İntiharın Tanımı

'Psikoloji' forumunda _Mr.PaNiK_ tarafından 1 Eylül 2008 tarihinde açılan konu

  1. _Mr.PaNiK_

    _Mr.PaNiK_ Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    İntiharın Tanımı konusu
    İNTİHARIN TANIMI


    Tarihsel sürece baktığımızda, insanla ilgili bilimlerin çok eski bir geçmişi olmadıklarını görürüz. İnsan, düşünen bir varlık niteliğini kazandığından bu yana kendiyle ilgili birçok soruya yanıt aramaya başlamıştır. Fakat, bunu sistemli bir biçimde ele alışı ancak günümüze yakın tarihlerde gerçekleşmiştir.
    Bunun yanında, insanın bir anlam veremediği, anormal olarak değerlendirdiği insanın kendi canına kıyması eylemi o derece karmaşık ve acı verici bir olaydır. Bundan dolayı intiharın herkes tarafından kabul edilebilir bir tanımını yapmak da son derece güçtür. Çünkü, intihar olgusu ile ilgili bir konuyu açıklayabilmek için sağlam temellere dayanan bir tanım gerekmektedir.
    Suicide (intihar) kavramının ortaya çıkışı oldukça yeni sayılır. Latin kökenli kelimelerden oluşmasına rağmen, Latince değildir. İngilizce’de suicide olarak ilk kullanım tarihi 1662’dir.
    Ortaçağda Latince’de sui homicido ya da sui ipisus homicidum deyimleri kullanılırdı. İntihar kavramı dilimize Tanzimat döneminde girmiştir. Bu dönemde Türkçe’ye çevrilen eserlerde kendini katletmenin yerine intihar kelimesi kullanılmaya başlanmıştır. Bu kelime Arapça’da kurban anlamına gelen nahr kelimesinden meydana gelmiştir. Günümüzde bazı eserlerde ise intihar yerine öz-kıyım ya da öze-kıyım gibi kavramlar kullanılmaya başlanmıştır.
    İntihar olgusu ile doğrudan veya dolaylı olarak ilgilenen herkes, kendi bakış açısından hareket ederek bir tanım yapmaya çalışmıştır. Yani konuyla ilgilenen kişi sayısı kadar çeşitli intihar tanımları vardır. Fakat bu tanımların çoğu, dikkatlice bakıldığında, ya dar kapsamlı ya da tanım olamayacak kadar geniştir.
    Genel geçerliliği olabilecek bir tanıma ulaşabilmek için, olgunun çeşitli niteliklerine anlam kazandıracak noktalara temas etmek gerekir. Bu nedenle geçmişte yapılan tanımları inceleyerek ve bunların eksikliklerini vurgulayarak bir tanıma ulaşmak mümkündür.
    Belçikalı bir astronom ve istatistikçi olan L. A. Quetelet, topladığı istatistiksel bulgulardaki sonuçlara bakarak, intiharı değişmez bir fenomen olarak, insan istem ve iradesi ile ilgili olmayan, adeta insanlığın ödemek zorunda olduğu bir borç olarak ele alır. Konuya bu şekilde soyut olarak yaklaşılırsa, felsefi anlamda bu tanımın doğruluğu savunulabilir. Çünkü intiharın nedenleri bütünü ile ortaya konulmazsa, sayıları gün geçtikçe hızla artan kurbanların bu borcu ödemeye devam edecekleri kaçınılmaz bir gerçektir. Fakat, Quetelet’in yaptığı gibi, istatistiksel sonuçlardan böylesi yargılara ulaşmak bilimin uğraş alanı dışında kalır. Bu nedenle yukarıdaki gibi bir tanımda insanla ilgili bir konu olan intihar tanımlamasında insan öğesinin tanım dışı bırakılması, tanımın geçersizliğini ortaya koymaktadır.
