İstanbulun Fethiyle İlgili Piyes

'Tiyatro ve Skeçler' forumunda Mavi_Sema tarafından 26 Aralık 2010 tarihinde açılan konu

  1. Mavi_Sema

    Mavi_Sema Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    İstanbulun Fethiyle İlgili Piyes konusu İstanbulun fethiyle ilgili piyes, istanbulun fethi piyesi, istanbulun fethi skeç, istanbulun fethi tiyatro


    ŞAHISLAR

    2. Murat - yaşlı
    Hacı Bayram - orta yaşlı
    Akşemsettin - orta yaşlı
    Molla Yegan - orta yaşlı
    Molla Gürani - orta yaşlı
    Sarı Hızır - orta yaşlı
    Ahmet Paşa - orta yaşlı
    Fatih Sultan Mehmet - çocuk ve genç
    Turhan Bey - orta yaşlı
    Zagnos Paşa - orta yaşlı
    Vezir Çandarlı - yaşlı
    Çocuklar - çocuk
    3 Köylü - orta yaşlı
    Mimar - orta yaşlı
    2 Kalfa - orta yaşlı
    Patrik - yaşlı
    Keşiş - yaşlı
    Kostantin - orta yaşlı
    Jüstinyen - orta yaşlı
    Bizanslılar - kalabalık
    Bir Bizanslı - orta yaşlı



    2. TABLO

    (Işıklar yanınca perde tam açılmıştır:
    İkinci Murat, Akşemsettin ve Hacı Bayram Veli Bursa
    Sarayının bahçesinde sohbetteler. Önde havuz ve yeşillik, arkada
    sarayın cephesi, sağda bir oda dershane biçiminde...
    II. Murat yaşlı, diğerleri orta yaş ve tarikat kisvesinde. II.
    Murat dalgın duruyor, arkadan çocuk ağlaması işitilmekte.
    Akşemsettin ve Hacı Bayram-ı Veli II. Murat'ı süzüyorlar. (Bir
    dakika.)

    HACI BAYRAM-I VELI - (II. Murat'a saygılı ve samimi bir
    sesle) Hünkârım daldınız, nedir acaba sorsak?...

    II. MURAT-(Başını H. Bayram'a çevirir düşünceli ve içli
    ağır ağır) Kostantina zihnimi çok meşgul eder oldu sultanım. O
    Peygamber müjdesine mazhar kul olamazmıyım diye düşünür-
    düm... Zira ki zamanda, mekânda, imkân da bize elverir oldu.

    HACI BAYRAM - Müsterih (rahat) olun Hünkârım (Ara) O belde
    İslâmındır (ara düşünür) Biz ermemişiz ne gam (Ellerini iki yana
    açmış, ayağa kalkar tebessümle) Bilesin ki dünyanın mihver
    çivisi Ayasofya'yı küfrün kasvetinden kurtaracak (Perde arka-
    sından gelen sese işaret eder) bu çocuktur. Sen olmayacaksın.
    Bende görmiyeceğim. (Tekrar tebessüm ve Akşemsettini göste-
    rir) Ama bu bizim köse görecek (Ara) Esselâmü Aleyküm.
    (Tarikat terbiyesince eli göğsünde Hacı Bayram selâm verip
    çıkarken oradakiler ayağa kalkar, selâm'a mukabele ederler. Ve
    otururlar.)

    AKŞEMSETTIN-(II. Murat'a, söylediğini başıyla tastik
    ederek) Hacı Bayram Hazretlerinin sözü aynıyle keramettir.
    Hülefa-i Raşidinden (Peygamberimizden sonra başa gelen 4 halife)
    beri sürüp gelen mukaddes yarışın bitişini
    ihtar eden bir dehşet duyurdu bana (Ara... kabul ettirici eda)
    Resulallah'ın has ismi ile de alakadardır evlâdınızın ismi..
    (Başlar tastik eder bir eda ile sallanır. Sukût)


    (Soldan Molla Yeğân ve Molla Gürani girer. M. Yegân
    ortayaş, M. Gürani genç ve sakallı, Arap kıyafetinde. Ortada
    durur, selâm verirler, selâm alınır.)

    2. SAHNE: (Molla Yegân, Molla Güranî ve öncekiler.)
    II. MURAT - (Ayakta Molla Yegânla musafaha (iki elle sıkışırken)
    yaparken) Ehlen ve Sehlen (hoşgeldiniz) Hocam efendim,
    Beytullah'ın (Allah'ın Evinin) mübarek kokularını getirtiniz.
    (Yer gösterir) Buyrun oturun. (Musafaha biter. Otururlar. Ara)

    II. MURAT - (Molla Yegân'a saygıyla) O mübarek beldeden
    (şehirden) bize hediyeniz nedir. Molla Yegân?...

    M. YEGÂN - (Elini sakalına götürür. Müjdeleyici eda ile)
    Hünkârım hediyenin mânada ve maddedeki üstünlüklerinden
    hangisi matlub-u Şahanenizdir (isteğinizdir) (.)

    II. MURAT - Resûller Resûlünün (Peygamberler peygamberi)
    işaretince her türlüsü makbuldür. (Ara hatırlamış gibi)
    Amma manadaki üstünlük elbette gönlümce olur.

    M. YEGÂN - (Aceleci ve M. Güraniyi gösterir) Molla
    Güraniyi getirdim. Gönlünüzce olur, inşallah.
    (Bakışlar M. Yegân hepsini tarar, II. Murat bekleyiş
    halinde).

    M. YEGÂN - (Kararlı) Alim ve fazıl (değerli) bir zattır.

    II. MURAT - (Sevinç belirten bir sesle) Allah hepinizden
    razı olsun (ara, ani karar vermiş) Molla Gürani'yi oğlum
    Mehmet'i yetiştirmek üzere vazifeli kıldım. (Molla Gürani'ye
    hitapla) vakti gelince talime başlarsınız.

    M. GÜRANI - (Ayağa kalkmıştır, elini göğsüne bastırır
    başını öne eğer.) Memnuniyetle Hünkârım.
    (Hepsi ayaktadırlar, çıkarken ışık söner.)


    3. TABLO

    (Işık yanar, yandaki odada Molla Gürani ve Şehzade
    Mehmet, karşı karşıya, rahle-i tedristeler (dersteler).)
    piyes_fatih_hisarlar.jpg (6896 bytes)
    1. SAHNE: (Şehzade Mehmet, Molla Gürani)
    MOLLA GÜRANİ - (Kara ciltli büyük bir kitaptan bir yer
    bulur, okumaya başlar: (Fetih Suresinin meal ve tefsiri) Bismil-
    lahirrahmanirrahim (ayetin metnini okur) "Biz hakikat sana,
    Hudeybiye anlaşması ile Fetih yolu açtık. "Bu" Senin geçmiş ve
    gelecek günahlarının affı, Allah'ın yarlığaması (bağışlaması),
    senin üzerindeki nimetini tamamlaması, seni doğru yola iletmesi
    içindir" Fetih açmak manasınadır. Şehir ve beldeleri zapt edip
    adalet ve refaha kavuşturmak manasını kucaklar. Nitekim
    hicretin 8. miladın 630 uncu yılında Resulullah Mekke'yi
    fethedip Kâbe'de namaz kıldı. Orasını putlardan temizlerken,
    Mekkelilere de af ilân etti ve Mekke'yi zülum ve ahlaksızlıktan
    temizledi.

    (Ara... Mekke fethi ve fethe dair bilgi verir.)
    Mekke fethi bütün fetihler için örnek ve nûmûnedir. Öğle
    vakti Hz. Bilâlin Kabe damındaki ezan-ı Muhammediyi okuyuşu
    âdeta bütün dünyayı rahmete da'vet, çağrısıdır...

    MOLLA GÜRANI - (Dalgın duran Şehzade Mehmet'e sert-
    çe çıkışır) Dersi tâkip etmez misin Mehmet!...

    Ş. MEHMET - (Şaşırır, toparlanır) Teeddüp ederim (özür dilerim)
    efendim. (Ara) Dalmışım. (Mazur eda ile) Mekke'nin fethi gözümde
    canlandı'da (Molla Güraninin tebessümünden yüz bulmuş bir eda
    ile) Zafer güzel şey, değil mi hocam?.

    M. GÜRANI - (Şefkat ve hayranlık içinde) Oğlum, erken
    öten horozun başını keserler, Sabret (Şehzade Mehmet'in ümitli
    bakışlarına cevap verir gibi) Sen de izn-i ilahiyle (Allah'ın
    izniyle) ereceksin o günlere.. (durak ve bakışmalar)

    Ş. MEHMET - (Sevinçle) İnşaallah.

