İsmet İnönü'nün Hatıraları: Cumhuruyetin İlk yılları

'Tarihi Bilgiler' forumunda NeslisH tarafından 27 Kasım 2008 tarihinde açılan konu

  1. NeslisH

    NeslisH Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    İsmet İnönü'nün Hatıraları: Cumhuruyetin İlk yılları konusu İsmet İnönü'nün Hatıraları
    CUMHURİYETİN
    İLK YILLARI
    I
    (1923-1938)
    Nurer Uğurlu başkanlığında bir kurul tarafından hazırlanmıştır.

    Dizgi - Baskı - Yayımlayan:
    Yenigün Haber Ajansı
    Basın ve Yayıncılık A.Ş.
    Ekim 1998

    İsmet İnönü'nün Hatıraları
    CUMHURİYETİN
    İLK YILLARI
    I
    (1923-1938)

    İSMET İNÖNÜ
    CGAZETESİNİN
    OKURLARINA ARMAĞANIDIR.
    CUMHURİYETİN İLK YILLARI
    (1923-1938)

    (ANKARA'NIN BAŞKENT OLUŞU
    CUMHURİYETİN KARŞILAŞTIĞI İLK MESELE)

    İÇİNDEKİLER

    ANKARA'NIN BAŞKENT OLUŞU
    İç Siyaset Gelişmeleri 13
    Rauf Bey'in Tutumu 14
    Hariciye Vekili Oluyorum 15
    Ankara'nın Hükümet Merkezi Olması İçin Takrir 17
    Bütün Şartlar Ankara'nın Aleyhine 22
    Ankara'da İlk Sefarethaneyi Ruslar Yaptı 24

    ATATÜRK İLE İHTİLAFA DÜŞENLER
    Ankara Hükümet Merkezi, Sıra Cumhuriyette 25
    Atatürk ile İhtilafa Düşenler 27
    Cumhuriyetin İlanına Varan Hükümet Buhranı 30
    Cumhuriyet Fikri 32
    Biz Memleketi Kurtarmaya Çalışırken 33

    CUMHURİYETİN İLK KARŞILAŞTIĞI MESELE
    CUMHURİYETİ ERKEN BULANLAR
    İlk Cumhuriyet Hükümetini Kurdum 39
    Cumhuriyetin İlanı Üzerine İlk Çatışma 40
    Rauf Bey'in Açıkça Konuşmasını İstiyorum 42
    Rauf Bey'in Atatürk'ten Uzaklaşması 44
    HİLAFETİN KALDIRILMASI
    Hilafet Hepimizde Ciddi Endişe Yaratıyordu 47

    1924 ANAYASASI
    Eğitim Birliğini Sağlayacak Kanun 51
    Kumandanların Yarattığı Buhran 53
    Kumandanlar Direnmek İstedi 55
    CHP'nin Kuruluşu 57
    Terakkiperver Fırka ve Halk Partisi 60
    Atatürk Kalacakları, Gidecekleri Ayırıyor 63

    ŞEYH SAİT İSYANI
    İsyan Süratle Genişliyor 65
    Takriri Sükûn Kanunu 67
    İsyan Elazığ'a Dayandı 68
    Şeyh Sait Yakalandı 70
    İsyanın Sebepleri 71
    Terakkiperver Fırka'nın Kapatılması 74
    İhtiyatlı Olmak 76
    Mücadele Ölçüsüz Olmuştur 77
    Herkes Tarih İçinde Yerini Muhafaza Edecektir 77

    1925 SENESİNİN ÖNEMLİ İŞLERİ
    Fes, Kalpak Münakaşası 81

    1926 SENESİNİN ÖNEMLİ OLAYLARI
    İzmir Suikastı 85
    ''Vaziyet Çok Ciddidir'' 87
    Rauf Bey Suikastı Sezmiş olabilir 90
    Kara Kemal İntihar Ediyor 93
    Her Dönemeçte Bir Baskın 94
    Suikasta Karışan Başlıca İttihatçılar 94
    Reformlardan Endişeye Kapıldılar 98