    İntiharı tanımlarken en temel öğe olan insanı ele almak gereklidir. Fakat insan öğesini dikkate alan her tanımlama da doğrudur demek anlamına gelmez bu. Belirli bir bakış açısından yapılan tanımlar, o yaklaşımın temelinde yatan anlayışı sergiler.
    Altavilla’nın “intihar, kendini isteyerek öldürmektir” tanımını Faruk Erem de kabul etmiştir. Bu tanıma göre içki, sigara, uyuşturucu madde vb. kullanan kişi de intihar etmiş sayılmaktadır. Fakat bu gibi maddeleri kullananların hemen hepsinin intihar etmek gibi bir niyetlerinin olmaması tanımın eksik olduğunu göstermektedir.
    Malapert ise; “intihar hemen daima egoizmin ürünüdür” demektedir. Bu görüş oldukça fazla taraftar toplamasına rağmen, tanım olmaktan uzak ve eleştiriye açıktır. Kimi intihar olayının temelinde vatan sevgisi, ideoloji, başkasının durumuna üzülme gibi nedenler yatmaktadır.
    “Bir kimsenin yakın ve kaçınılmaz olan veya öyle zannedilen bir acıyı (şerefsiz bir durum, mahkumiyet, sefalet, çok sevilen bir kişiyi kaybetme vb.) bertaraf etmek niyetiyle hayatına son vermesi intihardır” tanımı ise Ferri’ye aittir.
    Kriminoloji alanının uzmanları olan bu kişiler intihar olgusuna suç kavramı açısından yaklaşan düşünürlerdir. Fakat intihar ne sadece egoizmin ürünü, ne de sadece yaklaşan bir acıdan kurtulmaktır. Çünkü, ölümün kendisi acı ve korku veren bir olaydır.
    T. G. Masaryk ise intiharı tanımlamadan önce doğal ve doğal olmayan ölüm ayrımını yapar. Kişinin organizmasının herhangi bir nedenle fonksiyon göremedigi durumda yaşamı ölümle noktalanır, ki bu doğal ölümdür. Savaş, cinayet, kürtaj, kaza ve intihar ise doğal olmayan ölümlerdir.
    Masaryk’a göre geniş anlamda intihar hayatın tehlikelerine karşı gerek pozitif ve gerek bir katılma veya negatif ve pasif bir tutumla kişinin hayatına kasıtsız bir müdahalesi sonucu ortaya çıkan anormal tip ölümlerdir. Dar anlamda intihar ise kişinin kasıtlı olarak hayatına son vermesidir. Masaryk’a göre intiharda ölümün hemen gerçekleşmesi gerekmez; kişi ölümü yavaş yavaş da arayabilir. Ayrıca, davranışa aktif olarak da katılmayabilir. Günümüz modern toplumlarında intiharın daha yaygın olduğunu savunan Masaryk’a göre, temizlik ve sağlık şartlarına gerekli özenin gösterilmemesinden kaynaklanan birçok ölüm de geniş anlamda intihardır.
    Littre’ye göre; “intihar kendisini öldüren insanın eylemidir.” Bu tanıma göreyse, kaza ile zehir içen bir kişinin ölümünü de intihar olarak değerlendirmek gerekir.
    İntihar konusunda uzmanlığı tartışılmaz kişilerden biri olan Durkheim ise Littre’nin tanımını eleştirerek belirli sınırlar çizer. Durkheim’a göre; “intihar, bir insanın, doğuracağı sonucu bilerek olumlu veya olumsuz bir eylemle doğrudan veya dolaylı olarak kendini ölüme sürüklemesidir.” Böylece kaza sonucu olan ölümler tanım dışı bırakılmıştır.