    (M. Gürani kalkar Ş. Mehmet fırlar, ayakkabıları çevirir
    kapıyı açar uğurlar. Ara.. Kitabı kapatır bahçeye çıkar etrafa
    bakar. Ani olarak birini görmüştür.)

    Ş. MEHMET - (Eliyle uzaktan çağırır.) Hızır, Turhan...
    gelin, size bir şey söyliyeceğim!

    (Birkaç çocuk koşarak gelir etrafını çevirirler. Dikkatle Ş.
    Mehmetin ne söyleyeceğini beklerler.)

    2. SAHNE: (Ş. Mehmet - Çocuklar)
    Ş. MEHMET - Şimdi bakın ben Padişahım
    (Çocuklar dirsekleriyle birbirlerini dürterler, tebessümle
    dinlerler.)

    HIZIR - (Gururlu) Peki!

    Ş. MEHMET - (Parmağıyla gösterir) Turhan, sende (biraz
    düşünür) subaşı ol.
    TURHAN - (İtiraz eder elini savurur.) Hayır, hayır ben
    Anadolu Beylerbeyi olurum.

    Ş. MEHMET - Peki, (Eliyle arar gibi, parmağıyla birinci
    çocuğa dokunur.) Haydi sen ol.

    I. ÇOCUK - (İtiraz eder, zıplıyarak) Hayır ben kadı olurum.

    Ş. MEHMET - (Sertçe) Eee... irade ettiğim hükme itiraz
    istemem.

    I. ÇOCUK - (Eğlenerek) Vay canına anladık, ne yapalım
    yani Padişah'ın Oğlusun (Ciddileşerek) Bende yeniçerinin
    oğluyum.

    (Hepsi ellerini şaplatarak gülüşürler.)

    Ş. MEHMET - (Kaşlarını çatar) Biraz ciddî olalım. arka-
    daşlar.

    II. ÇOCUK - (Bir adım ilerler, elini uzatır ve alttan
    çevirerek, Ş. Mehmet'e) Bu oyundur kuzum, ne kadar da
    dalmışsın (geriye çevrilirken kafasını sallar) Erken de ötmeye
    başladın haaa... Sen kendini nerede zannediyorsun?
    (Hep birden gülüşürler. Ş. Mehmet ve Hızır gülmeye
    katılmazlar.)

    Ş. MEHMET - (Ciddî) Bir Türk, oyununda bile ciddîdir.

    HIZIR - (İleri atılarak elini uzatır ve haykırır) Hele bir
    müslümanın, beşiğine bile laûbalilik girmemelidir. (Öğretici bir
    edâ ile) Hem büyük insan çocukluğundan belli olur.

    Ş. MEHMET (Memnun) Yaşa Hızır, yetiştin imdadıma. Sen
    hep benim yanlışlarımı düzelteceksin. (Seri ve yüksek sesle
    ortaya) Evet arkadaşlar, bir Müslüman oyununda bile ciddiyet
    taşıyacaktır.

    (Aniden M. Gürani girer, çocuklar kaçışırlar. Ş. Mehmet
    ortada kalır, mahçup önüne bakar.)


    3. SAHNE: (M. Gürani-Ş. Mehmet)


    M. GÜRANI - (Tebessümlü, eli arkada durur) Ne o, padi-
    şahlığa özenti ha!... (Ara - başıyla işaret eder) Odaya geç,
    kitabını aç.

    (Ş. Mehmet sâkin ilerler, odaya geçer, kitabını açar bakar.
    M. Gürani bahçede gezinir, odaya girer. Ş. Mehmet kalkar, hoca
    oturur. Ara ve Molla Gürani derse başlar.)

    M. GÜRANI - Bugün dersimiz, Mûcizât-ı Nebeviyyeden, istikbale
    dair (Peygamber mucizelerinden gelecekle ilgili)
    müjdelerden birini, Fetih Hadis-i Şerîfini okuyacağız.

    (Önce hoca sonra talebe birer kere hadisin metnini okurlar.)

    M. GÜRANI - Gramer (dilbilgisi) tahliline girmeyeceğiz, mânâsı ve
    delâleti üzerinde duracağız. (Okur, mânâ verir ve anlatır) Allah
    Resulü (elçisi) 571 de doğmuştur. Doğduğu zaman dünyada iki büyük
    devlet vardır. Bunlar Orta - Doğu'da çekişme halindedir: Bizans
    ve İran. İran Kostantina'yı (İstanbulu) defalarca kuşatmış,
    alamamıştır. Hz.Muaviye'den itibaren de, okuduğumuz Peygamber müjdesine
    ermek için yarış başladı. Otuzdan fazla kuşatıldı bu şehir. Ve
    Ebu Eyyub Ensari de bu kuşatmada şehit oldu. Sur dışında
    yatmaktadır. Şu anda surlara tıkılmış Bizans ve onu Osmanlı
    bekliyor...

    M. GÜRANI - (Ş. Mehmet'in dalgınlığına dikkat etmiştir)
    Ne oldu Mehmet? Padişah olmuştun demin, varmısın altın
    kubbeli Ayasofya'yı Yed-i Beyda-i İslâma teslim etmek mücade-
    lesine, Allah ve Resulünün Mübarek ismini o kubbede çınlatma-
    ya? (Sükût)

    Ş. MEHMET - (Sükûtu bozar) İslâm gayreti bunu her
    müslümana arzu ettirir, hocam...

    M. GÜRANI - Allah'ın inayeti (yardımı), Resulüllah'ın ruhaniyeti
    seninle olsun. Dualarımız bu yoldadır. Mu'cizat-ı Muhammadiy-
    ye (Muhammed'in mucizesi) tecelliye (gerçekleşmeye) yakındır.

    (Kalkar çıkıp giderken, Ş. Mehmet onu uğurlar, önceki
    sahnedeki tavırla biran kalır. Bakınır. Hızır'ı görmüştür. Aniden
    canlanır, çağırır.)

    Ş. MEHMET - Hızır, Hızır... Koş... koş...
    (Hızır koşarak gelir. Odayı yoklar)

    4. SAHNE: (Hızır,-Ş. Mehmet)

    HIZIR - (Odaya bakar) Ne var ne oldu?... (ve döner sevinir)
    Hoca gitmiş...

    Ş. MEHMET - (Ortaya) Arkadaşlar ben hünkârım, herkes
    vazifesini bilsin. (ve koltuğa oturur) Beylerim, Paşalarım Kostan-
    tina üzerine sefer var.

    (İki yanda saf duran çocuklar eğilerek.)

    HEPSİ BİRDEN - Ferman Padişahımızındır.

    BİRİSİ - Dağlar da bizimdir.

    Ş. MEHMET - (İlerler havuzu gösterir) Burazı deniz, burası
    da Kostantina. Karadan ve denizden kuşatacağız. (Havuzun
    çevresine çömelirler)

    Ş. MEHMET - Hücum... (Koşarken ışık söner)


    4. TABLO

    (Işık yanınca yine saray bahçesi görünür. Bu sefer tam
    karşıda tahtı üzerinde genç Sultan, II. Mehmet. Sağında Molla
    Yegân, solunda Hızır Bey ve Molla Gürani sohbet halindeler.
    Molla Yegânla Sultan Mehmet arasında boş bir koltuk var.
    Girişte muhafız dimdik durmakta. On saniye sonra ihtiyar
    Akşemseddin girer ve ilerler. Selam verir. Sultan Mehmet ve
    oradakiler ayağa kalkar. Selâm alırlar. Sultan Mehmet Akşem-
    seddinin elini öper. Muhafız çekilip kaybolur.)

    SULTAN MEHMET - Buyrun oturun (Sağ yanını işaret
    eder.)

    (Akşemseddin sağdaki koltuğa otururken öbürleri de yerleri-
    ne otururlar - Ara)

    S. MEHMET - (Neşeli - Molla Yegân'a hitaben) Hocam ne
    halse (Akşemseddini gösterir) Bu ihtiyar gelince gayrî ihtiyarî
    ayağa kalkarım ve elim titrer.

    (Memnun tebessümler ve bakışmalar.)

    S. MEHMET - (Devam eder) Molla Gürani'den de korkarım
    haa... (Başını sallar ve güler) Emirnamemi yırtmış geçen gün...
    (Molla Gürani ciddî kasılır ve öbürleri ona bakmaktadır. S.
    Mehmet devam eder.)

    S. MEHMET - Ama (Takdirkâr ifade) iftihar ederiz. Sizler
    (hepsini gösterir gibi) bizim rehberimizsiniz. Öyle ya, "Hak
    konusunda susan âlim dilsiz şeytandır".

    (Ara - Sultan Mehmet hafif sağa ve pecereye döner, öbürleri
    bakışırken, Molla Yegân sûkutu bozar.)