    YENİ İNKILAPLAR
    Medeni Kanun 101
    Harf İnkılabı 102

    1930'UN EN BÜYÜK HADİSESİ
    Serbest Fırka 109
    Müşterek Meselemiz 110
    Atatürk Fethi Bey'in Teklifini Reddetti 112
    Atatürk ''Bitaraf Değilim'' Diyor 114
    İktidar Değişmesi Endişe Duyulacak Bir Şey Değildir 117
    İktidarı Bırakabilirdik 118
    Birçoğu Tekrar Halk Partisi'ne Girdi 119
    Fethi Bey'le İhtilafımız Olmamıştı 120

    DIŞ POLİTİKADA ÖNEMLİ MESELELER
    Musul Meselesinde Karşılıklı Görüşler 121
    Sovyet Rusya Karışmıyor 122
    Yunanlılarla İhtilaf Çıkıyor 123
    Mübadele Meselesi 124
    Türkler Hicrete Mecbur Bırakıldı 126
    Dostluk Arzusu Çekişmelere Hâkim Oldu 127

    VENİZELOS ANKARA'YA GELDİ
    Uzun Süren Düşmanlık 129
    Yunanistan'a Gidiyorum 131
    Venizelos'a ''Her Şey Bozuluyor'' Dedim 133
    Balkan Paktı'nın İlk Tohumları 134
    Balkan Paktı Meselesi 135
    RUSYA SEYAHATİ
    Türkiye - Sovyet Rusya ilişkileri 137
    Silahsızlanma Konferansına Katıldık 138
    Rusların Israrı 139
    Görüşmeler 140
    Nezaket Gösterisi 141
    Sıkıntı İçindeydiler 141
    Müzakereler Sonuçlanıyor 142
    Stalin'le Görüşmelerimiz Sürüyor 143
    Sözü, Balkan Paktı'na Getirdim 144
    Stalin, Müdahale Ediyor 144
    Stalin Konuşurken Litvinof Ölecekti 145
    Parayı Nereden Buluyorsunuz? 148
    Leningrad'a Gittik 149
    Bizimle İhtilafa Girmek İstemiyorlardı 150
    Tahminimde Aldandım 151
    Stalin'e Koyduğum Teşhis 152
    Mareşal Voroşilof'un Türkiye'yi Ziyareti 153

    ANKARA'NIN BAŞKENT OLUŞU

    İç Siyaset Gelişmeleri

    Ankara'ya 13 Ağustos'ta geldim. Başta Atatürk olmak üzere kalabalık bir grup tarafından muhabbetle karşılandım ve Atatürk'ün evine misafir edildim. Nisan ayından beri memleketten uzak kalmıştım. İç siyaset gelişmelerini, Ankara'da olup bitenleri bilmiyorum. Gelir gelmez öğrendim ki, ertesi gün, yani 14 Ağustos'ta yeni hükümet teşekkül edecektir. O zamana göre hükümet üyeleri tek tek Meclis'ten seçiliyor. Ben Lozan'ın ikinci safhasına gittiğim zaman, Türkiye Büyük Millet Meclisi, vazifesinin hitam bulduğunu kabul ederek yeni seçimlerin yapılmasına karar vermişti. Lozan dönüşü İkinci Büyük Millet Meclisi'ni toplanmış ve çalışmalara başlamış halde buldum. Birinci Meclis çok çetin, çalışılması güç bir Meclis'ti. Atatürk'ün şahsına ve Atatürk idaresine açıktan muhalefet edenler, koyu muhalifler bu Meclis'te ''İkinci Grup'' adı ile teşkilatlı olarak bulunuyorlardı. Yeni Meclis'te İkinci Grup'a mensup olanlardan kimse yoktu. Lozan dönüşü, kısa zamanda gördüm ki, Meclis'te açık bir muhalefet henüz yoktur. Bu ilk günlerde muhalefetin nereden çıkacağını, ne şekilde meydana çıkacağını kimse bilmiyordu. Tabiatıyla ben de bilmiyorum. Görünüşe bakarak ben, Meclis'ten ileri bir muhalefetin çıkacağını zannetmiyordum. Fakat Atatürk hadiseleri, bir muhalefetle karşılaşılacak fikriyle takip ediyor halde idi. Atatürk, bizim düşündüklerimizi biliyorlar, bunlara mani olmak için orduda ve Meclis'te tertip almak niyetindedirler, kanaatinde idi.
    Rauf Bey'in Tutumu