    Durkheim da, Masaryk gibi, aktif bir eylemin intiharla sonuçlanması yanında, pasif ve dolaylı bazı eylemlerle de aynı sonuca ulaşılabileceğini vurgulamaktadır. Örneğin, din korkusu ile intihar edemeyen kişiler, ölüm cezası verilen bir davranışta bulunarak da aynı sonuca ulaşabilirler.
    Halbwachs, Durkheim’in tanımını geniş bulur. Çünkü, Durkheim tanımında intihar edenin ölüm niyetinden, ölüm kararından sözetmez. Halbwachs, onun tanımına “fedakârlık olmayan” ve “kasıtlı ölüm” kaydını koyar ve intiharı şöyle tanımlar: “Kendisini öldürmek niyetiyle olay kurbanı tarafından yapılan bir aksiyonun sonucu olan her tür ölüm intihardır”.
    Durkheim’ın tanımı aynı şekilde Delmas tarafından da geniş bulunmuştur. Delmas’a göre, o halde tehlikeli işlere atılan kişileri de intihara kalkışmış saymamız gerekir. Gözüpek canbazların, kendi üzerinde deney yapan doktorların, tehlikeli inişler yapan pilotların az veya çok muhakkak bir yoldan ölüme götürecek davranışta bulundukları sık sık görülür. Ancak bunları intihar olarak isimlendiremeyiz. Delmas, tanımında kişinin aklı başında olduğunu ve ölümle yaşamak arasında tam ve iradeli bir seçme yaptığını belirtir. Delmas’a göre “intihar, aklı başında bir insanın yaşamakla ölmek arasında bir seçme yapabileceği halde, her türlü ahlak baskısı dışında ölümü seçip kendini öldürmesidir”.
    Daha sonra Dynes, Clarke, Dinitz gibi araştırmacılarla birlikte, intihar tanımında saldırganlık kavramını görmekteyiz. Bu araştırmacılar intiharı kişinin saldırganlığını kendine yöneltmesi sonucu meydana gelen bir olay olarak ele almışlardır.
    Psikoloji alanında söz sahibi olan Sigmund Freud saldırganlık kavramını daha detaylı olarak incelemiştir. Teorilerini bu kavram üzerinde yoğunlaştıran Freud, “intiharı önceleri özdeştirilmiş bir sevgi nesnesine yöneltilmiş saldırganlık neticesi meydana gelen bir depresyonun sonucu olarak yorumlamış; daha sonraları ise ölüm içgüdüsünün etkinlik kazanarak kişinin kendi üzerine çevrilmesi olarak tanımlamıştır.”
    Schilder, Freud’un tanımını eksik bularak şöyle bir tanım yapar: “İntihar, bir diğer insana yöneltilmek istenen kızgınlığın kişinin kendi üzerine çevrilmesinin yanısıra, sevgisini esirgeyen bir insanı cezalandırma veya onunla bir tür barış yapma isteğinin ve de aynı zamanda, başedilemeyen güçlüklerden kaçışın anlatımıdır.”
    Freud ve Schilder’in tanımlarını belli ölçüde kabul eden Bernfeld, saldırganlığın kişinin kendine yönelmesini ele alarak daha katı bir tanım yapar. Bernfeld’e göre, intihar eden kişi gerçekte başka birini öldürmek ister. Bu eylemi kendisine yöneltmesi için karşısındaki o kişiyi güçlü bir biçimde özdeştirmiş olması gerekir. Ancak o zaman kişi, önceleri sevdiği ve sonradan nefret ettiği bu ikinci kişiyi de kendi ölümü ile ortadan kaldıracağına inanır. Ayrıca, öldürme isteğinden ötürü duyduğu suçluluğun karşılığını da ödemiş olur.