    M. YEGÂN - (Hızır'a) Hızır Bey, kadısınız ya (az ara) bence
    mahkemenin zor bir tarafı var: İki taraf zayıflardan olsa kolay
    da, bir taraf büyüklerden olursa neylersin?

    HIZIR - (Dudak büker ve elini savurtarak) Ondan kolayı
    ne; kuvvetliden yana hükmettin mi olur biter, Molla Yegân!

    (Hafif güler ve gözler S. Mehmed'i yoklar.)

    AKŞEMSETTIN - (Müdahaleci - Elini uzatarak) Vicdanı
    rafa kaldırmak şartıyla tabii...

    HIZIR - (Molla Yegân'a) Asıl, mahkemenin zor tarafı, iki
    tarafın da büyüklerden olması. Aşağı koysan sakal, yukarı
    koysan bıyık... (Sükût ve S. Mehmed'i süzer.)

    (S. Mehmet bakışların kendisine döndüğünü hisseder gibi ve
    sükûtun sorusuna cevap verircesine âniden Hızır'a döner.)

    S. MEHMET - (Pencereyi gösterir) Şu medresede sabahlara
    kadar ışık yanar. Nedir bu Hızır Bey?

    HIZIR - (Toparlanır, hatırlamış gibi) Bir talebe varmış
    hünkârım, sabahlara kadar ders çalışırmış...

    S. MEHMET - (Geriye yaslanır - Ah diye derinden nefes
    alır boşaltır) Yoksa dedim benim gibi bütün gece Kostantinayı
    mı düşünür... (Ara)

    (Aniden muhafız girer, eğilerek selâm verir.)

    MUHAFIZ - Hünkârım vezir-i âzam (Başbakan) ve paşalar geldiler.

    S. MEHMET - Girsinler.

    (Önde Vezir Çandarlı, arkada Zağnos Paşa, Turhan Bey
    girerler. Adet üzere eğilip selamlarlar. Oradakiler şaşkın bakışa-
    rak ayağa kalkmışlardır.)

    S. MEHMET - (Paşalara sertçe) Buyurun oturun! (Öbürle-
    rine yumuşakça) Sizler de efendiler... (ve hepsi tereddütlü
    otururlar -Ara-)

    S. MEHMET - (Sükûtu bozar) Bu zevatı (kişileri) , bir hususu görüş-
    mek için çağırmıştım. İsabet sizler de varsınız.

    M. GÜRANİ - Malûmunuzdur hocam: Bir sevgilimiz var,
    Kostantina. Sevdiren de Allahın sevgilisi. Vuslatımız Ayasofya'-
    nın kubbesi altında olacak ki mâşukumuzun boynundaki incidir
    o kubbe. Onu elde etmek, bütün zıt mânâları islâma teslim etmek
    ve boyun eğdirmek olur. Onu kaybetmek ise (durak) tabi aksi,
    (mahzun) islâmı zıt mânâlara mağlup ettirmek olur. (Sükût ve
    başlar tasdik edercesine sallanır.)

    AKŞEMSETTIN - Allahın nusreti bizimle olacak. Hareket
    plânımızı tesbit edelim.

    VEZİR. - (Ayakta ve ürkek, S. Mehmet'e) Yalnız hünkârım,
    biz Bizansla anlaşmalıyız. (Kendisine bakıldığının farkında,
    hoşlanılmadığını anlamış, yutkunur) Hem bu iş böyle kolay
    olmaz zannederim, zamana ihtiyacımız var...

    (Zağnos Paşa hışımla ayağa kalkar ve eli kılıcının kabzasın-
    da, vezire yiyecek gibi sert bakar, öbürlerinde de hoşnutsuzluk.
    S. Mehmet söze başlayınca; Zağnoş Paşa öyle kalır ve kımıldama-
    dan vezire bakar)

    S. MEHMET - (Vezire ağır ağır yaklaşır, parmağını uzata-
    rak en yüksek sesle) Bizansın hiyaneti bütün dostlukları
    silmiştir. Karamanlıyı himayesi ise, idamını mûcip (gerektiren)
    bir cürümdür (suçtur). Kazanmak cihetine gelince (ortaya)
    bilesiniz ki bize düşen mücadeledir. Muvaffakiyet (başarı)
    Allah'tandır. Kuvvet bir sebep ise,ben köhne Bizans surlarını
    ayakta tutacak bir ruhun mevcudiyetine kâni değilim (inanmıyorum).
    (Vezire) Bunca ordularımdan yalnız birinin
    başaracağına inanmaktayım. Bütün harp plânları hazırdır vezi-
    rim! (hepsine birden) Reylerinizi görüşlerinizi) bekliyorum efendiler!

    AKŞEMSEDDİN - (S. Mehmet'le, ayakta) Beyanınız ye-
    rindedir. Bizans ahdini bozmuştur ve artık bu şehrin sahabet
    (sahipliğini) hakkını kaybetmiştir. Hilâl Ayasofya üzerine meyletmiştir.

    ZAĞNOS PAŞA - (Kıpırdamadan dururken fırsat bulmuş,
    aceleci ve sert) Bizans intihar etmiştir. Vezir hazretleri! Ya
    aşırı merhametlisiniz, yahut!...

    VEZİR - Yahut, korkak mıyım?

    TURHAN BEY - Tefsire ne hacet. Hünkârımızın işaretini
    bekliyoruz.
    M. GÜRANİ - Ben de Hünkârın fikrindeyim arkadaşlar.
    (Artık bütün meclis ayaktadır. Herkes sultanın kararını
    bekliyor.)

    S. MEHMET - (Bütün söylenenleri hiçe sayar gibi) Sen ne
    dersin Hızır Bey? (ve bekler)

    HIZIR - (Kararlı ve yüksek sesle) Sefer, zafer bizimdir!
    (Ve bu soru hepsine sorulur aynı cevap alınır. Vezire
    sorulmaz)

    S. MEHMET - (Ortaya ve ileri) Toplar dökülsün. Anadolu
    Beylerbeyine at koşturulsun. Bizans karadan ve denizden
    kuşatılacak. Herşey bilinerek yapılacak, hiçbirşey bilinmiyor
    gibi susulacak. Beylerim, Paşalarım, Derhal!...
    (Parmağı ileride durarak, Hepsi elleri göğüslerinde hafif
    eğilmiş durumda -Mehter başlar- Işık söner -Tek ışık hüzmesi
    bir noktaya dökülmüştür. Öyle kalır ve perde gerisinden fetih
    marşı yankılı olarak okunur. Bir ses yüksekten ve uzakta, ikinci
    ses her mısraı tekrar eder.)

    FETİH MARŞI
    Yelkenler biçilecek, yelkenler dikilecek.
    Dağlardan çektiriler, kalyonlar çekilecek.
    Kerpetenlerle surun dişleri sökülecek.
    Yürü hâlâ ne diye oyunda oynaştasın?
    Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın.

    Sende geçebilirsin yardan, anadan, serden
    Senin de destanını okuyalım ezberden
    Haberin yok gibidir taşıdığın değerden
    Yüzüne çarpmak gerek, zamanenin fendini.
    Göster, kabaran sular nasıl yıkar bendini...
    Küçük görme, hor görme delikanlım kendini,
    Şu kırık âbideyi yükseltecek taştasın,
    Fatih'in Istanbul'u fethettiği yaştasın,

    Bu kitaplar Fatih'tir, Selim'dir, Süleyman'dır
    Şu mihrap Sinan-üddin, şu minâre Sinan'dır
    Haydi artık uyuyan destanını uyandır...
    Bilmem neden gündelik işlerle telâştasın,
    Kızım sen de Fatih'ler doğuracak yaştasın.

    Delikanlım, işaret aldığın gün atandan,
    Yürüyeceksin, millet yürüyecek arkandan.
    Sana selâm getirdim Ulubatlı Hasan'dan:
    Senki burçlara bayrak olacak kumaştasın,
    Fatih'in Istanbul'u fethettiği yaştasın.

    Bırak, bozuk saatler yalan yanlış işlesin.
    Çelebiler çekilip, haremlerde kışlasın.
    Yürü aslanım, Fetih hazırlığı başlasın!
    Yürü! hâlâ ne diye kendinle savaştasın?
    Fetih'in Istanbul'u fethettiği yaştasın.

    A. Nihat ASYA

    Elde sensin, dilde sen, gönüldesin, baştasın,
    Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın.
     
  2. Mavi_Sema

    Mavi_Sema Özel Üye

    5. TABLO

    (Uzakta, ışık yanınca surlar gözükür, Sultan Ikinci Mehmet
    maiyyeti ile beraber otağın önünde surları gözlüyor, yalın kılınç.
    S. Mehmet, M. Gürani, Akşemseddin, Hızır Bey, bir de üç hilâlli
    bir sancak gözükür, sancak dalgalanır. Dikkatler ve heyecanlı
    yüzler. Derinden -Allah Allah- sesleri, kılınç şakırtıları ve
    top sesleri işitiliyor. Ani bir dalgalanma olur, sırtlarında ok ve
    yayları bulunan, surlardan beri koşan üç asker gelir, tam
    sultanın önünde durur, eğilerek selâmlamaktadırlarsa da müthiş
    solumaktadırlar. Ciğerleri paralanacak gibi. Ve birinci asker
    hemen müjdeler.)

