikler kullanıldığında araştırmacılar, antipsikotiklerin D2 bloke etme etkisinin antipsikotik etkinin temel faktörünü oluşturduğu yolundaki varsayımı sorgulamaya başlamışlardır. "Atipik" antipsikotiklerin etki biçiminin, D2 dopamin reseptörlerin (serotonin 5-HT reseptörler dahil) yanı sıra, bir çok reseptör için de yakın bir ilişkiyi kapsadığı kanıtlanmış bulunmaktadır. Sonuç olarak araştırma bulguları başka birçok reseptör bölgesinin de (örneğin D1, D3, D4, 5-HT2 ve NMDA) şizofreninin patogenezine dahil edilmesi gerektiğine işaret etmektedir.

    İlaçların geliştirilmesi ve psikososyal müdahaleler şizofreni hastalarının durumunu köklü biçimde değiştirmiştir. Yeni antipsikotikler rahatsızlığın belirtilerinin kontrolüne yardımcı olmakta ve daha az yan etkiye neden olmaktadır. Eğitim ve diğer psikososyal müdahaleler hastalar ve ailelerine sorunla daha etkin biçimde uğraşmayı öğretmekte, toplumsal ve mesleki işlevsizliği azaltmakta, şizofreni hastalarının topluma yeniden kazanılmasına yardımcı olmaktadır. Daha güvenli ve etkin tedavi yollarının araştırılması da sürdürülmektedir. Ek olarak (gelişmiş ülkelerin tersine) gelişmekte olan ülkelerde süregiden daha iyi öngörü araştırmaları şizofreni hastalarına her yerde uygulanabilecek stratejiler üretmektedir.

    Şizofreni tedavisinin üç ana bileşeni vardır:
    ■ Belirtileri iyileştirmeye ve yemden hastalanmayı önlemeye yarayan ilaçlar ile tedavi;
    ■ Hastalara ve ailelere sorunlarını çözmeleri, stresi aşmak, hastalık ve komplikasyonlanyla mücadele etmek, kötüleşmeyi önlemek yönünde yardım etmeye yönelik, eğitsel ve psikososyal müdahaleler.
    ■ Hastaların yaşamla yeniden bütünleşmeleri, eğitsel ya da mesleki işlevlerini yeniden kazanmalarına yönelik toplumsal rehabilitasyon.

    Sağlık çalışanları Dünya Psikiyatri Derneğinin 1996 tarihli Madrid Deklarasyonunun ilkelerini bilmek zorundadırlar. Bu ilkelerde bilimsel gelişmeleri izlemenin önemi, güncellenmiş bilgileri meslektaşlarla paylaşma gereği ve hastayı tedavi sürecinde bir ortak olarak kabul etmek yer almaktadır. Ayrıca farklı tedavi yaklaşımlarının birleşik olarak da uygulanması (örneğin vaka yönetimi ekipleri) mümkündür. Bu yolla bütün çabalar aynı hedeflere odaklanmış olacak, hasta ile ailesi tedavi planlarındaki ortak terapi çizgilerini kavrayacaklardır. Sağlık çalışanları hastalan ve ailelerini hasta/aile destek gruplarında işbirliği yapmaları yönünde teşvik etmelidir; bu tür çalışmalar hastalıkla başa çıkmakta yardım ve rehberlik sağlamaktadır.

    Antipsikotik İlaçlar
    Şizofreni tedavisinde kullanılan ilaçlar genel olarak iki grupta toplanır:
    1. Klasik antipsikotikler (daha önceleri "nöroleptikler" denirdi)
    2. Yeni antipsikotikler {ikinci kuşak ya da "atipik" antipsikotikler)