    Bu tanımların da gösterdiği gibi, psikoloji alanındaki bilim adamları intiharın içsel faktörlerinde odaklaşmış görüşleri benimsemektedirler. Oysa, sadece içsel faktörlerin ele alındığı, toplumsal faktörlere hiç değinmeyen bir tanım, toplumsal bir varlık olan insanın intihar eylemini açıklayabilmekten uzak olacaktır.
    Değişik bir tanım ise Richman tarafından yapılmıştır. Richman’a göre, intihar bir iletişimdir; yardım için ağlamaktır; başkalarından yardım istemektir; tehdit veya intikam metodudur; pişmanlık ve bir itiraftır. İntihar anlamında kullanılan iletişim sözlü veya sözsüz olsun, dolaylı veya dolaysız bir mesajdır. Yapılan birçok araştırmanın ortak sonucuna göre, intihar edenlerin büyük bir çoğunluğu (% 75’i) bu niyetlerini eylemlerinden çok az bir zaman önce birçok şahsa tekrar tekrar anlatmışlardır. Bu sonuçlar Richman’ı destekler görünmektedir. Fakat getirdiği tanım bir çok yönden eksik ve hatta tanım olmaktan bile uzaktır.
    Yukarıdaki tanımların hemen hepsinde, insanın ölmek istemek niyetiyle kasten bu eyleme girişmesinin intihar olmak kabul edilmesine karşılık, insanın başkası için böyle bir eyleme girişmesinin gerçekten intihar olarak kabul edilip edilemiyeceği üzerinde bir anlaşma sağlanamamıştır. Örneğin; bazı bilim adamları, Hindistan’ın bazı yörelerinde uygulanmakta olan “suttee” (Kocası ölen kadının, kocasının cenaze töreninde kocasının cesedi ile beraber kendini yakması)nin gerçek bir intihar olarak ele alınamayacağını savunurken, bazıları bunun da intihar olduğunu, böyle ele alınması gerektiğini savunmaktadırlar.
    Suttee ve benzeri eylemleri intihar olarak ele almak gereklidir. Çünkü, her toplumun kendine özgü değerlerini, normlarını ele alırsak görürüz ki, bu değerler ve normlar bireyi öylesine sarmıştır ki, birey bunu kabullenmiştir. Suttee yapan bir kadın, kocası ölünce kendinin de ölmesi gerektiğine öylesine inandırılmıştır ki, belki de yaşaması gerektiğini hiç düşünmemiştir ve ölüme isteyerek atılabilmektedir.
    Hangi tür eylemlerin intihar olarak ele alınabileceği konusunda bazı kriterleri şöylece sıralayabiliriz:
    1) Kişinin akli dengesinin yerinde olması gereklidir. Böylece kaza, bunama, akli dengesizlik sonucu kişilerin kendilerini öldürmelerini intihar olarak değerlendiremeyiz.
    2) Kişi doğrudan veya dolaylı olarak ölümü istemelidir. Bu istek kişisel menfaatler sonucu olabileceği gibi, ahlâki değer yargıları sonucu da olabilir. Burada, toplumun kuralları dikkate alınmalıdır. Örneğin; bir Japon kamikazesi ölmeyi kişisel olarak düşünmediği halde, kendi ölümü ile ülkesinin savaşı kazanacağına inandığı için düşmanın üzerine uçağı ile pike yaparak ölmektedir. Burada birey yüce bir amaç için kendi ölümünü isteyerek kabüllenmiştir.
    3) İntihar için seçilen yöntem doğrudan ve ani olabileceği gibi, dolaylı ve uzun zaman sonucunda da gerçekleşebilir.
    Bu noktaları dikkate alarak diyebiliriz ki, intihar, aklı başında bir bireyin, toplumsal değerlerin desteklediği veya karşısında olduğu bir eylemle doğrudan veya dolaylı olarak kendi yaşamına isteyerek son vermesidir.
     