    1. SAHNE: (Askerler ve Sultanın meclisi)

    I. ASKER - (Soluğunu güçlükle toparlar, bağırarak) Sulta-
    nım , surlara bayrağı dikti. (soluğu kesilir ve düşer)

    S. MEHMET - (Heyecanla ilerler, ikinci askere) Kim, kim?

    II. ASKER - (Ayni boğulan nefesle) Ulubatlı Hasan, Ulu-
    batlı Hasan... (düşer)

    (Herkes karışır)

    S. MEHMET - (Üçüncü askere acele) Kendisi nerede?

    III. ASKER - (Son soluğunda) Yaralı ağır yaralı... (Düşer)

    S. MEHMET - (Haykırarak, Hızır Bey'e) Hızır Bey yetiş,
    Hasan'a yetiş... Beylerim Paşalarım... hücumm... son hamledir
    bu...

    (Hızır hızla surlara doğru kaybolur ve hepsi "Allah Allah"
    diye hücum ederken ışık söner.)


    6. TABLO

    (Mehter çalmada. Işık yanınca sadece surlar görünmede,
    aniden bir Yeniçeri girer, sırtında ok yay, elinde kılınç ve
    kalkan. Heyecanla etrafa bakarken âniden bir Bizans askerinin
    hücumuna ugrar. Kılınç kalkan döğüşürlerken, Bizanslı kaçar ve
    yeniçeri nara atar. Bilâhare öteden bir Bizanslı daha çıkar,
    haykırarak saldırır. Yeniçeri baskın döğüşmede. Döğüşürken
    Bizanslının kılıcı düşer. Yeniçeri, kılıcını almasını işaret eder ve
    bekler. Kılıcını alan Bizanslı yeniden saldırır. Bizanslının bu
    sefer de kalkanı düşer. Yeniçeri de kalkanını fırlatır ve kalkansız
    döğüşürler. Bizanslı sırtındaki yapıncayı (kama) Yeniçerinin suratına
    atarak hile yapmak ister. Yeniçeri onu kılınçla karşılar ve hamle
    yapar. Bizanslıyı sıkıştırır, devirir ve kılıcını kaldırır Bizanslı-
    nın karnına basar. Bizanslının gözleri fırlamıştır. Yeniçeri
    kılıcını saplar ve "Allah" diye bağırırken Bizanslı acı bir feryat
    bastırır ve kıvranır. Tam bu arada ışık söner. Bu esnada döğüşün
    başında "Yeniçeriye" şiiri okunmaktadır, Fetih hadisi yüksek
    şesle okunur.)

    YENİÇERİ'YE GAZEL
    Vur pençe-i Alîde ki şeşîr aşkına.
    Gülbanki asmânı tutan pir aşkına.

    Ey leşker-i müfettihul ebvap vur bugün,
    Feth-i mübîni zâmin o tebşir aşkına.

    Vur deyr-i küfrün üstüne rekz-i Hilâl içün,
    Gelmiş bu şehsuvar-ı cihangîr aşkına.

    Düşsün çelengi rûmun, eğilsün ser-i fırenk,
    Vur Türk'ü gönderen Yed-i takdîr aşkına

    Son savletinle vur ki; açılsın bu surlar,
    Fecr-i hücum içindeki o tekbir aşkına.

    Yahya KEMAL


    7. TABLO

    (Işık yandığında görünen; Ayasofya, kilise halinde, kubbe-
    sinde haç. Ve minaresiz. Ayasofya önünde perişan kılıklı büyüklü
    küçüklü Bizanslılar. Kalabalık karışmada ve ağlayanlar var.
    Uzaktan top sesleri geliyor. Orada bir keşiş (rahip) dolaşmaktadır.
    Sağdan uzun cübbeli uzun sakallı patrik girer. Salınarak ortaya
    gelir.)

    1. SAHNE: (Kalabalık ile Patrik)

    PATRİK - (Tepeden bir tavırla oradakilere, elini hayretle
    açarak) Ne var, ne bu, ne oluyor? Niçin buradasınız?

    BİR BİZANSLI - (Ağlıyarak) Biz savaşmıyoruz. Bizansın
    günahı o kadar çok ki; Mesih'in ruhu onun üzerine ateş
    yağdırıyor. Biz boşuna ölmek istemiyoruz. Varsa yüreğiniz,
    Osmanlıyla gidip savaşın.

    PATRİK - (Şaşırır ve toplanır, yukarılara bakınarak, elle-
    rini açarak) Melekler Mesih ile üzerimizde dolaşıyor. (Ara -
    Yüzleri kontrol eder) Zafer bizimdir.

    BİR BİZANSLI - (Kin ve istihza (alay) karışık, bakar) Büyük
    ruhani, artık şu anda bu türlü sözler kargaları güldürür.
    Biliyor musunuz müslümanlar Allah Allah deyip surlara tırma-
    nırken dev toplar askere yolaçıyor. Onlar fal ile kehanetle
    avunmuyorlar.

    (Keşiş ve Patrik âniden sertleşlir, dik dik bakarlar. Adam
    devam eder)

    BİR BIZANSLI - İmanları maddî güçlerine destek ve reh-
    ber oluyor. . Hocaları ve hükümdarları askerlerin önünde çarpı-
    şıyor.

    (Sağdan sert adımlarla, zırhlı ve silâhlı Kral Kostantin ve
    maiyeti girer. Halkı hayretle süzer. Öbürleri geride dururlar. -
    Ara)


    2. SAHNE: (Kostantin ve öncekiler)


    KOSTANTİN - (Halka,) Yürüyün mukaddes cihada. Ruha-
    niler (Prenslere) Prenslerim (halka döner) Milletim (Sükût, ses
    çıkmayınca kıpırdanma olmayınca; kılıcını çeker ve yere atar)
    Altın kabzalı kılınç gerekmez artık (Prenslere döner) Bana kanlı
    bir kılınç verin...

    (Etrafta ürperti ve geri çekilmeler. Jüstinyen krala uzatır.)

    KOSTANTIN - (Kılıcını alır ve gözü dolaşan keşişe takılır.
    Ara) Hey (eliyle çağırır) Keşiş gel bakayım. (Önüne çömelen
    Keşiş'e) Bir Remil at (fal) bakayım, savaşı kim kazanacak?

    KEŞİŞ - (Diz çöker yere bir şeyler atar bakar, kıvranır.
    Krala bakar, etrafa bakar ve çaresiz söyler. Çenesi yukarıda)
    Karalar ve denizler, ağaçlar ve kuşlar hep bunu fısıldıyor.
    Bizansın yıldızı söner gibidir. Talih Osmanlı'ya gülüyor...

    KOSTANTIN - (Sert bir itişle Keşişi yere serer ve) Alın bu
    uğursuz herifi hapsedin (Yanındakilere) Jüstinyen, Dimitriya-
    dis... yürüyün henimle, surlarda bir er gibi çarpışarak öleceğiz.
    (Karışırlar ve hepsi aynı noktaya bakarken sağdan yeniçeri-
    ler, ellerinde mızraklar, başlarında uzun külâhlarıyla görü-
    nürler.)

    YENIÇERILER - (Eliyle işaret ederek ve iterek) Savulun,
    açılın yol verin, Hünkâr geliyor. Sultanımız Ayasofya'ya geliyor.

    (Ve Fatih, sağda Akşemseddin solunda Molla Gürani, Hızır
    Bey yürür ve orta yerde bir an duraklar. Halk dikkatle bakışır,
    yürür ve kaybolurlar. Askerler dimdik dururlarken halk yeniden
    karışır ve Yeniçeri halkı açar.)

    YENIÇERİLER - Savulun... açılın Hünkâr Fethin ilk na-
    mazını kıldı çıkıyor...

    (Fatih ve maiyeti çıkar, orta yerde dururlar, Fatih etrafı
    süzer, dinler. Bir inilti gelmektedir.)

    FATIH - (Ortaya) Bir inilti geliyor. Nedir bu?

    BIR BIZANSLI - (Koşarak ilerler eli göğsünde) Kostantin'-
    in hepsettiği Keşiş'tir efendim. Fal açtırdı Osmanlı lehine gelince
    hapsettirdi.

    FATIH - Getirin o ihtiyarı...
    (Yeniçeriler çıkar. Fatih Bizanslıya döner.)

    FATİH - Kostantin nerede?