    Ankara'ya döndüğüm zaman, Atatürk'ün etrafındaki hava, ilk gecesinde, bütün tafsilatıyla anlaşılacak bir halde değildi. Ama, Lozan müzakerelerinin son günlerinde Rauf Bey'le aramızda geçen münakaşa hatıraları malumdur. Ben geldiğimde, Rauf Bey Ankara'da yoktu. Daha önce Ankara'dan ayrılmış. Bunun bıraktığı bir uzaklık -küskünlük demeye dilim varmıyor- ve kırgınlık havası hissolunuyor. Üzerinde ehemmiyetle durulan, etrafıyla konuşulan bir mesele yok gibi. Böyle umumi olarak bir nahoş hava var. Bu ilk gecenin benim dikkatimi çeken havadisi, ertesi gün hükümet teşekkül edecek. Lozan Muahedesi'nin bir an evvel Meclis'çe tasdiki zihnimi en ziyade meşgul eden mesele. Bunun için, hükümetin teşekkülü esnasında Ankara'ya gelmiş olmayı, memnuniyet verici bir hadise olarak karşıladım.
    Ben gelmeden evvel, Atatürk ile Rauf Bey ve diğer arkadaşlar arasında, yeni teşekkül edecek hükümet üzerinde ve genellikle memleket idaresinde kimlerin söz sahibi olacağı, arkadaşların hangi vazifeleri yükleneceği mevzuunda etraflı görüşmeler olmuş. Bilhassa Rauf Bey ile Ali Fuat Paşa, Atatürk'le konuşurken, sulh muahedesinden sonra kurulacak idarenin mekanizması üzerinde fikir teatisinde (alışverişinde) bulunmuşlar.
    Rauf Bey, Atatürk'e, beni karşılamak istemediğini, bunun için Ankara'dan ayrılmak mecburiyetini hissettiğini söyleyerek izin istemiş ve ısrar etmiş. Bu arada, kurulacak idare mekanizması ile alakalı olarak tavsiyelerde bulunmuş. Fikirlerini söylemiş. Rauf Bey'in ehemmiyetle belirtmeye çalıştığı hususlar şunlardır: Devlet başkanlığı makamı takviye edilmelidir. Atatürk kurulmakta olan partinin başına geçmemelidir. Yalnız devlet reisi olarak kalmalı, partiler ve şahıslar üzerinde hakemlik yapabilecek durumda bulunmalıdır.
    Rauf Bey, parti başkanlığının Atatürk'ün prestijini yıpratacağını da sözlerine ilave etmiş.
    Ali Fuat Paşa'nın da kendisine mahsus fikirleri ve endişeleri var. Bunları Atatürk'e açıyor, Milli Mücadele esnasında her arkadaşın, kendisine düşen vazifeyi büyük bir gayretle yaptığını söyledikten sonra soruyor:
    ''Senin şimdi 'apôtre'ların kimlerdir?"
    Atatürk cevap veriyor:
    "Memleket ve millete kimler hizmet eder ve hizmet ve liyakat kudretini gösterir ise, 'Apôtre' onlardır.''
    Lozan'dan döndüğüm zaman, bunlardan haberim yoktu. Atatürk de gelir gelmez bana böyle bahisler açmadı. Zaten benim o zaman meşgul olduğum, zihnimi birinci derecede işgal eden mesele, hemen ertesi gün hükümet teşekkül edecek ve muahede (antlaşma) bizim Meclis'te tasdik olunup (onaylanıp) çıkacak. Düşündüğüm bu. Atatürk ile arkadaşlar arasında cereyan eden görüşmelere ben zamanla muttali (bilgi edinmiş) oldum. Bunların bir kısmını Ankara'ya dönüşümde hemen yakında öğrendim, bir kısmını seneler geçtikten sonra her birinin yazdıkları hatıralardan öğrendim.

