Şeriat Nedir?

'Dini Terimler Sözlüğü' forumunda Mavi_Sema tarafından 10 Mayıs 2010 tarihinde açılan konu

  1. Mavi_Sema

    Mavi_Sema Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Şeriat Nedir? konusu Şeriat Nedir?







    Bilerek veya bilmeyerek bir çok kimse şeriatın aleyhinde bulunuyor. Hakkında küçültücü sözler sarf ediyor. Bilerek aleyhinde bulunan kimseye diyecek sözümüz yoktur. Onu kabul etmedikten sonra, aleyhinde konuşması tabiidir. Böylelerine diyebileceğimiz şeyler de bahsimizden hariçtir. Ama haberi olmadan, şeriatın ne olduğunu bilmediği hâlde aleyhinde bulunan kimseye yazık olur. Gaflet ve cehaletinden dolayı, sevdiği ve inandığı davayı farkında olmadan yaralıyor. Bunun için şeriatın ne olduğunu bilmemiz ve açıklamamız lâzımdır. Şeriatın tarifi şudur Akıllı kimseleri mutluluğa sevk eden ilahi bir nizamdır. İstanbul Üniversitesi tarafından ilk baskısı yapılan Ömer Nasuhi Bilmenin Istılahatı Fıkhıye Kamusu'nun 1. Cildinin 14. sabitesinde şeriat şöyle tarif ediliyor: "Cenabı Hakk'ın kullan için vaz etmiş olduğu, dini ve dünyevi ahkamın heyeti mecmuasıdır. Bu itibarla şeriat, din ile müteradif olup, hem ahkâmı asliye denilen itikat, hem de ahkamı feriyyei ameliye denilen ibâdet, ahlâk ve muamelatı ihtiva eder." Yani şeriat, din ve İslâm kelimeleri eş anlamlı sözlerdir. Bunun için bir kimsenin şeriatın aleyhindeki tutum, davranış ve sözleri küfre vesile olur. Şeriat demek, Kur'ân demektir. Şeriat demek, ilahi vahiy demektir. Hatta İmamı Âzam gibi müçtehitlerin içtihatları, şeriat olmadığı gibi, Hz. Peygamber (sa.)'in vahye dayanmayan söz ve fiilleri de şeriat değildir. Müçtehitlerin içtihadı isabet edebileceği gibi isabet etmeye de bilir. Peygamber (sa.) şöyle buyuruyor: “Müçtehid içtihadında isabet ederse iki, yanılırsa bir mükâfatı vardır.” Bunun için, her hangi bir müçtehidin sözünü red etmek ve kabul etmemek küfre vesile olmadığı gibi. vebal de değildir. Tabiatıyla, Şafiî olan kimseler Hanefi'nin, Haneliler de Şafiî'nin içtihatlarını kabul etmiyor. Meselâ; Hanefi mezhebinde cenabetten dolayı ağıza ve buruna su vermek farzdır, denildiği hâlde, Şâfiîler farz değil, sünnettir diyorlar. Kezâlık Şafiî mezhebinde, imamın arkasında Fatiha okumak farzdır, denildiği hâlde, Hanefiler farz değildir diyorlar. Peygamber (sa.)'in söz ve fiilleri iki türdür:
    1- Vahye dayanmayan. İnsan olarak söylediği söz veya yaptığı fiildir. Bunlar din ve şeriat sayılmıyor. Meselâ; "Ey Nebi! Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi niye haram kılıyorsun?" (Tahrim/1)
    2- Vahye dayanan söz ve fiiler.
