İslamiyetin Hindistan'da yayılmasını sağlayan Türk devleti Hangisidir?

'Frmartuklu Soru-Cevap Bölümü' forumunda Kayıtsız Üye tarafından 5 Ocak 2011 tarihinde açılan konu

  1. Sponsorlu Bağlantılar
    İslamiyetin Hindistan'da yayılmasını sağlayan Türk devleti Hangisidir? konusu İslamiyetin Hindistan'da yayılmasını sağlayan Türk devleti Hangisidi ?
     
  2. Mavi_inci

    Mavi_inci Özel Üye

    İslam’in yayilmasinda sûfİlerİn rolü

    Mutasavvıflar, sade, yalın, halk düzeyindeki tebliğleriyle, İslâm’ın yayılmasında büyük bir rol oynamışlardır. Bunun en belirgin örneği Hindistan, Endonezya ve Afrika kıtası olmuştur.

    İslâm, Endonezya’da tüccarlar aracılığıyla yayılmıştır.Ancak halk arasındaki yaygın inanç, İslâm’ın bu ülkede, 15. yüzyılda yaşayan dokuz veli ya da zahid tarafından yayıldığı yolundadır.

    İslâm tarihi, İslâm inancının Hindistan’da, Kuzey Afrika ve daha birçok bölgede, barışçı yollarla yayılmasında, tasavvufun oynadığı önemli rolü gösteren örneklerle doludur.

    Kıta Hindistan’ında İslâm’ın yayılmasındaki en etkili faktör, Müslüman veli ve mutasavvıfların, ülkeye yaptıkları ağırbaşlı tebliğ eylemi olmuştur. Bunlar, hoşgörü ve alçak gönüllülükle aşağı tabakadan insanların arasına karışmış, Müslümanların arasındaki kardeşlik ahlakını bu insanların gözünde, katı Kast Sistemi kâbusuna karşı güven dolu, mutlu bir sığınak durumuna getirmişlerdir.

    İlk olarak Hindistan’a ayak basan seyyah sûfi ve müslüman tacirlerin, buralarda hüsnü kabul görmüş olduklarını görürüz. Hatta bu sûfilerden birisinin etkisi altında, Kuzey Hindistan’daki Raca’lardan (vali) birisi, Kur’an-ı Kerimi Hintçeye çevirtmiştir.

    Bu ilk sûfi tebliğ ordusunun arasında, meşhur mutasavvıf Huseyn b. Hallâc el-Mansur’u da görürüz. Hallâc, 905 tarihinde bir gemiye binip Gucerat’i, oradan Sind’i oradan İndus Vadisi’ni, daha sonra Horasan, Türkistan ve Turfan’ı dolaşarak, puta tapanları İslam’a çağırmıştır. Bugün bile onun eliyle İslam’a giren Hind müslümanlar ‘Mansûri’ lakabıyla anılmaktadır.

    Hind yarımadasına, ilk devirlerden itibaren gelen sûfilerden Ebu Meş’ar es-Sindi’yi ve hizmetlerini de unutmamak gerekir.

    Hiç bir zorlama olmaksızın, “Lâ ikrâhe fi’d-dîn” (Dinde zorlama yoktur) temel Kur’ânî kuralını tam anlamıyla uygulayarak, bu yarımadada İslam’ın yayılmasına vesile olmuşlardır.

    Yukarıda sözü edildiği gibi Hindistan’da İslâm’ın yayılmasını ve derinleşmesini sağlayan tasavvuf, tefekkür ve zühde fazlasıyla eğilimli Hindu zihniyetine hitap edebilmek için gereken rafine niteliklerin, manevi donanımların hepsini taşıyordu. Sûfi tebliğcilerin şiarı şuydu: ‘Sulh el-Kûl’, yani herkesle, her şeyle barış; herkesi, her şeyi kuşatan barış.




    Sûfiler, İslâm ülkelerinin hemen her yanında, özellikle güvenlik içindeki sınır bölgelerinde, fiilen tebliğ etkinliklerine katılmışlardır.

    İslâm dünyasının coğrafi olarak belli bazı bölgelerinde, İslâm’ın başlıca yayılma aracı, münhasıran tasavvufi çabalar olmuştur. Hatta İslam’ın hâkim olduğu bölgelerde, bidat ve hurafelere karşı en etkili mücadeleyi yine tasavvuf ehli vermiştir. İmamı Rabbani’nin (kuddise sırruhu) Ekber Şah’a karşı, hayatı pahasına verdiği mücadele, İslam ümmeti tarafından unutulmamıştır.

