İstanbul'un manevi sahibi şerifi EBU EYYÜB HALiD BiN ZEYD EL–ENSARÎ

'Sahabeler ve Alimler' forumunda sleza tarafından 10 Ağustos 2008 tarihinde açılan konu

  1. sleza

    sleza Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    İstanbul'un manevi sahibi şerifi EBU EYYÜB HALiD BiN ZEYD EL–ENSARÎ konusu İstanbul'un manevi sahibi şerifi
    EBU EYYÜB HALiD BiN ZEYD EL–ENSARÎ

    Halkımız, onu kısaca Eyüb Sultan diye bilir ve anar. İstanbul’un en güzel ilçelerinden biri onun adını taşır. Özellikle de mübarek gün ve gecelerde türbesi ve camii müminlerle dolar taşar.
    Rahmetli Hacı Cemal Öğüt Hocaefendi, bir vaazında der ki:
    "Tanıdığım bir Müslüman var. Eyyüb Sultan'a hiç sırtını dönmez. Uzak yakın ne tarafından geçse, mutlaka ona yüzünü döner, Fatihasını böyle okur; saygısını tam yapmaya çalışır... Siz de o zat gibi yapın. Bu büyük ve çok değerli sahabenin kıymetini bilin."
    Onu dinleyenlerden biri, bu fevkalâde saygılı kişiyi merak etmiş ve onun kim olduğunu sormuş. Hocaefendi ise, "Kim olduğu mühim değil. Siz yaptığını yapın, sahabeye gösterdiği saygıyı gösterin yeter" demiş ama, adamcağızın merakını giderememiş...
    "Hocam" demiş, "lütfen tanıtın bu nezaket ve vefa timsali adamı bize..."
    Hocaefendi, ne dediyse durduramamış adamı... Sonunda; "Evlâdım, tanıyıp da ne yapacaksın ki?" diye sormuş. Adamcağız da, "Peygamberimizin Sahabesine bu hürmeti yapan adamın, tutup ellerinden öpeceğim" demiş.
    Bu cevap üzerine Cemal Öğüt Hoca,"Peki, öp öyleyse" diyerek uzatıvermiş elini...
    Bu hatırayı anlattığımda, toplantımızda bulunanlar, "Hocam, bir de sizden dinleyelim o büyük Sahabe yi" dediler.
    Ben de, o güzel gönüllü insanları kırmadım tabii ki...
    Onlara anlattığımı sizlerle de paylaşmak isterim:

    SAHABENİN
    BÜYÜKLERİNDENDİR
    Yani Efendimizden ders alma şerefine ermiş bahtiyarlardandır. İslâm'a ilk giren Medinelilerdendir. Peygamberimiz daha Mekke'de iken, Medine'den gelerek O’na bağlılıklarını bildiren 70 kişiden biriydi.
    Güzeller Güzeli Medine'ye hicret edince, bütün Müslümanlar O'nu misafir etme şerefine ermek için yarıştı. Peygamberimiz hiç birini kırmamak için, devesini serbest bıraktı. Deve, kimin evinin önünde durursa, Efendimiz onun misafiri olacaktı.
    Herkes büyük bir heyecan içinde devenin peşine düştü. Nihayet, en çok sevinen Ebu Eyyüb oldu. Çünkü Efendimizin devesi onun evinin önüne çökmüştü.
    Peygamberimizin mescidi ve evi yapılıncaya kadar, altı ay Ebu Eyyüb'ün evinde misafir oldu. Misafirliği süresince, Efendimizi rahat ettirmek için büyük çaba sarfetti.
    Kendisi ve eşi, evin üst katında, Efendimiz ise alt kattaydı. Yukarıdan toz, ya da su dökülür korkusuyla endişe ediyorlar ve uyuyamıyorlardı.
    Nitekim bir gece, testileri kırıldı ve su döküldü. Aşağıya sızmasın diye suyun üzerine yorganlarını bastırdılar.