    Hariciye Vekili Oluyorum

    Ertesi günü Ali Fethi Bey'in başkanlığında hükümet teşekkül etti. Ben Hariciye Vekilliği'ni deruhte ettim (üzerime aldım). İlk işim muahedenin Meclis'ten geçirilmesini hazırlamak oldu.
    Lozan Muahedenamesi ile buna bağlı on beş mukavelename ve senedin Meclis'çe kabul ve tasdikine dair bir kanun tasarısı hazırladık. Tasarı 15 Ağustos günü Vekiller Heyeti'nden geçti ve Meclise'e sevk edildi. Hariciye Encümeni'nde görüşüldükten sonra, 21 Ağustos günü Meclis umumi heyetine geldi. Muahedeyi 21-23 Ağustos günleri Meclis'ten geçirdik.
    Muahedenin tasdiki esnasında muhalif oy verenler 14 kişidir. Bu muhalif oyların önemli bir kısmı, Lozan Muahedesi ile birtakım arzuların tahakkuk ettirilmemiş (gerçekleştirilmemiş) olduğunun tescili manasına siyasi bir iyi niyetin ifadesini taşıyor. Muhalif oy verenlerin bir kısmı muahedeyi ciddi olarak eksik görmüş olabilirler. Ama, benim kanaatimce, menfi oy sahiplerinde umumi olarak iyi niyetler hâkimdir. Biraz daha teferruata girersek, muahedeye karşı muhalif tavır takınanlardan bazılarının, kendi bölgeleri ile ilgili arazi meselelerinden memnun kalmadıklarını görürüz. Mesela Trakya meselesinde çok çabaladığımız halde, Batı Trakya üzerinde aradığımız neticeyi alamadığımız ve sonra Doğu Trakya'nın Edirne tarafındaki hududu istenilen şekilde düzeltemediğimiz, arzu ettiğimiz kadar netice elde edemediğimiz için Trakya bölgesi mebuslarının muahedeye muhalif kalmaları, bu duruma karşı fikirlerinde ısrar ettiklerinin ifadesi sayılır. Netice olarak diyebilirim ki, bu menfi oyların çalışmaya, esere ve neticeye temelden ve büyük ölçüde bir mukavemet manasını tazammun etmediği kanaatindeyim. Sağlam kanaatim budur. Gerçi o zaman meclislerin asıl fikirlerini anlayacak fazla bir tecrübem olmadığı gibi, iştigalim de yok. Meclis'le iştigal etmemişim. Arkadaşlarla pek seyrek görüşüyoruz. Meclis'in havasını tam bilmiyorum. İçten içe neler düşünüldüğünü, ne kadar münakaşalar olduğunu keşfedecek bir durumda değilim. Ama muahedenin tasdiki esnasında, umumi olarak Meclis, bana teveccüh (yakınlık) göstermiştir.
    İleride anlatacağım siyasi gelişmelerin, siyasette belirecek buhranların daha iyi anlaşılabilmesine yardımcı olur kanaati ile, şu anda hatırıma gelen bir görüşmeyi nakledeceğim.
    Meclis'te muahedenin tasdiki üzerinde müzakereler devam ediyor. Kalktım, muahedeyi anlattım. Her yönü ile etraflıca söyledikten sonra, gerek burada muharebe esnasında, gerek muharebeden sonraki zamanlarda ve hususiyle Lozan Sulh Muahedesi zamanında, murahhas heyeti reisi olarak Atatürk'ten gördüğüm yardımları, hissettiğim gibi dile getirdim. Kürsüden indikten sonra, bir ara, Kâzım Karabekir Paşa ile yalnız olarak bulunduğumuzu hatırlarım. Karabekir Paşa, Lozan Muahedesi'ni ve muahedenin tasdikini vesile ederek, yapılan bütün işlerin Atatürk'ün üzerinde toplanmasına sebep olduğumu bir römark olarak söylemiştir.