    Nurani silsilenin 13. asırdaki halkası ve asrının müceddidi; zahiri ve batınî ilimlerdeki derinlik ve istikameti nedeniyle ‘zülcenaheyn’ (iki kanatlı) olarak ün yapmış Mevlana Halidi Bağdâdî (kuddise sırruhu)’nun, Ortadoğu’daki irşat ve manevi fütuhatlarının izleri, hala çok yakından hissedilmektedir.

    Afrika’da ise Berberilerin arasında, özellikle tasavvufi İslâmi hareket etkili olmuştur. Çünkü bir Berberi için Şeyh, olağan üstü güçlere sahip olduğuna inanılan ’kutsal kişi’den başka biri değildi. Kolaylıkla bu yeni anlayış ve kültüre adapte olabildiler.

    İslam’ın tasavvufi yüzü, Hıristiyanlar arasında da mühtediler çekmeyi başarmıştır.
    Afrika’nın birçok bölgesinde, İslâm’ın gündemde kalmasını Ticaniye ve Kadiriye bağlılarının çabaları sağlamıştır. Emir Ganiye Tarikatı da İslâm’ın daha uzaklara ulaşmasında önemli çabalar göstermiştir.
    Maveraünnehir halkı olan Türk kabilelerin Müslüman olmasında, daha çok tasavvufun aracı rol oynadığını söylemek mümkündür. Türkler arasında tasavvufun nüfuzu, kaynaklara bağlı selefi İslâm’dan daha büyük olmuştur.

    Özellikle Orta Doğu’da kök salan Nakşî-Halidîler, gittikleri her yerde, medreselerle eş zamanlı olarak tekke ve zaviyeler kurulmuş ve genellikle her iki kampa mensup önderler, İslâm’ın ve onun ilkelerini yaymak konusunda işbirliği içinde çaba göstermişlerdir. Medresenin, yönetimin ve siyasi iktidarın yanında yer aldığı kimi ülkelerde ve dönemlerde dahi, mutasavvıf tebliğciler öne çıkmış, halkın arasında İslâmi tebliğ eyleminin yönlendiricisi olmuşlardır.

    Sûfi hareket ve tarikatlar, her zaman tebliğci bir öze sahip olmuşlardır. Sûfiler tebliğ görevi için her zaman hazırdılar. Ve onlar için Müslüman olmayanların arasına teklifsizce, rahat ve sıkıntısız bir biçimde girmek çok kolay bir şeydir.

    Orta Asya’da, Hindistan, Endonezya ve Afrika’da İslâm yayılışının ikinci büyük dalgası sırasında da ihtida eylemlerinin büyük bir bölümü sûfi ihvanınca gerçekleştirilmiştir. İslâm’ın, Moğol istilasının dehşet verici yıkımı karşısında ayakta kalabilmesini sağlayan güç, kaynaklara bağlı selefi İslâm’dan çok, tasavvufun gördüğü büyük rağbet ve verdiği moraldir.

    Kara Kıtanın Müslüman Oluşu

    Yüzyıllarca bu büyük kıta, Müslümanlara Bilal-i Habeşi (radiyallahu anhu) gibi yüksek bir ideali hatırlatmışken, sömürgeci batılılar ise maden yataklarına ilgi duydular.

    Afrika, Batı için “maden yatağı” iken, Müslümanlar için gönüllerin sükûnete kavuştuğu bir güzel kıtaydı. İslam kara kıtaya, Müslüman tarikatlar vasıtasıyla girmiş ve inanılmaz bir hızla yaygınlaşmıştı.

    1890’lı yıllarda, Kuzey Afrika ülkelerinde sosyolojik-etnolojik çalışmalar yapan iki Fransız, Cezayir’de tespit edebildikleri sûfi tarikatlar ve müntesip müritlerin 300 bin civarında olduğu bilgisini veriyorlardı. Nüfusu 2 milyonu geçmeyen bir ülkede, 300 bine yaklaşan tarikat bağlısı, o ülkede tasavvufun ileri seviyede yaygın ve etkin oluşunun göstergesiydi.

    Libya’nın işgali sırasında, Şeyh Ömer Muhtar, yaklaşık 20 yıl, şanlı bir direnişe liderlik yapmış bir tarikat şeyhidir. Cezayir kurtuluş mücadelesinin sembol ismi Emir Şeyh Abdulkadir de bir mutasavvıf idi.