    * * *
    Bir gece Ebu Eyyüb hazretlerinin uykusu kaçtı ve kendi kendine şöyle dedi:
    "Biz Resulullah'ın üzerinde geziniyoruz ha!"
    O gece üst katta uyuyamadılar. Sabahleyin durumu Efendimize anlattılar.
    Güzeller Güzeli, "Alt kat benim için daha uygun" buyurdu.
    Ebu Eyyüb ısrar etti ve dedi ki:
    "Hayır! Sizin alt katta olduğunuz bir evde ben uyuyamam..."
    Bunun üzerine Peygamberimiz üst kata taşınmaya razı oldu.

    * * *
    Ebu Eyyüb radıyâllahû anh, Efendimizin döneminde Bedir dahil bütün savaşlara katıldı. Efendimizden sonra da,ömrü cihad meydanlarında geçen bir kahramandı.
    Ancak asıl kahramanlığı, Efendimize gösterdiği misafirperlikte ve cömertlikte idi.
    Bir gün, Hazreti Ebu Bekir, çok sıcak bir öğle vakti Efendimizin mescidine geldi. Hazreti Ömer de oradaydı.
    "Ey Ebu Bekir, niçin bu saatte buradasın?" diye sordu.
    "Açlıktan" dedi. "Artık dayanamayacağım kadar acıktım."
    Hazreti Ömer, "Yemin ederim ki, ben de aynı sebepten buradayım" dedi.
    Tam o sırada, bir de baktılar ki, Efendimiz sallâllahu aleyhi ve sellem de orada...
    O vakitte niçin dışarıda olduklarını sorunca da, günlerdir hiç bir şey yemediklerini söylediler. Güzeller Güzeli, kendisinin de aynı durumda olduğunu söyledi ve "Haydi kalkın, gidelim" buyurdu.
    Ebu Eyyüb'ün kapısına kadar yürüdüler. Orada evin hanımefendisi vardı.
    Misafirlerini görünce çok sevindi. Onları, "Allah’ın Peygamberi ve beraberindekiler hoş gelmiş" diyerek karşıladı.
    Efendimiz, o eve hep belli bir vakitte gelir ve Ebu Eyyüb'ün kendisi için hazırladığı yemeği yerdi. O gün Peygamberimiz aynı vakitte gelmeyince, Ebu Eyyüb hazırladığı yemeği çocuklarına yedirmiş ve çalışmak için evinin arkasındaki hurmalığına gitmişti.
    Güzeller Güzeli, "Ebu Eyyüb nerede?" diye sordu.
    Bu en güzel ses, sorulana kadar ulaştı. Ebu Eyyüb, koşarak geldi, misafirlerini selâmladı. Sonra da, "Ey Allah’ın Elçisi, her günkü vakitte gelmediniz?" dedi.
    "Evet, öyle oldu, doğrusun" buyurdu Efendimiz...
    Bu cevap üzerine, Ebu Eyyüb koşarak gitti ve hem kuru, hem yaş, hem de olgun hurmalar bulunan bir salkımı koparıp getirdi.
    Peygamberimiz bu salkımı fazla buldu ve "Ben bu kadarını istememiştim; bize biraz kuru hurma toplayıver, yeter" buyurdu.
    Ebu Eyyüb ise, "Ey Allahın Elçisi! Hurmanın bütün çeşitlerinden yemenizi istemiştim. Ayrıca sizin için bir de keçi keseceğim" dedi.
    Efendimiz onu uyardı ve "Sakın, süt veren hayvanını kesme" buyurdu.
    Ebu Eyyüb keçiyi keserken, hanımına da şöyle seslendi:
    "Sen ekmek yapmakta ustasın. Bize biraz hamur yoğurup ekmek pişirir misin?"
    Kendisi de, etin yarısını haşladı, yarısını da kızarttı. Yemek hazırlanıp misafirlerin önüne konulmuştu ki, Efendimiz, etten bir parça koparıp bir ekmeğin üzerine koydu ve şöyle buyurdu:
    "Ey Ebu Eyyüb! Bunu kızım Fatıma’ya gönder. Zira böyle bir yemeği günlerdir yememiştir."
    Yemekten sonra, Güzeller Güzeli, "Ekmek, et, kuru hurma, olgunlaşmamış hurma, olgun hurma..." dedi ve ağlayarak şöyle devam etti:
    "Canımı elinde tutan Allah’a andolsun ki, kıyamet günü bu nimetlerden hesaba çekileceksiniz."
    Bu sözünün oradakilere ağır geldiğini gören Efendimiz, şu açıklamasıyla onları rahatlattı:
    "Böyle nimetlere ulaştığınızda BİSMİLLAH deyiniz. Doyduğunuzda ise, bize nimetlerini fazlasıyla veren Allah'a hamdolsun deyiniz. EL HAMDÜ LİLLAH... Böyle yapmanız bu nimetlerin karşılığıdır."