    Ankara'nın Hükümet Merkezi Olması İçin Takrir

    Ben Lozan'dan dönerken, zihnimde, muahedenin bir an evvel tasdikinden başka, süretle hallolunacak iki mesele ile gelmiştim. Muahede tasdik olundu. Şimdi bundan sonraki günleri takip edelim.
    İstanbul 2 Ekim'de tahliye edilmeye başlandı ve Türk kuvvetleri İstanbul'a girdiler. Bu suretle Ekim başlarında bütün memleket işgalden fiilen kurtulmuş ve milli idareye geçmiş bulunuyordu. 6 Ekim'de İstanbul'un tahliyesi bittikten sonra, Ankara'nın hükümet merkezi olması için takrir verişime geliyorum (bkz. Ek: 5). Ben Ankara'nın hükümet merkezi olmasını dışarıda bulunduğum zamanlar ilk ihtiyaçlardan biri olmak üzere teşhis etmiştim. Yani daha Lozan'da iken bu kanaati besliyorum. Zihnimde süratle hallolunacak meselelerden biri bu. diğeri devletin şeklinin tespitidir. Devletin şekli Cumhuriyet. Bunun da bir an evvel takarrür etmesini devletimiz için acil meselelerden, acil ihtiyaçlardan sayıyorum. Nitekim, Ali Fuat Paşa (Cebesoy) benim zihnimdeki bu meseleleri o zaman fark etmiş ve hatıralarında dile getirmiştir. (*) Ali Fuat Paşa bu teşhisi koymuş. doğrudur. Lozan'dan bu kanaatle geldim.
    İstanbul'un tahliyesi 6 Ekim'de bitti. Ben, Malatya mebusu olarak bir takrir (önerge) hazırladım. 14 arkadaşıma takriri imzalattım ve Meclis'e verdim. Tabii Atatürk ile mutabıkız. Takriri ben vereceğim, bunu müdafaa edeceğiz. Bu takriri yürütmek için Atatürk bütün nüfuzunu kullanmıştır.
    Şimdi burada zihinlerin takıldığı bir meseleyi açıklamak isterim. Bu takriri veren Malatya Mebusu İsmet Paşa, yani ben, Vekiller Heyeti azasıyım. Hariciye Vekiliyim. Ankara'nın hükümet merkezi olması mevzuu Meclis'e hükümet teklifi olarak gelmek lazımdı, diye düşünülebilir. Düşünülmüştür de. Fakat hesaba katılmalıdır ki, o zaman hükümet henüz ondan sonraki başvekil hükümeti şeklini almamış. Vekiller Heyeti reisini de vekilleri de kendi azası arasından doğrudan doğruya Meclis seçiyor. Esasta olmasa bile, zaman itibarıyla herkesin mutabık olmadığı böyle bir meselenin Vekiller Heyeti'ne getirilmesi ve orada müzakere edilmesi tehlikeli bir yol. Herhangi bir meselenin önce hükümet içinde müzakere edilmesini sağlamak tesanüt (dayanışma) için beraber çalışmak için ne kadar lazımsa, hükümet içinde ihtilaf (anlaşmazlık) çıkarmamak da o kadar lazım. Çünkü o zamanki şekle göre hükümet içinde çıkacak bir ihtilaf çokluk reyi ile bertaraf edilemez. Müzakere bittikten, karar verildikten sonra, herkes hükümet kararının altına, ''Ben muhalifim'', diye şerh verebilir. Karar verilen mesele Meclis'e intikal edince, hükümet içinde muhalif olan üye kalkıp, ben bu karara muhalifim, diyebilir. Ancak, yeni usulde, tam modern usulde hükümet üyelerinin başvekil tarafından intihabı (seçimi) suretiyle hükümet teşkili temin olunduktan sonradır ki, hükümet içinde ihtilaf olması önlenebilmiştir. İhtilaf olduğu zaman, ihtilaf halinde bulunan vekil çekilir. Yani, ''Ben bu karara muhalifim, kararın altına şerh veririm'' diyemez. Ankara'nın hükümet merkezi olması için takrir verdiğim zaman durum böyle değil. Heyeti Vekile Reisi Fethi Bey'e, Heyeti Vekile azası olduğum halde böyle bir takrir vereceğimi söyledim mi pek iyi hatırlayamıyorum. Fakat hiç bahsetmemiş olduğumu zannediyorum. Çünkü böyle mühim bir meselede benim ayrı bir takrir vermemden ve Meclis'te müzakere açılmasından Fethi Bey'in az çok canı sıkılmış olduğu şayi olmuştur. Hatta belli de olmuştur. Ama o zamanlarda bizim münasebetlerimiz için bu tabii bir muamele idi ve esaslı meselelerde münakaşa olunacaksa ondan içtinap etmek lazımdı. Ankara'nın hükümet merkezi olarak seçilmesinde gerek Fethi Bey'in, gerek diğer Heyeti Vekile azalarının meselenin aslına mutlaka muhalefet edeceği tahmin olunamaz. Aslına mutabık olsalar bile, usul olarak herkesin mutabakatını temin etmek mümkün müdür, bu belli değil. Belki bu yüzden şekli birtakım ihtilaflar, münakaşalar olacaktır. Eğer gerçekten ihtilaf ve münakaşa çıkacaksa, onları önlemek için daha evvel mi çalışmak lazım, ondan sonraki bir çalışmaya mı girmek lazım? Mühim olan husus budur. Usul bakımından, zaman bakımından böyle birtakım tasavvurları olabilir. Halbuki biz, bunların hiçbirisine tahammülü olmayan bir istical içindeyiz. Onun için takriri vermeden önce Fethi Bey'le görüştüğümüzü zannetmiyorum.