    Murabıtlar



    Afrika’nın İslam’ın yayılışına sahne oluşunda, birçok önemli kilometre taşı vardır ama bunlardan en ilginci, bir tasavvuf akımının devlet olmasıdır. İslam’ı yaymak ve müdafaa etmek üzere canlarını fedaya hazır olan ve sınırlarda bekleyen dervişlere Murabıt deniliyordu.

    Dervişler, sınır boylarında, Allah rızası için ‘Ribat’ denilen kuvvetli kaleler kurarlardı. Bu dervişler ‘murabıtlar’ olarak biliniyorlardı. Bunlar, 1056 yılında, Kuzey Afrika’da devletleşmişlerdi. İlk kuruluş döneminde Murabıtlar, Sahra’nın aşağı taraflarına, Nijer yahut Senegal nehri kıyısına veya Moritanya’nın sahil kesimlerinde Levrier Körfezi’ne ilk ‘Ribat’ı kurdular. Buradaki dervişlerin hayatı, son derece takva ve salih amellerle süslenmişti

    Mezhepleri Maliki olan bu sûfiler, şeyhleri Abdullah b. Yasin (rahimehullah) önderliğinde, İslam’ın zaferi ve yayılması için uğraşıyorlardı.

    On dokuzuncu yüzyılda, doğu Afrika’da İslâmi tarikatların etkinlikleri, sadece İslami kültür alanıyla sınırlı kalmamış, İslami hareketlerin örgütlenmesinde son derecede önemli bir rol de oynamıştır. Bazı kardeşlik örgütleri, Sudan’dan Etiyopya’ya uzanmıştır.

    Afrika’da Etkili Başlıca Tarikatlar


    Bunları şöyle sıralayabiliriz; daha çok Eritre’de yayılan Mir Ganiye Tarikatı; Cezayir’in Oran Eyaleti’nde Ahmet Ticani (r.aleyh) tarafından kurulan ve Güneybatı Etiyopya’da yayılan Ticaniye; Medine’de doğup Sudan’a göç eden Muhammed Sanman (r.aleyh)’in kurduğu Samaniye hareketi.

    Arabistan’dan Etiyopya’ya giren diğer güçlü tarikatlar ise Kadiriye ve Ahmediye tarikatlarıdır. Kadiriye Tarikatı, malum, Abdülkadiri Geylani (kuddise sirruhu) tarafından kurulmuş en eski tarikattır. Ahmediye tarikatı ise Yemenli Ahmet b. İdris (r.aleyh) tarafından on dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında kurulmuştur. Salihiyye tarikatıyla, Rifaiye Tarikatının da yaygın tabanları vardır.

    On dokuzuncu yüzyılda, İslam’ın Batı Afrika’da yenilenme ve yayılması, Kadiriye ve Ticaniye tarikatlarınca başlatılmıştır. Barışçı yöntemlerle, Müslüman ve puta tapar bölgelerde, ilk yayılan tarikat Kadiriye olmuştur. Ticaniyle, Batı Afrika’da da başarılı olmuş ve geniş halk kitlelerinin hidayetine vesile olmuştur.

    İslâm’ın tasavvufi hareketi, diğer dinlere bağlı aydınları İslâm’a çeken entelektüel bir unsur olarak da işlev görmüştür. Modern zamanlarda, İslâm’ın bu yanının, İslâm’a yeni girenler için diğer yanlarından daha etkili olduğu söylenebilir.

    Netice olarak, İslam’ın ilk tebliğ yıllarından günümüze kadar, mutasavvıfların tebliğ serüveni azımsanmayacak kadar büyük ve etkilidir. Onlar yaşadıkları toplumları birer sosyolog gibi incelemiş ve halkın seviyesine inerek, şefkat, merhamet ve güzel ahlaklarıyla toplumlara rehberlik etmiş ve İslami yaşamın toplumların derinliklerine nüfus etmesini başarmışlardır.

    Özellikle, İslam’ın zahiri ilimleri ve İslam fıkhının uygulanışındaki ilkeleriyle Nakşibendî Tarikatı, İslam âlemi için adeta bir irfan mektebi, tebliğ mektebi ve zahiri ilimlerde medrese işlevini görmüştür.
    Not: Bu yazının hazırlanmasında Ebülfazl İzzeti’nin “İslam’ın Yayılış Tarihi” adlı eserinden yararlanılmıştır.

    MUHAMMED FâRUKî
    Gülistan Dergisi
     
  3. Eylül

    Eylül Site Yetkilisi Editör

    İslamiyet'in Hindistan'a yayılmasında etkili olan Türk-İslam devleti Gaznelilerdir.
     
  4. tşk ama çk uzn dha ksa yzn
     

Bu Sayfayı Paylaş