    İSTANBUL SURLARININ
    ÖNÜNDE EYYÜB–EL ENSARİ
    Ebu Eyyüb radıyallahu anh Emeviler zamanında, İstanbul'u fethe çıkan ordu içinde de yer almıştı. İstanbul o zaman, Kostantiniyye adıyla Bizans İmparatorluğu'nun başkenti idi.
    Yaşı sekseni çoktan geçmişti ama ruhu, fethi müjdeleyen hadis–i şerifle gepgençti.
    Şehrin kuşatılması sırasında bir Mücahid, büyük bir cesaretle Bizans askerlerinin içine kadar girmişti. Dönüp geldiğinde bazı arkadaşları, "Niçin canını tehlikeye attın? Dediler.
    Ebu Eyyüb onlara döndü ve dedi ki:
    "Ey insanlar! Kendinizi tehlikeye atmayınız ayetini, böyle yanlış yorumluyorsunuz. Bu ayet, biz Ensar hakkında gelmişti.
    İslamiyet güçlenip yardımcıları çoğalınca, bizler Resulûllah’tan gizli olarak, aramızda şöyle konuştuk:
    ‘Epeydir mallarımıza bakamayıp ziyan ettik. Artık onların başında dursak da yeniden daha verimli hale getirsek...’
    Bu konuşmamız üzerine, Yüce Allah Bakara Suresinin şu ayetini indirdi:
    ‘Allah yolunda mallarınızı harcayın, (cimrilik yaparak) kendinizi tehlikeye atmayın!’
     
  2. sleza

    sleza Üye

    Anladık ki tehlike, cihadı bırakıp mallarımızla meşgul olmakta idi."
    İşte bu inancın sevdalısı olan Ebu Eyyüb'ün bütün ömrü, Allah yolunda cihad ile geçmiştir. O adeta Allah için cihada doyamayan bir gönlün sahibiydi. Bu sebepledir ki, İstanbul kuşatması sırasında hastalığı ağırlaşınca, şöyle demişti:
    "Eğer ölürsem, beni de yanınızda götürünüz. Düşmana karşı saf tuttuğunuz yerde ayaklarınızın altına gömünüz."
    Ebu Eyyüb'un bu dileği yerine getirildi ve o Kostantiniye yi kuşatan surlara en yakın bir yere defnedildi. Orada Peygamber müjdesinin şanlı bir bayrağı olarak halâ dalgalanmaktadır.

    * * *
    O tarihten sekiz asır sonra, 1453 yılında, Kostantiniyye son defa kuşatıldı. 21 yaşındaki delikanlı kumandan, bir gün hocası Akşemseddin'e başvurup bu kutlu işaretin bulunmasını istedi.
    Zira askerin, coşkun bir fetih hamlesi için böyle bir manevi güce ve moral kaynağına ihtiyacı vardı. Ak Şeyh, kalp gözüyle baktı, yalvarıp yakardı, ağladı, sızladı ve sonunda sekiz asır sonra Ebu Eyyüb’ün mezarını buldu.
    Bu haber, askeri heyecana getirdi. Ebu Eyyub sanki yeniden dirilip askerin başına geçmiş ve Efendimiz in fetih müjdesini ilk ağızdan bir daha ilân etmişti.
    Kostantiniyye İstanbul olunca, mezarı yeniden düzenlenmiş ve padişahlar orada kılıç kuşandıktan sonra tahta çıkmışlardır.
    Günümüzde de, Eyyüb Sultan ziyaretçisi en çok olan mekândır.
    İstanbul da Efendimizin temsilcisi, fethin manevi mimarı ve şehrin hamisi, sahibi ve duacısıdır. Bu gerçeği, Padişah Sultan Mahmud'un kızı Adile Sultan şöyle ifade etmiştir:
    Yetmez mi bu şehrin halkına bu nimet–i Bari
    Resul–ü Ekrem'in Yarı Eba Eyyübel Ensari.