  2. _Mr.PaNiK_

    _Mr.PaNiK_ Üye

    İNTİHARIN TARİHÇESİ

    İntihar kelimesi yeni olmasına rağmen, gerçekte anlatmak istediği eylem tarihin ilk çağlarına kadar uzanmaktadır. Yapılan birçok antropolojik araştırma, ilkel kabilelerde intihar olgusunun olduğunu doğrulamaktadır. Burada görülen intihar daha çok yenmesi tabu olan yiyeceklerden olmaktadır. Tabuyu çiğnemesi halinde doğacak sonucu bildiği halde, birey bu tabuyu çiğnemekte; yani ölümü göze almaktadır. Tabuyu çiğneyen birey hastalanır ve ölür. Hatta bazı durumlarda fiziksel bir dış etki olmaksızın, tabunun çiğnenmesi halinde yine ölümle sonuçlanan olaylara rastlanmıştır. Örneğin; Yeni Kurnei’lerde bir genç sağlam ve güçlü olduğu halde, yenmesi yasak olan ‘opussum’u yediği ve ihtiyarlar da bunu farkettiği için derhal hastalanır ve üç hafta içinde ölür.
    Eski yazıtların çoğunda intihar konusu ele alındığı halde, 19. yüzyıl sonuna kadar ilkel kabilelerde intihar fenomeninin bulunmadığı iddia edilmiştir; hatta günümüzde bile bu görüşü savunanlar vardır. Bu görüşün ortaya atılması ve savunulmasında herhalde 18. yüzyıl düşünür ve yazarlarının tanımlamaya çalıştıkları Happy Savage (Mutlu İlkel) imajı yatmaktadır.
    İlkel toplumlardaki intihar olgusu daha çok kahramanlık türünden olan intiharlardır. İleride değinileceği gibi, Durkheim ilkellerde “elcil” (altruistic) intiharların daha sık olduğunu belirtir. İntiharla ilgili en eski yazıt olan Oedipus Mitolojisindeki Epikaste’in intiharı da bu türden bir intihardır.
    İntihar, geçmişte bazı toplumlarda benimsenmiş ve hatta bazı durumlarda başvurulması zorunlu bir davranış biçimi olarak kabul edilmiştir. Eski İskandinavlarda doğal ölüm utanç verici kabul edilir ve yaşlanan kişiler, daha onurlu bir ölüm biçimi olarak kabul edildiği için kendilerini uçurumdan atarlardı. Bugün bile bazı Güney Pasifik adalarında intihar onurlu bir davranış olarak değerlendirilir.
    Bazı antropolojik incelemeler ilkel kabilelerin bazılarında intihar olaylarına hiç rastlanılmadığını bildirirler. Bu gibi sonuçlar ilkel insanlarda intihar olaylarının hiç olmadığını değil; modern toplumlarda neden daha fazla görüldüğünü düşündürmelidir.
    İlkel insan, uygar insanla kıyaslandığında kendi içindeki intihar eğilimin farkında değildir. İlkel insanlar yüksek uygarlıktan haberdar olunca intihar oranları artmaya başlamıştır. Örneğin; Eski Yunanlılar Roma Uygarlığına katıldıklarında intihar oranı en yüksek seviyesine ulaşmıştır.
    Tarihsel süreç içinde intihar oranları genellikle nisbi bir artış göstererek günümüzde önemli toplumsal sorunlardan biri haline gelmiştir. Farklı toplumlarda ve farklı zamanlarda intihar oranlarının artması veya azalması genellikle, toplumsal normların bireyleri etkileme derecesiyle belirlenmiştir. Bu türden toplumsal engelleme veya desteklemeler intihar olgusunun hukuksal boyutunu oluşturmaktadır.
     