    BIR BİZANSLI - Surlarda döğüşerek ölmeğe gitti, işte
    kılıcı.

    (Ve Kostantin'in kılıcını alıp Fatih'e uzatır. Eğilerek geriye
    çekilir. Fatih kılıcı alıp çevirir bakar ve)

    FATIH - (Kılıca bakarken kendi kendine) Zavallı Kostan-
    tin. Korkak bir millet içinde kahramanlık en büyük bedbaht-
    lıktır.

    AKŞEMSEDDIN - (Sözünü tamamlar gibi) Beli (Evet) Hünkârım,
    (Kendisini dinleyen Fatih'e yönelir) Cahiller içersinde alimin,
    ahmaklar arasında zekinin, korkak bir millet içinde cesur ve
    kahramanın bedbahtlığına denk bir felâket gösterilemez.

    (Ara - Keşişi getirirler. Herkes çekilirken Fatih'in haberi
    olmuştur. Hafif yan döner. Keşiş ürkek ürkek Fatih'in yüzüne
    bakmakta. İki yeniçeri kollarından yakalamış duruyorlar. Fatih
    keşişi süzer.)

    FATIH - Korkma, ben cezalandırmayacağım. Sanatını gös-
    ter. Bir de bakayım. Kostantina milletimin elinden çıkacak mı?

    KEŞİŞ - (Bazı numaralar yapar. Ürkek ürkek Fatih'e
    bakarak) Bu şehrin fethi sana nasip oldu. Artık milletin elinde
    kalacak. Böyle bir işgalle elinizden çıkmayacak.

    FATİH - (Ayasofya'yı gösterir.) Hemen kubbelerden haç
    sökülüp Hilâl konsun. (Yanındakilere emir verir) Derhal bir de
    minare yapılsın. İçi de lâyık ne ise öylece düzenlensin. (Ortaya,
    yüksek ses ve kararlı ifade) Artık burası bir islâm mâbedidir.
    Böylece bilinsin. (Işık söner)


    8. TABLO

    (Işık yanınca tek minare ve kubbelerde hilâl gözükür. Sahne
    boş. Perde arkasında "Ayasofya Vakfiyesi" okunur. Vakfiye
    bitince ışık hüzme halinde Ayasofya üzerine düşer ve "Canım
    İstanbul" şiiri okunur.)

    AYASOFYA'NIN VAKFİYESI
    Şark ve Garp (doğu ve batı) sultanları üzerine gölgesi uzanan bütün halka
    nîmetleri ve iyilikleri serpilen Sultan ömrünü tamamlayıp
    Allahına yükseldiği zaman Ayasofya'nın mütevelliği (Yönetimini)nesiller
    boyunca en iyi erkek evlâdına verilecektir. Allah onların şerefli
    vârislerini kıyâmete kadar eksik etmesin... Ama Bâki ancak
    Sâmed olan Allah'tır. Herşey fânidir. Evlâdından ve torunların-
    dan kimse kalmazsa o vakit bu saltanat şehrine (makarrına)
    hâkim olan ve memleket tahtına oturan kişi benim mütevelliye-
    timi üzerine alacaktır. O, Ayasofya'nın koyduğu şartlara göre
    idaresini, dindar, her cihetle kendine güvenilir ve nezarete ehil
    kimseyi bu işe memur edecektir.
    Yerler ve gökler devam ettiği müddetçe benim vakfettiğim
    Ayasofya'nın vakıf şartlarını kimse değiştiremez, bozamaz.
    Koyduğum esaslar birer kanundur. Bunların bir tek noktasını
    kimse ne eksiltebilir, ne de çoğaltabilir. Bunları yapmak Allahın
    haram kıldığı şeylerdendir. 0 Allah ki LEVH'in, KALEM'in,
    ARŞ'ın, KÜRSÎ'nin, yerlerin ve göklerin sahibi ve muhafızıdır.
    - FATİH SULTAN MEHMET HAN -

    CANIM ISTANBUL
    Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar.
    Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.
    İçimde tüten birşey; hava, renk, edâ, iklim;
    O benim zaman mekân aşıp gelmiş sevgilim.

    Çiçeği altın yaldız suyu telli pulludur,
    Ay ve Güneş ezelden iki İstanbul'ludur...
    Denizle toprak yalnız, onda ermiş visâle,
    Ve kavuşmuş rüyalar onda onda misâle.

    İstanbul benim canım,
    Vatanım da vatanım.
    Istanbul...
    İstanbul...

    Tarihin gözleri var, surlarda delik delik.
    Servi endamlı servi, ahirete perdelik.
    Bulutta şaha kalkmış, Fatih'ten kalma kır at.
    Pırlantadan kubbeler, belki bir milyar kır'at

    Şahadet parmağıdır göğe doğru minare
    Her nakışta o mânâ: Öleceğiz ne çare!
    Hayattan canlı ölüm, günahtan baskın rahmet,
    Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet.

    O mânâyı bul da bul,
    İlle İstanbulda bul.
    İstanbul...
    İstanbul...

    Boğaz gümüş bir mangal, kaynatır serinliği,
    Çamlıcada yerdedir göklerin derinliği.
    Oynak sular yalının alt katına misafir,
    Yeni dünyadan mahzun, resimde eski sefir.

    Her akşam camlarında yangın çıkan Üsküdar,
    Perili ahşap konak koca bir şehir kadar...
    Bir ses bilemem tambur gibi mi, ud gibi mi
    Cumbalı odalarda inletir "kâtibimi"

    Kadını keskin bıçak
    Taze kan gibi sıcak
    İstanbul...
    istanbul...

    Yedi tepe üstünde zaman bir gergef işler!
    Yedi renk, yedi sesten sayısız belirişler...
    Eyüp öksüz, Kadıköy süslü, Moda kurumlu
    Adada rüzgâr, uçan eteklerden sorumlu...

    Her şafak hisarlarda oklar çıkar yayından,
    Hâlâ çığlıklar gelir Topkapı sarayından.
    Ana gibi yâr olmaz, İstanbul gibi diyar;
    Güleni şöyle dursun ağlayanı bahtiyar.

    Gecesi sünbül kokan,
    Türkçesi bülbül kokan,
    İstanbul...
    İstanbul...
     
  3. Mavi_Sema

    Mavi_Sema Özel Üye

    İKİNCİ BÖLÜM


    1. TABLO

    (Perde açılınca görünen manzara, dördüncü tablodaki dekordur. Fatih tahtında, huzurda Hızır Bey, Şair Ahmet Paşa.)


    1. SAHNE: (Fatih, Ş. Ahmet Paşa, Hızır Bey)

    FATIH - (Ahmet Paşa'ya) Asrımdaki Şuaranın (şairlerin) reisi, karın-
    daşım Ahmet Paşa! Kelimelere düzen verip sanatını gösterirsin.
    Askere de öyle bir düzen ver ki fetihler ardı ardına gelsin
    desem... (Tebessüm eder) Ne buyrulur?

    AHMET PAŞA - (Başını öne büker) İltifat buyurdunuz.
    Hünkârım. Ordularınızın emir kuluyum. Şairliğim ise Avni
    Mahlaslı (lakaplı) zat-ı şâhânenin çömezliğine bile ulaşamaz.

    FATIH - (Sert) Paşam orduların nizamı harple korunur.
    Ordularımıza yeni "Kızıl elma"lar gerek. Bizans son değildir. İçe
    ve dışa madde ve mânâ plânında devam edecek olan fetih
    meş'alesini İstanbul'u almakla biz sadece tutuşturduk. Torunla-
    rımız onu dünyaların ötesine götürecek. Ama şunu öğrenmek
    isteriz; İstanbul'dan sonraki nokta neresi olabilir?

    AHMET PAŞA - (Tebessümle) Sultanım bu âcize söyletmek
    dilersiniz, halbuki bütün plânlarıyla hatır-ı şâhânenizde musav-
    verdir (tasarlanmıştır) , o belde. Bendeniz ilk nokta olarak Viyana'yı
    düşünürüm.
    (Ara - Herkes birbirine bakışır)

    FATIH - Roma'yı almadan Viyana elde tutulamaz Paşa...

    AHMET PAŞA - Beli (Evet) Hünkârım. Endülüs yolunun iki
    ayağıdır buralar...