    Misal verelim; Kur'anı Kerim "Namaz kılınız, zekât veriniz diye namazı ve zekâtı emrediyor. Ama, namaz kaç vakit, her vaktin kaç rekâtı vardır. Her rekâtta kaç rüku, kaç secde vardır, diye bunları beyan etmiyor. Bunları açıklayan Hz. Peygamber'dir. Ama bu açıklama şahsi fikir ve görüş değildir, vahye dayanmaktadır. Hatta miraç gecesinde dünyaya döndüğünde, henüz namazın nasıl kılınacağını bilmiyordu. Ve bunun için ilk günün sabah namazını kılamamıştı ve ilk kıldığı namaz öğle namazı olmuştur. Kezâlik Kur'anı Kerim zekatın durumunu tafsil etmiyor. Kaç çeşit zekât vardır, yani nelerin zekâtı var ve kaçta kaç zekat verilecektir, diye açıklama getirmedi. Ancak Peygamber (sa.) vahye dayanarak bunları beyan etti. Bunun için Peygamberin bu kabilden söz ve fiilleri şeriattır ve dindir. Demek ki, şeriat ilahi bir nizamdır. Bir insan işi değildir. Yani şunu demek istiyorum, bir kimse müslüman ise ve İslâmın dışına çıkmak istemiyor ise onunla amel etmezse de şeriatın aleyhinde bulunmasın. Kur'anı Kerim ile Hadisi Nebevi elimizde iken, neden içtihada gidildi? Neden İmamı Azam ve İmamı Şafii gibi zevat içtihat etmişlerdir diye sorsanız, cevaben deriz ki İslâmın kaynağı olan Kur'ân-ı Kerim'in ayetleri ile Peygamber'in hadisleri mahduttur. Yani sınırlıdır. Farz edelim, ikiyüz-üçyüzbin ayet ve hadis olsun, ama dünyanın hadise ve olayları ise namütenahidir, sınırsızdır. Bunun için ayet ve hadis, her hadisenin hükmünü açıkça ifade etmiyor. Yani ayet ve hadisler, bazı hükümleri açıkça ifade etmiştir. Bir kısmı da açıklamamış, ictihade bırakmıştır. Hz. Peygamber (sa.) Muaz Bin Cebel"i Yemene vali olarak gönderdiğinde kendisine buyurdu: “Ya Muaz! Bir mesele sana intikal ederse nasıl hareket edeceksin?” Muaz dedi ki: “Önce Kurân'a baş vururum, orada hüküm varsa mesele tamamdır. Yoksa hadise baş vururum, orada da yoksa içtihat ederim.” Bunun üzerine Peygamber (sa.) şöyle dedi: “Resulullah'ın elçisini muvaffak kılan Allah'a hamd olsun.”
    Hz. Peygamber'in, peygamberliğini isbat eden binlerce mucize vardır. Ama, numune olarak dört mucize gösterelim:
    1- Kur'ânı Kerim
    2- Peygamber'in sünneti, yani hadisi
    3- Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali gibi efendilerimiz önceden tahsili olmayan insanlar oldukları hâlde, onun medresesinde yetişip en üstün fikirleri ortaya atmaları, İslâm devletini en güzel ve adil bir şekilde idare etmeleridir. Hz. Ömer'in adaleti darbı mesel hâline gelmiştir.
    4- İmamı âzam, İmamı Malik, İmamı Şafiî ve İmamı Ahmet Bin Hanbel gibi büyük müçtehit ve mütefekkirlerin Kur'ân-ı Kerim ile sünneti seniyyenin ışığı altında, benzeri olmayan bir şekilde istinbat ettikleri İslâm hukukudur.