    Arkadaşlar arasında ihtilaflar esasen böyle meselelerden çıkmıştır. Yapılacak bir iş var, fakat ne zaman yapılmalıdır? Esasına muhalif olmayanlar veya böyle görünenler daima seçilen zamana ve tatbik olunan usule itiraz etmişlerdir. Şimdi bu Ankara'nın hükümet merkezi olması meselesinde de aceleye lüzum vardır, veya yoktur, münakaşalarının yapıldığını hatırlarım. Bu, bir esaslı fikir ayrılığı ve görüş farkıdır. Halbuki hükümet merkezi intihabında bunu hemen yapmak lazım. Ondan sonra gelecek mesele var. Cumhuriyet ilan olunacak. Bunda biz kararlıyız, mutabık kalmışız. Devletin şeklini bir an evvel tespit edeceğiz. Onlar bu mesele geldiği zaman da, aceleye lüzum yoktur, diye en masum tedbir olarak talik etmeyi (ertelemeyi), uzatmayı istemişlerdir. Mesele şu: Yeni devletin esaslarının tespitinde aramızda fikir ayrılığı var.
    Biz hükümet merkezinin süratle tayinini acil bir mesele olarak görüyoruz. Daha önce bahsettiğim gibi, Lozan'dan, zihnime yerleşmiş bir mesele olarak gelmiş bulunuyorum. Şimdi, beni böyle bir isticale sevk eden amilleri anlatacağım.
    Lozan'da Garp âleminin murahhasları, mütehassısları, diplomatları ile görüşüyorum. Bunlar, İstanbul Hükümetini, İstanbul muhitini tanıyan insanlar ve yeni devletin o muhitin insanlarına göre kurulmasını arzu ediyorlar. Bunu her hallerinden anlıyorum. Her konuşmamızda hükümet merkezi bahsi geçiyor. Ankara'da kalacak mısınız, kalınabilir mi, sonra nasıl olacak? Bana hep bunları soruyorlar. Ankara'da kalırsanız biz oraya nasıl gideriz, diyorlar. Bunların hepsi, benim her gün içinde bulunduğum muhitin sözleri. Dış âlemin görüşü, düşüncesi ve telkinleri böyle. Bizim bakımımızdan meselenin daha ehemmiyetli ve değişik cepheleri var. Bir defa Boğazlar askeri bakımdan tamamıyla açık, tamamıyla emniyetsiz. Bu vaziyetteyiz. Lozan Muahedesi ile elde edebildiğimiz neticeler ve tarihi şartlar bizi endişeye sevk ediyor. Ayrıca Anadolu'nun ortasında bulunarak ve bir Anadolu Hükümeti olarak yeni devleti çalıştırmak istiyoruz. Buna karşılık, İstanbul entellekti, tabii olarak İstanbul etrafında bir Türkiye Devleti'nin kurulmasını istiyor. Gerçi bunun kötü niyetle hiçbir münasebeti yoktur. Görünürdeki bütün tabii hayat şartları, hükümet merkezinin İstanbul olmasını zorluyordu. O zamanki Ankara'yı hatırlamak lazım. Biz evimize ata binip geliyorduk. Atatürk devlet reisi olarak Çankaya'da oturuyor. Buraya gelmek için doğru dürüst ne yol var, ne imkân var. Fakat biz diyorduk ki, yollar yapılacak, her şey olacak. Haydi efendim sende, yapılacakmış, olacakmış! Gördüğümüz karşılık bu. O şartlar hâkim. İleride şartlar daha müsait olacaktır diye yakın atiden bir ümit beslemeye imkân yok. Ankara'da herkes perişan bir halde. Hâkim düşünce şöyle: Milli Mücadele bitti, her tarafta kurtulduk, genişliğe kavuştuk. Fakat soruyorlar: Siz bu darlıkta, bu sıkıntı içinde ne kadar yaşayacaksınız, çalışacaksınız ve bu ne kadar sürecek? Belli değil. Bunu kabul ettirmek her gün bir idmana, her gün yeni bir tertibe ve gayrete ihtiyaç gösteren bir durum. Mebusları, memurları, idare eden herkesi düşünüyoruz. Mahkemeler kurmuşuz, yüksek mahkemeyi Eskişehir'den buraya getiremiyoruz. Bu şartlar altında Ankara'nın bir an evvel devlet merkezi olarak hazırlanıp, içinde çalışılır olduğunun kabul edilmesi, ancak onun başka bir ihtimali bulunmayan kesin bir karara dayandığının ispat edilmesine bağlı idi.