    FATIH - İfşaya vardı Paşa hazretleri (Sükût ve dik dik
    bakar) Ben de bildireyim ki, Avrupa istikrarının üç ayağından
    biri elimizdedir. Sonra... (Ara) Evet, Endülüs'te bayram... (Ara)
    Ancak... (Ara - Parmağını uzatır) Kafamdakilerinden birtek
    düşüncemi sakalımın birtek kılı bilse, bütün sakalımı traş
    ederim. Bu ölçüyle hareket oluna... Ve gün o gündür ki; kararlı
    ve şuurlu büyük işlere girişilsin. Malûmunuzdur ki 12 yaşında
    bu makamı rahmetli pederim Murad-ı sanî (2.Murad) terkettiğinde; tehlike
    ve düşman saldırısı baş göstermişti. Onu vazife başına çağırmış
    ve demiştim ki: (Hiddetle) Eğer sultan sen isen gel vazifene sahip
    çık. Yok sultan ben isem emrediyorum. İstilâya karşı memle-
    keti koruyacaksın... (Ara - İleriye dimdik bakar) Şimdi ise
    ulemâ (alimler), şuera (şairler), asker, hâkim, sanatkâr ve bütün
    bir islâm milleti ile elbirliği, korunma ve yayılma hedefindeyiz.
    İlerde büyük nizamı kurabilmek için yapacağım en ciddî hamlelerimi
    sizlerin istişarî (danışma) desteğiyle başaracağım. Allahın inayeti
    (yardımı) de böylece tecelli eder (ortaya çıkar) umarım.

    (Hızır Bey ve Ahmet Paşa kıyam eder, eğilirler.)

    FATİH - (Ayağa kalkar) Ve Roma fethine Ahmet kulumu-
    zu vazifeli kıldık.

    AHMET PAŞA - Emru ferman (emir-buyruk) yeryüzünde Allah'ın iradesi-
    ni temsil eden, Şark (Doğu) ve Garbın (batı) padişahı, Anadolu ve Rum
    diyarının Sultanına aittir. Bize itaat düşer...

    (Muhafız girer selâm verir.)

    MUHAFIZ - Hünkârım iki Rum papazı huzura girmek dilerler.

    FATIH - (Yerine otururken) Girsinler...

    (Oradakiler oturur, papazlar girer. Eğilerek selâmlarlar.
    Fatih'in işaretiyle otururlar.)


    2. SAHNE: (Papazlar ve öncekiler)


    FATIH - (Hemen söze başlar) Hızır Bey (Papazları gösterir)
    Bunları milletimin ahlâkından birkaç örnek göstermek için
    çağırdım. Merak ederlermiş, bunca yıldır başarılamayan Bizans
    fethinin sırları nedir deyu? (Kalkar, Hızır'a) Bana bir derviş
    kisvesi (kıyafeti) gerek. Sizler de refakat ediniz ve kendinizi
    tanıtmayınız. Esnafı gezeceğiz. Ruhaniler de (Papazları gösterir)
    buyursunlar.

    (Kapıya doğru yürürken ışık söner.)


    2. TABLO

    (Işık yanınca çarşı görünmektedir. Karşıda ayakkabıcılar
    kapılarında mest ve papuçlar asılmış. Kapı üstünde Osmanlıca
    «Her sabah besmele ile açılır dükkânımız, Ahî evrendir hem
    pirimiz üstadımız» beyti yazılı. Solda bakkallar, sağda nalburlar.
    Fatih derviş kılığında, öbürleri de tanınmayacak şekilde sahne-
    nin ortasında fısıldaşan edâ ile.)

    SAHNE - (Fatih - yanındakiler - esnaf)

    FATİH - (Ortaya) Önce bakkallara...
    (Başlar, sen bilirsin mânâsına eğilir ve yürürler. Birinci
    bakkalın önündeler.)

    FATIH - (Mütevazi selâm verir) Esselâmü aleykum efendi.

    BİRİNCİ BAKKAL - (Kalkar) Aleyküm selâm derviş efen-
    di. Azimetiniz ne yana? Bir emriniz mi var?

    FATIH - Bir okka şeker,. ikiyüz dirhem kahve almak
    isterûz. (Bez bir torba uzatır)

    BAKKAL - (İçeri girerken) Şeker veririz. (Torbayı dolu
    getirir, el kantarı ile çeker) Tamam bir okkadır efendim. (Uzatır)
    Bedeli yalnız iki paradır. Derviş baba hoşgörün, (Öbürlerini
    işaret eder) beylerim de hoş görsünler. Kahveyi komşu bakkal-
    dan alacaksınız. Zira ki bugün siftah ettim. O henüz etmedi. Ona
    da bu fırsatı verin.

    FATIH - (Tebessümle) Hayhay efendim...

    (Bakışırlar ve işaretleşirler. Dudaklarını bükerek hayretleri-
    ni ifade ederler. Fatih ikinci bakkalın önünde durur ve içeriye
    seslenir.)

    FATIH - (Nezâketle) Bakkal karındaşım lütfedermisiniz...
    (Ara - iki parmağını uzatır) İkiyüz dirhem kahve... (Ara)

    İKİNCİ BAKKAL - (Elini dışarı uzatır, bir küçük bezle)
    Buyrunuz dervişim. Borcunuz bir puldur...

    (Fatih uzatır ve döner. Sahnenin ortasında toplaşırlar. Fatih
    nalburları gösterir ve o yana yürürler.)

    FATIH - (Eliyle buyrun der gibi) Nalbura uğruyalım.
    (Dükkânın önünde oturan adama) Nalbur efendi... Zencefil var
    mıdır? Elli dirhem olsun.

    NALBUR - (Ayağa kalkar) Elbette ancak (gösterir) bu
    dükkândan vereyim... (Girer çıkar bir kağıt uzatır) Buyrun bir
    puldur...

    FATIH - (Elini göğsüne bastırır, Nalbura) Biraderim bir
    hususu merak ettim... (Ara) Neden bu dükkânı tercih ettiniz?
    Onda zencefil yokmudur?

    NALBUR - (Şaşırmış) Var efendim. Ama... (Ara) Çok cüz'i
    (küçük) bir komşu hakkına riayet için (Mühimsemez, Aldırma... (Ara)
    Ama öğrenmek diledin; siz komşumun dükkânı tarafından
    geldiniz. O da burada yok, bana emânet etti. Kendisi olsa ihtimal
    ki siz ondan alışveriş yapacaktınız. Ayrıca emâneti nefse tercih
    gerekirdi. Emânete riayet bunu gerektirir. Ayrıca komşumuzun
    nüfusu kalabalıktır. Onun çok kazanmaya ihtiyacı vardır.

    FATIH - Berhudar (selamette kalın) olunuz efendim, Allah'a ısmarladık...

    (Nalbur başıyla onları uğurlar. Dönerler, herkes önüne
    bakarak düşünceli. Yine sahne önüne toplaşırlar. Fatih döner
    karşıdaki ayakkabıcıları gösterir. Şimdi bakkal ve nalburlar
    gözükmez. Ayakkabıcı dükkânlarının içinde birer adam görünür.
    İlerlerler ve dururlar. Ahmet Paşa kapıdaki levhayı okur.)

    A. PAŞA - «Her sabah Besmeleyle açılır dükkânımız. Ahî
    Evrendir dahi pirimiz üstadımız.»

    HIZIR BEY - (A. Paşa okuması bitince) Ah... işte teslimiyet
    ve tevekkül (Allah'a güven) , bağlılık, disiplin ve bir kelimeyle...

    FATIH - (Sertçe döner) Evet bir kelimeyle...
    Nizam!... (Döner seslenir) Kavaf efendimiz (Ayakkabıcı) bize
    bir çift ayakkabı, bir çift mest satınız.

    1. KAVAF - Satayım ey Pîr... genç yaşta dervişlik çok
    zevklidir. Mestlerim pek güzel değildir ama satayım. Ancak
    ayakkabıyı komşumdan almanız şartıyla...

    FATIH - (Mestleri eller) Kavaf karındaş, mestlerin aliyyül
    a'lâ, (çok güzel) . Halbuki sen onları yeriyorsun (kötülüyorsun),
    herkes malını överken...

    1.KAVAF - (Mestleri indirirken) Aziz dervişim, övülecek
    tek Allah (c.c.) ve onun övdüğü, övdükleridir. Ben kendi imâlimi
    nasıl överim. Üstelik olur ki bir kusuru çıkarsa, müşteri gıyabî
    de olsa (arkamdan) hakkımda kötü şehadet etmez mi? Ve hele övmekle
    komşuma karşı saygısızlık olmaz mı? Olur ki onun gönlüne
    hüzün gelir. Yererim; benden almazsan komşudan alırsın,
    komşum kazanırsa ben de kazanırım demektir.

    FATIH - Peki ayakkabıyı niçin komşundan aldırırsın?

    1. KAVAF - (Ellerini oğuşturur) Kârda eşitlik olsun. O hiç,
    ben iki kazanırsam, din kardeşliğimize sığmaz ve yaraşmaz...
    (Paralarını uzatır, ondan mesti, öbüründen ayakkabıları
    alır. Peki der gibi dönerler. Kavaf içeri girer, onlar yine önde
    toplaşırlar.)