    Bu gün dünyada İslâm hukukunun büyük bir yeri vardır. Peygamber (sa.) olmasa idi, ne İmamı Âzam. ne İmamı Şafiî, ne İmamı Gazali olurdu. Onları bu dereceye yükselten sünnettir. Demek bu müctehitlerin içtihatları ve tedvin ettikleri hukuk, Peygamber'in nübüvvetini isbat ediyor. İçtihat derecesine varmış kimseler çoktur. Bunların bir kısmının mezhepleri yazılıp tedvin edilmiştir ve tabileri vardır. Bir kısmının mezhepleri yazılmamış ve kaybolmuştur. İmamı Âzam'ın, mezhebi yazılıp tedvin edilmiş ve tabileri bulunan büyük bir müçtehittir. İmamı Âzam'ın zamanında İmamı Ebu Yusuf, İmamı Muhammed ve İmamı Züfer gibi imamlar vardı. İmamı Âzam, bunların en büyüğü olduğu için en büyük imam mânâsına gelen İmamı Âzam lakabını almıştır. Künyesi Ebu Hanife'dir. Hanife divit mânâsına geliyor. Mürekkep ve yazı ile meşgul olduğu için Ebu Hanife denildi. Yani mürekkep sahibi demektir. Hz. Ömer veya Hz. Osman'ın zamanında Kabil fethedilince dedesi olan Zuta esir düşüp ve Irak'a götürülmüştü, bilahare serbest bırakıldı ve müslüman oldu. Hem kendisi, hem oğlu Sabit, hem torunu Numan (Ebu Hanife) tabiinden idiler. İmamı Âzam Ebu Hanife Küfe şehrinde dünyaya geldi, küçük yaşta Kur'anı Kerim'i hıfz etti. Kumaş ticaretini yapan babası ile birlikte ticaretle uğraştığı gibi, ilim medresesine de devam ediyordu. On altı yaşında iken babası ile birlikte hacca gitti. Abdullah Bin Haris ve Enes Bin Malik gibi bazı ashab-ı kiram ile görüşüp sohbetlerinde bulundu. Tabiinin büyüklerinden Hammad Bin Ebi Süleyman'ın ilim halkasına katılıp onsekiz sene devam etti. Çevresinin en büyük alimi olan Hammad'ın ilmini adeta devraldı. Her hangi bir engel olmadığı zaman her sene hacca giderdi. Mekke ve Medine'de birkaç sene mücavir olarak kaldı ve derslere devam etti. İmamı Âzam, İslâm'a karşı çok samimi olduğu için asla İslâm'dan taviz vermedi. Tam İslâm'ı uygulamada hem Emeviler hem Abbasiler zamanında kendisine kadılık makamı teklif edilip, ısrar edildiği halde kabul etmedi. Hatta bu makamı kabul etmediği için beni Ümeyyenin son hâlifesi Mervan Bin Muhammed'in valisi kendisine çok işkence yapmıştır. Ve Abbasi Hâlifesi Ebu Caferül Mansur da onu hapse attı ve hapiste vefat etti.
    İmamı Azam'ın fıkhı yedi esâsa dayanıyor:
    1- Kitap
    2- Onu açıklayan sünnet
    3- İslâmı yayıp, Kur'amn nüzulünü müşahede eden sahabenin sözleri
    4- Kıyas
    5- İstihsan
    6- İcma
    7- Nassa ters düşmeyen örf.