    Bütün Şartlar Ankara'nın Aleyhine

    Bütün şartlar Ankara için aleyhte görünüyor. Fakat biz vaziyete tamamıyla hâkim bulunuyoruz. İstanbul'un hükümet merkezi olması halinde Babıâli kadrosu diye muayyen bir şeyden ürktüğümüz yok. Yalnız Babıâli insanlarının değil, istanbul entellektinin, geçmiş devrin tanınmış simalarının bütün hayatları İstanbul'da geçmiş. Bizim düşüncelerimizi anlamalarına ihtimal yok. Lozan Konferansı'ndan önce Poincaré ile görüşmek üzere Paris'e gittiğim zaman, Franklin Bouillon ile bir yemek yemiştim. Fransız diplomasi ricali ile yaptığım görüşmelerde uğradığım güçlüklerden, kendimizi ve davamızı anlatamadığımdan şikâyet ettiğim zaman, hep hatırlarım, bana şunu söylemişti: Bunların büyük isimleri vardır. Fakat cahildirler, birçok şeyi bilmezler. Buna hayret etme. Daha önce söyledim mi, bilmiyorum. Hatta bana şöyle söyledi. Ben bu konferansı bir haftada bitiririm dedim de, sakın yapmayasın, dedi. Ama asıl tabiri yıprat, konferansı yıprat. Konferansta tecrübe ettim bunu. Büyük siyasi mücadelelerde kuvvetli silahım olarak kullanırım onu ben. Büyük bir güçlük karşısında kaldığım zaman, hiç yılmadan yıpratmaya karar veririm.
    Bizimkiler de işte böyle şöhretlerdi. Bunlarla bir araya gelip anlaşmamız mümkün olmadığı gibi, Ankara'nın neden hükümet merkezi olması gerektiğini de kavrayamazlardı. İstanbul basını kıyameti koparıyor. Acele ediyorlar, kendi aralarında bile konuşmuyorlar, diye neşriyat yapıyor. Şahıslara girmek istemiyorum. Fakat şu kadarını söyleyeyim ki, Atatürk'ün kanaatince Refet Paşa da Ankara'nın hükümet merkezi olması fikrinin kesin olarak karşısındaydı. O, bu esnada İstanbul'da oturuyor ve her gün, herkese bunu söylüyordu. Bizim yakında yapmayı tasavvur ettiğimiz inkılaplar, bilhassa hilafet üzerindeki görüşümüz ve hissolunan siyasetimiz, İstanbul'u ve büyük ölçüde İstanbul entellektini telaşa sevk ediyordu. İşte bütün bu faktörler de ayrıca, hükümet merkezi meselesinin bir an evvel halli için bizi aceleye zorluyordu.
    Ankara'nın hükümet merkezi olması meselesinin zahiren, hilafetle bir ilgisi yoktur. Fakat, Ankara Hükümet merkezi olunca, hilafet bir bakıma devletimizin dışına atılmış oluyor. Gerçi biz hilafeti devamlı bir müessese olarak düşünmüyoruz. Fakat Ankara'nın hükümet merkezi olması ve hilafet merkezinin İstanbul'da bulunması, ondan kurtulmak için ayrıca bir temel vasıta olacaktır. Bu belli. Ve onun için Ankara meselesinde, İstanbul'da gösterilen hassasiyet şiddetli görünüyordu.