    I. PAPAZ - (Heyecanlı aceleci) Adamlar bize ömürlük ders
    verdiler.

    II. PAPAZ - (Atılır) Ve Bizans'ın fethinin sırlarını da...

    FATIH - Deryadan (denizden) katre (bir damla) gördünüz. Ve bunlar
    mü'min için tabiî şeyler. Değilmiki doğrudur, vazifesini yapıyor.
    Evet mecbur olduğu şeydir. Fazilet bundan ötedir.

    II. PAPAZ - Bundan ötesi de mi var?...

    FATIH - Daha neler... (Elini sallar)

    HIZIR BEY - (Atılır) Hz. Ebubekir'in duasını bilir misiniz?
    Allah'ım benim vücudumu o kadar büyüt ki Cehennem'i
    doldurayım ki; öbür Mü'minlerin girmesine yer kalmasın...

    FATIH - Evet Mü'min, Mü'min'in günahını bile yüklenme-
    ye hazırdır...

    (Apışmışlardır, ışık söner.)


    3. TABLO


    (Işık yanınca; mahkeme salonu, Kadının (Hakim) rahlesi (küçük masa)
    okka kalem görünür, kapının yanında mübaşir oturur. Kadının makamı
    boş. Sahne tam aydınlanınca kapıdan, mübaşirin arkasından omuzu-
    na doğru, bir köylü başını uzatır. Mübaşir başını geriye
    kaldırarak, bakarken.)

    1. SAHNE - (Köylü, mübaşir)
    KOYLÜ - (Acele ve telâşlı) Kadı efendi nerede? Dâvâm var,
    at aldım hastalıklı çıktı.

    MUBAŞİR - (Bir başına, bir ayağına bakar) Bilmez misin
    namaz vaktidir?

    KÖYLÜ - Ben bilirim ya telâşlıyım... Sen bilirdin de niçin
    gitmedin?

    MÜBAŞİR - Farzı kılıp döndüm, senin gibi telâşlıları
    beklemek için.

    (Adam telâşlı ve cevapsız etrafa bakar, acele çıkar. Mübaşir
    arkasından kalkıp çağırır.)

    MÜBAŞİR - Kadı efendi şimdi gelir, erken dön!..

    (Mübaşir oturur, ara, Kadı girer. Mübaşir ayakta, Kadı tam
    yerine geçince ayakta duran Mübaşir'e dönerek).

    KADI - Gelip giden varmı?

    MÜBAŞIR - (Eli önünde bağlı hürmetle) Evet efendim az
    önce bir at meselesi için biri geldi. Beklemedi, çabuk dön dedim.

    (Ara)

    KADI - (Eliyle gösterir) Dışarıda bekle, gelince hemen içeri
    al.

    (Mübaşir çıkar. Kadı oturur kitap karıştırır. Az sonra
    mübaşir ve acele ile köylü girer. Mübaşire fırsat kalmaz.)
     
  4. Mavi_Sema

    Mavi_Sema Özel Üye

    2. SAHNE - (Kadı, Mübaşir, Köylü.)


    KOYLÜ - Telaşlı ve aceleci) Kadı efendi geldim, yoktun,
    atım öldü şimdi neyleriz.

    KADI - (Merakla) Yani nasıl bir şey? Baştan anlat
    bakayım.

    KÖYLÜ - (Aynı telâşla devam eder.) Bir adamdan bir
    keseye bir at aldım. At soluğanmış söylemedi. Binip sürünce
    hastalandı şikâyete geldim yoktunuz. Atını da geriye almadı,
    şimdide öldü. Kadı efendi... (Ara)

    KADI - (Az düşünür köylüye bakar) İlk gelişinizde ben
    burada olsaydım, kanun hükmü şu olurdu; Atı sahibine iade,
    aybını sakladığı için de ceza. Sana da verdiğin paranın iadesi.
    Fakat...

    KÖYLÜ - (Endişeli, kadının sözünü keser) Fakat şimdi
    alamayacak mıyım.?

    KADI - (Tebessümle) Heyecana mahal yok, adalet tecelli
    edecektir.

    (Ve kuşağından bir kese çıkarır köylüye uzatır.)

    KADI - Ben vaktinde burada bulunabilsem öyle hükmeder-
    dim. Binaenaleyh, bunu benim tazmin etmem (ödemem) lâzım.

    (Köylü almak istemez, mahçup çekilirse de Kadı, ısrarla
    avucuna tutuşturur. Köylü konuşmadan çıkar, ışık söner.)


    4. TABLO

    (Işık yanınca, eski dekor görünür Kadı rahle başında
    Mübaşir kapının yanında oturuyor. Birden Mübaşir geriye
    çekilir, hayretle bakar. Ve kolu bilekten kesilmiş, kanlar akan
    adam iki kişinin yardımıyla içeriye baskın gibi girer. Ve
    müsaade beklemeden konuşmaya başlar. Kadı yerinden kalkmış
    hayret içinde dinliyor. Ve bakıyor. Gelen Mimardır, yanındakiler
    kalfaları.)


    1. SAHNE - (Mimar ve kalfaları. Kadı ile mübaşir.)


    MİMAR - Kadı efendi göster adaletini, Padişah'ımız kolu-
    mu kestirdi. Sultan Mehmet'i şeriata şikâyet ediyorum.

    KADI - Elbette, kanun önünde şahıslar vardır. Sultan
    yok... Haksız kim olursa olsun, cezasını bulacaktır. (Temkinli)
    Sen hele hadiseyi sebebleriyle olduğu gibi anlat bakayım.

    MİMAR - (Ağlıyarak ve arada bir durarak anlatır) Ben
    rum asıllı bir Mimarım. Hazirun (Burdakiler) bilirler ki;
    Padişah'ımız beni Ayasofya'ya müsavî (eş) bir câmi inşasına
    memur kıldı. Bu kalfaları (Yanındakileri başıyla göstererek) da
    yardımcı vermişlerdi. Camî Kadırgada inşa olunmuştur.
    Biz sa'yü gayretle tam istediği zaman ve istediği yerde,
    istediği şekilde camiyi yaptık. Ne var ki zelzeleden
    yıkılmasın diye sûtünlardan bir miktar kestim. Sultan bu
    yüzden (ses benzetmeye çalışır gibi) «Sen benim itina
    ile getirdiğim sütunları kesip camii de alçak eyledin. » diyerek
    elimi kestirdi. Ben davacıyım. Bundan böyle sanatımı icradan ve
    ehlimi geçindirmekten mahrum, namerde muhtaç kaldım.. (Ağ-
    lar başı öne düşer.)

    KADI - (Kolu kaldırıp bakar, bırakır kol sarkar ve kan
    damlar.) Hak ve adalet tecellî edecek. Suçlu da cezasını
    bulacaktır. Ve mazlumun zararı da izale edilecek. (giderilecek)
    Müsterih ol. (rahatla)
    (Sert ve yüksek sesle) Hem ne hakla Sultan Mehmet kaza
    makamını (yargı makamını) tecavüz eder. (Mübaşir'e sertçe
    parmağını uzatır.) Derhal Sultan Mehmet'i buraya çağır.
    Hakkında şikâyet var, kaza makamına çıkacaksın diyesin...

    MÜBAŞİR - (İnanmaz, ürkek sorar) Padişah Fatih Efendi-
    mizi mi?...

    KADI - (Daha dolgun sesle) Evet evlâdım. O kişiyi... Ve
    söyleyeceksin ki, Murâfaa-i ser' (mahkeme çağrısı) için mühlet
    yoktur, âcilen gele...

    (Mübaşir selâm verir çıkar. Kadı duvardan asılı süngüyü
    alır oturduğu minderin altına sokar. Sonra rahleye geçip
    kitapları aceleyle tetkike dalar. Ötekiler seyre dalmışlardır. Ara
    sıra mimar kıvranır. Az sonra mübaşir girer.)

    MÜBAŞİR - (Eli önüne bağlı hafif eğilir selâmlar) Sultan'a
    emrî tebliğ ettim. (Ara Kadı dinler. Mübaşir devam eder.) Hemen
    kalktı; Çağıran Emr-i Şer-i Muhammedidir (Muhammedin getirdiği
    şeriat emri) , icabetetmem lâzım dedi. Hazırlanıyordu.
    (Ara - Ve birden geriye çekilir heyecanla)
    Padişah'ımız teşrif ediyor!..

    (Fatih girer Mimar ve kalfalar toplanır geri çekilir. Fatih
    heybetle ileri gider. Fatih, sağdaki koltuğa ilerlerken, silahlıdır.
    Kadı müdahale edince bir saniye durur önüne bakar.)


    2. SAHNE - (Fatih ve öncekiler)


    KADI - (Parmağıyla gösterir ve ayağa kalkar) Suçlu yerine
    geçiniz ve davacının yanında ayakta durunuz. (Ara) Müddeî (iddiacı)
    şikâyet ve talebini (isteğini) beyan etsin (açıklasın).