  3. _Mr.PaNiK_

    _Mr.PaNiK_ Üye

    HUKUKSAL AÇIDAN İNTİHAR
    Toplumlar, kendi bireylerinin varlığı ile devamlılık kazanırlar. Bu nedenle, insanlık tarihi boyunca toplumsal kurumlar genellikle intihara karşı bir tavır takınmışlardır. İlkel toplumlarda tabular yoluyla kendini gösteren bu tutum, özellikle tek tanrılı dinlerin ortaya çıkması ile iyice kurumsallaşmıştır. Doğu uygarlıklarında ise genellikle, intihara karşı daha ılımlı bir tutum süregelmiştir. Hatta, intiharı onurlu bir davranış olarak görme eğilimi de bu toplumlarda olmuştur.
    Yüzyıllar boyu, dinlerin intihara karşı olan bu tutumları intihar olaylarını engelleyememiş ve bazı yaptırımların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Toplumsal ilişkilerin düzenlenmesinde dinsel kuralların egemen olduğu dönemlerde intihar, bir suç ve günah olarak değerlendirilmiştir. Bu ise, o dönemlerde intihar olaylarını engelleyememiş, fakat düşük seviyelerde kalmasında büyük ölçüde rol oynamışdır.
    Tek tanrılı dinlerin intihara karşı ağır yaptırımlar uygulamaları, bu dinlerin ortaya çıktığı dönemlerde intihar olaylarının oldukça yaygın olduğunu göstermeleri açısından ilgi çekicidir.
    Judaizm (Yahudilik dini), Hristiyanlık ve İslamiyet gibi tek tanrılı dinlere göre insan hayatı Tanrı’ya aittir; canı Tanrı yaratır ve geri alır. İnsanın kendini öldürmesi, Tanrı’ya karşı gelmedir ve bu kişi sonsuzluk içinde devamlı ızdırap çekecektir.
    Yahudilerin kanun ve tefsir kitabı olan Zalmut, intiharı bir günah saymakta ve intihar eden kişi için geleneksel cenaze merasimini kabul etmemektedir. İntihar eden kişinin cesedi, adam öldürenlerin ve serserilerinki gibi cenaze merasimi yapılmaksızın ayrı bir yere gömülmekteydi.
    Tevrat’ta Samson, Saül, Abimelek ve Ahitofel gibi önemli dört kişinin intiharları anlatılmaktadır. Ayrıca, M.S. 73 yılında kuşatılmış olan Masada kalesinde 960 Yahudinin Romalılara esir düşmemek için topluca intihar etmeleri, Yahudiler arasında intihar olaylarının dinsel yasaklara rağmen engellenemediğini göstermektedir.
    Hristiyanlık dininin ilk dönemlerinde, hristiyanlar arasında intihar oldukça yaygındı. İlk olarak St. Augustine intiharın her çeşidini günahkarlık sayarak cinayetle eşdeğer olarak görmüş ve bu yaklaşım etkisini hristiyanlık dünyasında uzunca bir süre korumuştur.
    Ortaçağda intihar edenler insanlık dışı muamelelere uğramaktaydılar. Bunlar sürüklenerek bir odun yığınında yakılır veya bir fıçıya konarak nehre atılırdı.
    1789 devrimden sonra Fransa’da intihar edenler bir kalbur üzerinde ata bağlanıp sürüklenir, mezarlığa gömülmez ve hatta bütün ailesi bu olaydan sorumlu tutulurdu. İngiltere’de ise bir zamanlar, intihar edenler vücutlarından kazıklar geçirilerek bir yola gömülürdü. Kilisenin baskısının azalması ile daha sonraları bu tür uygulamalar yavaş yavaş kalkmıştır. Bugün Katoliklerde, intihar edenler Katolik mezarına gömülmez ve cenazesinde rahip bulunmaz.
    Protestanlık mezhebinin ortaya çıkması ile intihar oranlarında bir artış görülmüştür. Rönesans dönemindeki bu artışı, o dönemin düşünürleri en önemli sorunlardan biri olarak görmüşlerdir. J. Dumas ve M. Montaigne, kendi dönemlerinde intiharın bütün hristiyanlık aleminde yayıldığını ve artış gösterdiğini belirtmişlerdir. İntihar oranlarındaki bu artış günümüze kadar gelerek, bugün batı toplumlarında en önemli toplumsal sorunlar arasında yeralmıştır.
    İslamiyet de aynı şekilde intihara karşı bir tavır geliştirilmiş ve hatta intiharın, başkasını öldürmekten daha büyük bir günah olduğu belirtilmiştir. Susuzluk, açlık gibi nedenlerle olanlar dışında intihar edenlere, cenaze namazı kılınmaması gibi bir yaptırım uygulanmaktadır. Cinayet işleyen ve idam edilenlerin dahi cenaze namazlarının kılınması, İslam dininin intihar karşısındaki tutumunu rahatça göstermektedir.
    Dinsel hukuktan pozitif hukuka geçildiği dönemlerde bile bu tür uygulamalar sökülüp atılamadı. Günümüzde ABD gibi gelişmiş bir ülkenin bazı eyalatlerinde intihar girişiminde bulunup da başaramayanlar adam öldürme suçu ile yargılanmaktadır. Günümüzde, dünya genelinde intihar bir suç sayılmamaktadır; fakat başkasını intihara teşvik etmek veya yardım etmek suç sayılmaktadır.
    Ülkemizde de, Cumhuriyetin ilanından sonra, intihar suç sayılmamaktadır. İntihar girişiminde bulunan kişi, ölümden kurtulursa bir cezaya çarptırılmaz. Ancak, intihar için uyuşturucu madde kullanan veya ruhsatsız silahla intihara girişim edenler 6136 sayılı kanuna muhalefetten; yani uyuşturucu madde kullanmaktan veya ruhsatsız silah taşıma suçundan yargılanırlar. Kollektif intiharlarda, birbirini intihara ikna eden kişilerden birinin ölmesi, diğerinin kurtulması halinde, kurtulan taraf başkasını intihara ikna suçundan ve yardım etmekten suçlu duruma düşer. Başkasını intihara ikna ve yardım eden kimse ise, eğer diğer kişi ölürse, TCK’nın 454. maddesine göre üç seneden on seneye kadar ağır hapis cezasına çarptırılır
     