    İmamı Azam'ın zamanında uydurma ve çok kuvvetli olmayan hadisler dillerde dolaştığı için hadis hususunda çok dikkat ederdi. Her hadisi kabul etmezdi ve çok titiz davranıyordu. Ancak, bir cemaatten bir cemaate aktarılan veya ilim merkezi sayılan şehir alimlerinin kabul edip uyguladıkları hadisleri kabul ederdi. Veyahut ashaptan birisi bir hadisi sahabe cemaatine rivayet eder ve muhalefet eden olmazsa, yine onu kabul ederdi ve bu hususta şöyle diyordu: “Peygamber (sa.)'den Kur'ana aykırı bir hadis rivayet eden bir kimseyi reddetmem, ne Peygamberi ret ve ne de onu yalanlamak mânâsına gelmez. Benim bu rivayeti reddetmem ancak batıl ile Peygamber'den rivayet eden kimseyi reddetmekten ibarettir. Meydana gelen itham da Peygamber’e karsı değildir. Peygamber ne söylerse baş ve göz üzeridedir. Biz ona inanıyor ve ona şahitlik ediyoruz.” Fakihlerin meşhur bir sözleri vardır, ne kadar güzel bir sözdür o da şudur: "Abdullah b. Mesud fıkıh ilmini ekti, Alkame suladı, İbrahim en Nehas biçti, Hammad onu dövdü. Ebu Hanife ise öğüttü. Ebû Yusuf yoğurdu, Muhammed ise pişirdi. Diğer insanlar da onun ekmeğinden yiyorlar." "Meseleyi Allah'ın kitabında görürsem ondan alırım. Onda bulamazsam Allah Resulünün sünnetinden ve güvenilir kimselerin ellerinde bulunan sahih eserlerden alırım. Onda da bulamazsam, sahabelerinden istediğim kimsenin sözünü alır, istediğim kimsenin sözünü bırakırım. Sonra bunların sözü dışına çıkmam. İş, İbrahim, Sabi, Hasen, Said bin Museyyeb'e varınca, onların içtihad ettikleri gibi ben de içtihad ederim." İmamı Âzam, kıyas ve akla çok önem verdiği için Kur ‘an ve sünnette yer almayan meseleleri, sağlam kafasıyla İslâm'a uygun olarak çözerdi. Birkaç misal vermek istiyorum:
    1- Ameş ismindeki zat hanımına hitaben; "Unun bittiğini bana haber verir veya yazarsan veyahut birisini bunun için gönderirsen ya da herhangi bir kimsenin yanında bunu dile getirir veya işaret edersen, sen benden boşsun" diyerek talâka yemin etti. Bunun üzerine hanımı İmamı Âzam'a durumunu sordu. İmam kendisine cevaben "Un bittiğinde un torbasını kocan uykuda iken eteğine bağla, sabahlayınca durumu bilecektir" diye fetva verdi.
    2- Birisi, Ramazanı Şerif de oruçlu iken gündüz vakti hanımı ile münâsebette bulunacağına dair yemin ediyor. İmamı Âzam bu meseleye de "Hanımıyla birlikte gündüz sefere çıkması ve o zaman kendisiyle münâsebette bulunabileceği" şeklinde fetva veriyor.
    3- Başka birisi de hanımı merdivende iken, kendisine "Yukarıya çıkarsan da, inersen de üç talâkla boşsun" dediğini beyânla durumunu sordu. İmamı Âzam bu durumdan kurtulması için şöyle fetva verdi Kadın olduğu yerde kalacak sonra birkaç kişi merdiveni yere indirecekler ve onu yere koyacaklar. Cenabı Hak insan denilen bu şerefli yaratığın devam ve bekasını bir sebebe bağlamıştır, o da evliliktir. Evlilik, fıtri bir ihtiyaçtır, erkek olsun, kadın olsun her insan evlenmeye muhtaç olup bir eş ile beraber yaşamak arzusundadır. Bu hususta Kur'anı Kerim şöyle buyurmaktadır; "O'nun (Allah'ın) birliğine delâlet eden belgelerden biri şudur huzur bulaşınız diye sizin cinsinizden sizler için eş yaratmasıdır." Rum/21 Peygamber (sa.) de şöyle buyurmaktadır: “Bir kimse evlenmeye gücü yettiği hâlde evlenmezse benden değildir.” (Bayhaki Tabarani) Ancak evlilikten en büyük amaç neslin bekası olduğuna