    (Fatih geri çekilip Mimar'ın yanında vekarla durur. Mimar
    bir Fatih'e bir kadıya bakarak evvelki ifadeyi aynen tekrar eder
    ve ilâve eder.)

    MİMAR - Kaza makamının vereceği hükme razıyım.

    KADI - (Kalfalara) Hadiseye aynen şahitmisiniz?

    İKİSİ BİRDEN - Aynen şahitiz.

    KADI - (Fatih'e döner) ne dersin Sultan Mehmet?

    FATİH - (Başı önünde) Hadise aynen öyledir. (Başını
    kaldırır, ciddi) Hükmünüzü bekliyorum.

    KADI - O halde hükmü tebliğ ediyorum (oturur kitabâ
    bakarak bir şeyler yazar ve kalkar, elindeki kağıdı okur

    HÜKÜM: Fatih Sultan Mehmet Han verdiği vazifedeki kasten
    veya hataen kusurundan dolayı, elini keserek bir sanatkârı
    sanatından mahrum, ailesini perişan kılmış, hemde rey'iyle
    (kendi görüşü ile) hüküm verip emr'i şeriate (şeriat hükümlerine)
    Muhalefette bulunmuş, kaza makamını tecavüz etmiştir.
    Binaenaleyh, onun dahi elinin aynı yerden aynı
    vechile (şekilde) kesilmesine mazlumun da zararının izalesi
    (giderilmesi) için ailesine nafaka bağlanmasına hükmolundu.
    Karar, Kur'an ve Sünnetin aynı zamanda Salih Ulemânın (alimlerin)
    beyanları neticesidir. İnfazı derhal olacaktır.
    Ara - Başını kâğıttan kaldırır, Fatih'e bakar)
    Yani kısas olacaksınız, Sultan Mehmet!...

    FATİH - (Mütevekkil ve metin) Şeriatın kestiği parmak
    acımaz., yalnız ben dâvâcının şahsî ve ailevî ihtiyaçlarını
    taahhüt etsem (karşılayacağına söz verme) , acaba diyet mümkün mü?
    (Fatih göz ucuyla Mimar'ı kontrol ederken Kadı ilerler ve
    ortada dururu.)

    KADI - Bir şartla... (Mimarı gösterir) Dâvâcının bunu
    kabul etmesi şartıyla... (Ara)

    MİMAR - (Kendisine bakıldığını görünce şaşkın bakınır.
    Fatih'i süzer, Şefkatli edâ) Ben padişahımızın kolunun kesilmesi-
    ni istemem... (kükrer Kadıya) O kolsuz olamaz...

    FATİH - (Ümitlenmiş, Mimara döner ve acele ile) Bütün
    ihtiyacını hazineden derhal bağlatacağım....

    KADI - (Sözünü keser. El âyâsını (avucunu) Fatih'e uzatarak) Ha-
    yır... suç devletin değil, şahsınızındır. Binaenaleyh, zat-î emlâki-
    nizden (şahsi mülkünüzden) ödemeniz ve buna da Mimar'ın açık rıza
    göstermesi kaydıyla hükümde değişiklik olabilir.

    FATİH - Baş üstüne efendim, herşeyi ölçüsüyle ödeyeceğim.

    KADI - (Mimar'a döner) Ne dersin Mimar efendi?

    MİMAR - (Yorgun, fakat mes'ut edâ ile) Adaletin tecellisi
    karşısında ne isteyeceğimi, hatta nerede olduğumu bile unut-
    tum... Son hükmü, yani diyet hükmünü aynen kabulleniyorum.

    KADI - (Ortaya) Hüküm diyetle değiştirildi. (Geçer yerine
    ve kâğıda not eder Mimar'a) Mürafaa (dava) bitmiştir. Selâmetle
    gidiniz.

    (Mimar ve kalfalar hürmetle çıkarlar. Fatih değişmeden
    duruyor - Ara-Kadı yerinden kalkar, birkaç adım yürür.)

    KADI - (Fatih'e) Hünkârım, mûrafaa bittiğine göre, buyu-
    rup (sediri gösterir) bu fakirle (göğüsüne dokunur) iki kelâm
    etmek lûtfunda bulunmaz mısınız?...

    FATİH - (Yürür ve konuşmadan sedire oturur. Eli kılıcın
    kabzasında bir şey söyleyecek gibi bakar.) Hızır kardeşim
    (Ara - Hızır dikkat kesilir) Bilirmisin ne için silâhlı geldiğimi?
    (Sertçe) Padişahtır deyu iltifat etsen, hele lehime hüküm
    vermeğe kalkışsan, (Kılıcını çekerek ve ayağa kalkarak) bunun-
    la başını uçuracaktım!...

    KADI - (Anî ciddîleşir ve minderin altından süngüyü alır)
    Sen de bilirmisin; mahkemenin kararına uymasan hükme itiraz
    etsen (Süngüyü ileri uzatır) bu yılanı kalbine sokacaktım.
    (Süngüyü sedire atar ve yumuşar. Fatih yavaşça oturur. İkisi de
    sâkinleşirler. Kadı devam eder tebessümle) Kardeşim zira biz bu
    makamda Allah adına hükmetmek ve dosdoğru karar vermek
    zorundayız. (Daha yumuşak) Sultanım yoksa âdil hüküm vere-
    ceğimden mi şüphe edersiniz?.. İmanımızın icabıdır bu.
    Üstelik "kuvvetliye meyil (yan çıkma) bana ar gelir (utanç verir)"
    Senin zulme razı olmayacağını bilirim ama (sertçe) isterse
    başımda dünyanın en zalim hükümdarı bulunsun. Allahtan korkmak
    seviyesine erebilmiş karakter ve şahsiyet sahibi bir kadı hükmü
    olduğu gibi söyler. Aksi halde bir hâkim, otlamaya salınmış sözde hür
    mahlûktan farksız, vicdanından esir bir zavallı olduğunu hisset-
    melidir. (Ortaya yüksek sesle) Bilirsiniz ve duyururum ki, gerçek
    hâkim olmayınca, mahkemelerden daha şen'î (kötü) bir zulüm mahalli
    düşünülemez.

    FATİH - (Kıpırdanmadan dinlerken âniden ayağa kalkar
    ilerler. Kadı ile yüz yüzeler. Elini yana açar) Hükümdarlar bir
    milletin başında zulüm ile de kalabilirler, adaletle de! Ama
    (Parmağını sallar) bu bitici günlerden sonra tarih onu ya kanlı
    bir sahifeye, yahut bir (Sağ elinin baş ve şehadet parmaklarının
    köşelendirip ileri uzatır) Şeref tablosuna yerleştirir. (Ara) Ama
    işin en feci tarafı şudur ki, insan zulmettiğini pek sezemez. His
    ve hırslar, zaten yetersiz olan aklı örter ve sapkınlaştırır... (Ara)
    Bu yüzden de (Seyirciye döner) bu yüzden de adalet namına
    zulüm her gün artar. (Aniden Hızır'a döner sokulur ve elini
    uzatır) Bunun ölçüsü şaşmaz prensibi nedir? Söyle Hızır Bey...
    Oyle ki insan zulme saptığının farkına varıp (geriye döner)
    dönebilsin. (Bir adım atar, kadı konuşunca sertçe döner)

    KADI - Hak ve hakkın sultası ki; Gerçek Hürriyet olan,
    ALLAH'ın sultasıdır. O'na teslim olmak...

    FATİH - (Olduğu yerde ve durumda) Yani ALLAH'ın
    kanununa uymak... (Ara - Kendi kendine) Onu bırakıp kendi
    iradesiyle hükmetmek....(Düşünür) Evet evet... (Kadıya) Allah'ın
    kanunundan başkasıyla hükmetmek zulümdür...

    KADI - (Kendi görüşünün belirmesi sevinciyle) Evet Hün-
    kârım... (İki elini aşağıdan yana açar) Kendi iradenizle el
    kesmeniz bu bakımdan zulümdür...

    FATİH - (Başını yukarıya kaldırarak, ferahlıca) Hamdede-
    rim ALLAH'ıma adaletle sona erdi. (Âniden değişir. Ciddî ve
    kararlı, seyirciye döner. Bir adım atar, parmağını sertçe ileri
    uzatır) Necip (asil) Milletimin vazifesi de budur işte...
    (Son sesiyle)
    Bütün beşerî ve nefsanî nizamları silerek Hakkı kaim kılmak
    (ayakta tutmak)...

    (Perde kapanmaya başlar)

    FETİH'TE BUDUR İŞTE... GERÇEK FETİH...

    (Perde sür'atle kapanır.)
     

Bu Sayfayı Paylaş