    Ankara, hükümet merkezi olmadan önce ve olduktan sonra, sefaretlerin Ankara'ya gelmemesinden endişe ettik. O esnada sefaretler hâlâ İstanbul'da bulunuyordu. Arada bir Ankara'ya geliyorlar, bir otelde oturuyorlar. Bilmiyorum bir ev bulabiliyorlar mı? Birkaç gün kaldıktan sonra İstanbul'a gidiyorlar. Tabii İstanbul'a gittikleri zaman saraylarda kalıyorlar. Mecbur olup buraya gelirlerse, çile çekmek için mahrumiyete gelir gibi geliyorlar. Bir sefer, yine böyle birkaç günlüğüne Ankara'ya gelmiş olan bir sefire, zannederim Amiral Bristol'e sordum: Ne vakit geleceksiniz, dedim. Bana yirmi seneden bahsetmiş ve ancak o zaman burada kaldığınıza herkes kanaat getirebilir, demişti. Böyle tahmin ediliyordu.
    Ankara'da İlk Sefarethaneyi Ruslar Yaptı

    Fakat kısa bir zaman zarfında burada kalacaklarına kani olduktan sonra, sefaret binası derdine düştüler. Hükümetleri gayrete geçti. Sefaretlere bedava yer verdik. Evvela Ruslar, Ankara'da sefaret binası yaptılar. Ruslar örnek oldular. İlk sefaretnameyi Ruslar'ın yapması, diğer sefaretleri başka çare olmadığına ikna etmek için etken olmuştur. Demek ki, Ankara'nın hükümet merkezi olması ile ilgili takririn 13 Ekim'de Meclis'ten geçirilmesi esaslı bir karardır. Yeni devletin politikasına, ideallerine vazıh bir istikamet veren, kesin, fiili bir adımdır. Onun için çırpındım. Teklifi kabul ettirdikten sonra tesirlerinin ne kadar geniş ve derin olduğunu ayrıca tecrübe ile anladım. Teklif Meclis'te görüşülürken, açık bir itiraz olmadı. Yalnız, acele edildi tarzında konuşulduğunu duyduk. Bunun dışında karşı fikir olarak, hiçbir yerde açıktan bir şey söylendiğini bilmiyorum.
    Ankara'nın o zamanki perişan halini anlattım. Burayı hükümet merkezi yaptık. Fakat bir hükümet merkezinin ihtiyaçlarını karşılayacak, onu oturulur hale getirecek maddi imkânlar mevzuunda hiçbir endişe duymadık. Böyle bir şey düşündüğümüzü hatırlamıyorum. Maddi imkân meselesinde hiçbir endişe duymuyoruz. Çünkü hiçbir şeyimiz yokken muharebeyi yapmışız. Sulhu da kazanmışız. Zannediyoruz ki, vasıta noktainazarından ileride hiçbir güçlüğe uğramayacağız. Böyle bir mefhum yok bizde.
     

Bu Sayfayı Paylaş