    Klasik antipsikotikler
    Klasik antipsikotik ilaçlar klinik uygulamaya ilk kez 1950'lerin ortalarında girmiştir. Antipsikotik terimi, klozapinin kullanıma girmesinden önce geliştirilen antipsikotik ilaçlar için kullanılmıştır. Antipsikotikler daha önceleri distoni, parkinson, diskinezi ve akatizi gibi ekstrapiramidal motor sistem üzerindeki karakteristik yan etkileri nedeniyle "nöroleptikler" olarak adlandırılıyordu. Bu ilaçların şizofreninin, halüsinasyon ve hezeyan gibi pozitif belirtilerini azaltmak ve kimi zaman yok etmekte yararlı oldukları kanıtlanmıştır. Yine ajitasyon, isteksizlik ve saldırganlık gibi belirtileri hafifletmek için de yararlıdırlar. Ne yazık ki, şizofreninin apati, toplumsal geri çekilme ve düşünce yoksulluğu gibi negatif belirtilerinin tedavisinde etkileri olmamıştır. Bu ilaçlar düzenli kullanılmaları halinde, hastalığın tekrarlama riskini de azaltır. Etkin antipsikotik ilaçların devreye sokulması şizofreni hastalarının toplum içinde tedavisini daha da kolaylaştırmış ve hastaneye geri dönüşü de gereksizleştirmiştir. Antipsikotik ilaçlar hastalara tedavinin psikososyal biçimleri açısından da yardımcı olmaktadır.


    Klasik antipsikotik ilaçlar, Klorpromazin, Tiyoridazin, Haloperidol gibi ilaçlardır.

    Yeni antipsikotikler
    Daha önceki yıllarda ilaç geliştirme çalışmalarında özellikle halüsinasyon ve hezeyan gibi pozitif belirtileri azaltmak üzerinde duruluyordu. Ancak son yıllarda araştırmacılar daha az yan etkisi olan antipsikotik ilaçlar üretmeye yönelmiş ve pozitif belirtiler kadar negatif belirtilerin tedavisine de ağırlık vermişlerdir ve bu yaklaşım yaşam kalitesini iyileştirme, modern tedavi ve
    rehabilitasyon adına büyük katkılar sağlamıştır. Klozapin oldukça az ekstrapiramidal yan etki (EPS) gösteren ilk antipsikotik ilaç olmuştur. Klozapin'i olanzapin, risperidon, ketiapin gibi yeni ilaçlar izlemiştir. "Yeni", " ikinci kuşak", veya "atipik" antipsikotik terimleri bu ilaç grubu için kullanılmaktadır. Yeni antipsikotiklerin klasik olanlara göre bir diğer avantajı da negatif belirtileri azaltmaları ve prolaktin düzeylerinde çok az ya da hiç yükselmeye sebep olmamalarıdır.

    Eğitim ve Diğer Psikososyal Tedaviler
    Psikososyal tedavilerin şizofreninin tedavi, gelişim ve sonucunu etkiledikleri düşünülmektedir. İlaç tedavileri sayesinde şizofreni hastalığında köklü değişiklikler gündeme gelmekle birlikte, son yıllarda, psikososyal müdahalelerin şizofreni tedavisinde önemli olduğu yolunda artan ölçüde araştırma kanıtlan elde edilmiştir. Psikososyal müdahaleler içinde psikolojik veya toplumsal yönetim strateji ve teknikleri ile bilişsel, yetersizlik, fonksiyon bozukluğu gibi psikolojik sorunları azaltmak veya yok etmek, hastanın toplumla yeniden kaynaşması ve psikososyal anlamda rehabilite edilmesini kolaylaştırmak vardır. Psikososyal müdahaleler hem pozitif hem negatif belirtileri azaltmayı, tedaviyi desteklemeyi, hastanın tedavi sürecine bağlanmasını, yeniden hastalanma riskini önlemeyi, toplumsal ve iletişimsel becerileri geliştirmeyi, stresle daha iyi uğraşabilmek için hastalar ve yakınlarının donanımlarının güçlendirilmesini kapsar. Psikososyal müdahale ilaç tedavisinin tamamlayıcısıdır.


    Şizofreni hastalarının yaşadığı sorunlar toplumsal, kişisel, klinik ve kimi zaman siyasidir (örneğin ayrımcılık). Şizofreninin etkisi yaşamın çok fazla alanında hissedildiği için, etkin tedavi birden fazla soruna hitap etmelidir. Bunlar arasında hastalığın geri dönmesini önlemek, psikolojik eğitim, aile yaşamı, topluluk içinde ve diğer özel alanlarda bakım ve rehabilitasyon sayılabilir.

    Tıbbi yaklaşımlar ve rehabilitasyon çabalarına ilişkin çalışmalar, ilaç ve rehabilitasyonun birlikte çok daha iyi sonuç verdiğini göstermektedir. İlaç gerekli olmakla birlikte tek başına yeterli tedavi sağlamamaktadır; rehabilitasyon ise özenli ilaç kullanımına gerek duymaktadır.
    makinemuhendisi.com
     

Bu Sayfayı Paylaş