  4. _Mr.PaNiK_

    _Mr.PaNiK_ Üye

    HAYVANLAR İNTİHAR EDER Mİ?
    İntihar olgusu ele alındığında ister istemez hayvanlarda da davranışa rastlanıp rastlanmadığı sorusu akla gelmektedir. Eğer hayvanlarda da intihar olayları varsa, konu insanın düşünsel alanından çıkıp, sadece içgüdülerden etkileniyor diyebiliriz. Bu durumda ise insanın psikolojik yapısının ve tolumsal faktörlerin etkisiniyok saymak gerekecektir.
    Eskiden beri anlatılan hikayelerde, sahibi ölen atların geri dönmeyerek ölmeleri; küçük sahipleri yatılı okula giden köpeklerin yemek yememeleri; karnı acıkan pelıkan yavrularına annelerinin, kendi kalbinden kan vererek onları beslemeleri vb. olaylar anlatılagelmektedir.
    Günümüzde birçok gazete haberinde kıyıya vurarak ölen balina sürüleri, denize giderek boğulan geyik sürüleri gibi konular işlenmektedir. Hatta, E. Dewey’e göre “Norveç kır fareleri her 3.9 yılda bir, düzenli olarak denize üşüşür ve kendilerini yokederler”. Fakat bu tür haberler veya iddialar bu olayların nedenine hiç değinmezler.
    H. Schaefer, “Bir Fare İntihar Edebilir mi?” adlı makalesinde hayvanların gerçekten intihar edip edemeyeceğini araştırmış ve bazı sonuçlar elde etmiştir.
    Schaefer, deney kutusunda yaptığı gözlemlerde fareleri kullanmıştır. Üzerinde durduğu ilk konu, bir hayvanın ölümcül ve ölümcül olmayan ortamları ayırıp ayıramadığıdır. Eğer bir hayvan, kendine ölüm getirecek ve getirmeyecek iki ortama sahipse, ölüm getirenini seçmez. Bu da, iki ortamı ayırabildiğini gösterir. Gerçekten de, ördek yavruları uçarken yanlarından geçen yabankazına aldırış bile etmezler, oysa bir şahin gördüklerinde hemen önlem almaya çalışırlar. Tüm bunlar içgüdüsel davranışlardır. Oysa ölüme ilişkin hiçbir bilgisi olmaksızın, ölümün anlamını bilmeksizin hiçbir organizma intihar girişimde bulunmaz. Bir hayvan ölümcül olan çevreyi sezebilmesine rağmen ölüm hakkında hiçbir bilgisi yoktur. Ölüme bir anlam veremez. Bu, sadece insana özgü düşünsel bir faaliyettir.
    Schaefer sonuçta, insanlar tarafından gerçekleştirilen intiharın dahi bir kapsamlı tanımı olmadığından, hayvanlarda da böyle bir şeyin olup olamayacağı konusunda birşey söylenemeyeceğini vurgulamaktadır.
    Hayvanların intihar etmesi konusunda peşin hükümler vererek gerçeği saptırmak yerine, gelecekte bu konuda daha kapsamlı araştırmaların yapılmasını dilemek daha doğru olacaktır. Şunu da belirtmelidir ki, insanlardaki intiharların açıklanması, hayvanlarda da bu konuya belirli bir açıklık kazandıracaktır.
     