    Ebu Eyyüb’de CİHAD VE İLİM AŞKI
    Özellikle de, Efendimizden duyduğu bir hadisi doğru nakletmek uğruna nasıl bir zahmete katlandığını bilmek, insanı hayrete ve hayranlığa düşürüyor.
    Bir defasında, Medine'den kalkıp Mısır'da oturan Ukbe bin Amir'in yanına gitmiş ve ona sormuştu:
    "Bir müminin ayıbını örtmekle ilgili Resulûllah’tan duyduğun hadis nasıldı?"
    Ukbe bin Amir de, hadisi söyledi:
    "Kim dünyada bir müminin gizli kalmış bir suçunu örterse, Allah da kıyamet günü onun suçunu örter."
    Ebu Eyyub bu hadisi öğrenir öğrenmez, bineğine atladığı gibi Medine'nin yolunu tuttu ve öğrendiğini oradakilere de öğretti.

    * * *
    Ebu Eyyüb radıyâllâhu anh peygamberimizin sağlığındaki Medineli beş hafızdan biriydi.
    Efendimizden de birçok hadis nakletmiştir. Bunlardan bazıları şöyledir:
    "Resûlûllah Mirac gecesi göğe yükselip dolaşırken, Hazreti İbrahim'in bulunduğu kata varmıştı.
    Hazreti İbrahim dedi ki:
    "Ey Muhammed! Ümmetine emret de, çokça Cennet fidanı diksinler. Çünkü oranın toprağı güzel, yeri geniştir."
    Resûlûllah "Cennet fidanı nedir?" diye sordu.
    Hazreti İbrahim de, "Lâ hâvle velâ kuvvete illâ billâh sözüdür" dedi.

    * * *
    Ebu Eyyüb hazretleri anlatıyor:
    Bir adam, "El hamdü lillâhi hamden kesiren tayyiben mübareken fihi" –İçinde bereket bulunan iyi bir hamd ile Allah"a çok çok hamd olsun– dedi.
    Resûlûllah, bu sözü kimin söylediğini sordu. Sözü söyleyen kişi, yanlış konuştuğunu sanarak korkup sustu.
    Efendimiz "O kimdi; doğruyu söylemişti" buyurdu.
    Bunun üzerine, sözün sahibi, "Bendim ey Allah’ın Elçisi! Hayırlı olacağını düşünerek söylemiştim" dedi.
    Peygamberimiz de, şu cevabı ile o kişiyi sevindirdi:
    "Ruhumu kudret elinde tutan Allah"a and olsun ki, on üç melek gördüm. Hepsi de senin bu sözlerine doğru koşuyorlardı. O sözleri, hangisi Allah katına yükseltecek diye yarışıyorlardı."

    * * *
    Ebu Eyyüb hazretleri der ki; "Ne zaman Efendimizin arkasında namaz kıldımsa, onun namazdan sonra şu duayı yaptığını işittim:
    "Allah’ım! Bütün hata ve günahlarımı affet.
    Allah'ım, beni yükselt, eksiklerimi gider, beni güzel amellere ve güzel ahlâka eriştir.
    Onların güzel olanlarına rehberlik edip, kötü olanlarından koruyacak olan ancak Sen'sin"

    NAMAZ
    Ebu Eyyüb hazretleri, evinde namaz kılarken, aile fertlerinin sessiz olmalarını istemezdi. Derdi ki, "Ben zaten namazda iken, sizin söylediklerinizi işitmiyorum."
    Hatta bir defasında, o namaz kılarken mescidin duvarı yıkılmıştı da, mübarek Zat'ın bundan haberi bile olmamıştı.
     
  3. Google

    Google Özel Üye

    Paylaşım için teşekkürler
     

Bu Sayfayı Paylaş