göre rastgele bir kimse ile evlenmek doğru değildir. Erkek olsun kadın olsun evliliğe namzet olan bir kimse bilgili, kültürlü, iyi İslâm terbiyesini almış birisi ile evlenmeye çaba göstermek zorundadır. Yoksa huzurun sağlanması mümkün olmayacağı gibi evliliğin semeresi olan neslinde iyi yetişmesi de zor olacaktır. Ve bu sebep ile ilahi ve kevni nizama ters düşecek bir duruma girecektir. Peygamber (sa.) buna işaret ederek şöyle buyuruyor: “Dört hasletten birisi için kadınla evlenilir ya serveti veya soyu ya güzelliği veya dindarlığı için, ama sen dindar olanı elde etmeye bak” (Buhari, Müslim). Başka bir hadiste de şöyle buyurulmaktadır: “Din ve ahlâkından dolayı kendisinden memnun olduğunuz bir kimse gelip kızınıza talip olursa, onu evlendiriniz yoksa büyük bir fitne ve fesada vesile olur.” (Tirmizi) Hz. Ömer (ra.) da "Evladın babasına olan hakkı nedir" diye sorulan suali şöyle cevapladı: “Evladın babasına hakkı şudur: Kendisine iyi bir anne seçmesi, güzel bir isim vermesi ve Kur'an"ı Kerim öğretmesidir.” İslâmın tavsiye ettiği yönde iki eş bir araya gelip evlenirlerse kendilerine önemli bir görev düşüyor; müşterek evlilik hayatının semeresi olan evladın hem fiziki hem de ruhi yönden gelişmesi için gereken zeminin hazırlamak ve onu gelecekte gereği gibi Allah'a kulluk edip topluma iyi hizmet vermesi için İslâmi ve müsbet bilgilerle donatmak yönünde çaba göstermektir. Yani çocuğun yetişmesi için hem anne hem de baba sorumludur. Anneye düşen vazife çocuğa fıtri gıdası olan sütünü vermesi, şefkat ve merhametin tezahürü olan hadanatı (bakımı) ihmal etmemesidir. Kuranı Kerim, bu hususta şöyle buyurmaktadır; "Anneler tam iki yıl çocuklarına süt verecekler." (Bakara 233) Tıbben de sabit olduğuna göre çocuk için en uygun gıda Anne sütüdür. Bu fıtri gıdayı ihmal edip suni gıdalara yönelmek, çocuğun sağlığı için iyi bir yol değildir. Yani Allah'ın tavsiyesi, annenin bizzat çocuğuna bakıp kendi fitri gıdasını çocuğuna vermesi şefkat ve merhamet duygularıyla onu duyurmasıdır. Yalnız fıkıh kitaplarının kaydettiklerine göre çocuğa süt verip bakmak anne için zorunlu bir emir değil bir tavsiyedir. Çocuğa bakacak başka bir kimse var ise anne, çocuğa süt verip bakmak istemediği takdirde, baba, çocuğu için bir süt anne bulmak zorundadır, masraf da kendisine aittir. Ama süt verip bakacak kimse bulunmazsa (bu zamanda olduğu gibi) anne çocuğuna süt verip bakmak zorundadır ve bu hususta ihtilaf da yoktur. Anne çocuğa süt verip bakmak zorunda değildir, şeklindeki fukahanın açıklaması, İslâmm kadına verdiği hürriyetin en bariz bir ifadesidir. Hatta bu meyanda daha dikkat çekici bir husus vardır, hanımın, beyinin annesine, babasına bakmaya mecbur olmadığı gibi beyinin elbisesini yıkamaya ve yemeğini pişirmeye dahi mecbur değildir. Ancak müslüman kadınlar, İslâmdan aldıkları terbiye sayesinde dışarda çalışan eşine yardımım esirgemeyip evin ve beyinin bütün ihtiyacını karşılar ve yükünü hafifletmeye çalışır. Bu da amel defterinde bir iyilik, bir ihsan yazılır. Anne çocuğunu sütten kestikten ve temyiz çağına geldikten sonra artık anne ilk öğretim vazifesini yapar ve çocuğuna bir yönden İslâm terbiyesini verir, bir yönden de yaşına uygun bilgi ve kültür telkin eder. Yani anne çocuğun ilk öğretmeni ve hayata hazırlayanıdır.


    ALINTIDIR.
     

Bu Sayfayı Paylaş