  5. _Mr.PaNiK_

    _Mr.PaNiK_ Üye

    İNTİHAR DÜŞÜNCESİ, İNTİHAR GİRİŞİMİ ve GERÇEK İNTİHAR​

    Yakın bir geçmişe kadar intihar girişimleri, yani ölümle sonuçlanmayan intihar olayları, ölümle sonuçlanan intiharların bir alt-kategorisi olarak ele alınmış ve girişimde bulunup, bunu başaramamış olanlar ise sadece ölüme ulaşamamış kişiler olarak değerlendirilmiştir.
    Son zamanlarda yapılan birçok araştırma intihar girişimleri ve gerçek intiharların farklı dinamiklere sahip olduklarını ortaya çıkarmıştır. Bundan dolayı, intihar olgusunu temel boyutları bakımından farklı davranışlardaki kategorilere ayırmak gerekmektedir. Bu kategoriler:
    İntihar düşüncesi: İnsanların büyük bir çoğunluğu yaşamlarının belli dönemlerinde intihar etmeyi düşünmüşlerdir. Çünkü insan, her zaman ölümü ve ölümden sonrasını merak etmiştir. Bundan dolayı, kendi hayatına kendisi son vererek bu merakını tatmin edebileceğini düşünür. Böyle bir düşünce, insanın zihinsel faaliyetlerinin bir sonucudur; anormal birşey değildir. Bu tür düşünceleri kafalarından geçirenlerin büyük bir bölümü bunu uygulamaya geçirmeyerek, sadece düşünsel alanda bu eylemi gerçekleştirerek ölümlerinden sonra nelerin olabileceğini tahmin etmeye çalışırlar.
    İntihar tehditleri: Bazı kimseler, istedikleri bir şeyi elde etmek için intihar tehditleri savururlar. Böyle bir davranışla istediklerini elde edenlerde bu davranış biçimi adeta alışkanlık haline gelebilir. Bu tür tehditler savuranlar diğerlerinin ilgisini, yardımlarını sağlama amacı güderler. Çevredeki kişiler bu tehditleri ciddiye almazlarsa, bazen göstermelik ve hatta gerçek intihar girişimleri ortaya çıkabilir.
    Göstermelik intihar girişimi: Şaka yapmadığını, kendisini gerçekten öldürebileceğini göstermek amacıyla, tehditlerine cevap alamayan kişiler göstermelik intihar girişiminde bulunurlar. Fakat eyleme girişmeden önce, diğerlerinin kendisini kurtarmaları için birçok açık kapı bırakır. Örneğin; kişi ilaç içtiğini ve intihar edeceğini bir yakınına telefonla bildirir. Böylece, onun gelip kendisini kurtarmasını sağlar. Artık, istediği şeyi elde etmesinde diğerleri daha tavizkar davranacaklardır. Bazen de, özellikle sanatçılar, halkın kendilerine karşı azalan ilgilerini tekrar kazanmak amacıyla göstermelik intihar girişiminde bulunurlar veya bu yolda haberler yayarlar. Böylece basın ve kamuoyu günlerce bu kişiden sözeder.
    Gerçek intihar girişimi: Göstermelik intihar girişimlerinin yanısıra, gerçek intihar girişimleri de vardır. Böyle bir eylemde bulunan kişi, ölmeyi gerçekten istemekte, fakat seçtiği yöntem ve zamanlama nedeniyle amacına ulaşamamakta ve diğerlerince kurtarılmaktadır.
    Önceden bir intihar düşüncesi olmaksızın meydana gelen intihar: Bazı durumlarda ise, kişide önceden bir intihar düşüncesi olmadığı halde ortaya çıkan intihar olayları vardır. Ölmek niyeti olmaksızın, örneğin; bir kişi, ölürken insanın neler hissettiğini merak ederek kurtulma niyetiyle kendini asabilir, ama kurtulamayarak ölür. Gazetelerde bazen bu tür olaylara rastlanılmaktadır. Bunun yanısıra, değişik amaçlarda bu tür olaylar olabilir. Örneğin; Stearn’ın bir arştırmasına göre, 13-19 yaşları arasındaki erkeklerin intihar niyetleri olmadan, sadece orgazm olmak için kendilerini astıkları ve ölü bulundukları görülmüştür.
    Gerçek intihar: Gerçek intihar olarak adlandırılan davranışta en temel koşul eylemin ölümle sonuçlanmasıdır. Fakat, yukarıda da bahsedildiği gibi, bazı olaylarda kişinin amacı ölmek olmadığı halde, eylemi ölümle sonıçlanmaktadır. Bunlar bir istisna olarak kalıp, fazla bir oran teşkil etmezler. Niyeti gerçekten ölmek olan girişimciler ise, bu eylemlerini tekrarlayarak amçlarına ulaşmayı başarabilirler. Tabii, eylemlerini tekrarladıklarında daha öldürücü metotları seçerler.
    İntihar girişimleri ve gerçek intiharlar arasındaki farkları ortaya çıkarmak amacıyla yapılan araştırmalardan bazılarına kısaca değinmekte yarar vardır.
    1957 yılında Los Angeles’ta yapılan bir araştırmaya göre, intihar girişimlerinin % 69’u kadınlar, % 31’i erkekler tarafından yapılmıştır. Gerçek intiharlarda ise % 70’i erkekler, % 30’u kadınlar tarafından gerçekleştirilmiştir. Yaş bakımından, girişimlerde en yüksek oranlar erkeklerde 32, kadınlarda ise 27; gerçek intiharlarda 42 yaş her iki cinsiyet için de en yüksek oranı teşkil etmektedir.
    Ülkemizde de araştırma sonuçları benzer durumları yansıtmaktadır. Kadınlarda girişimler, erkeklerde gerçek intiharlar daha çok görülmektedir. Her iki cinsiyette de yaşın ilerlemesi ile birlikte intihar girişimleri azalmakta, gerçek intiharlar ise artmaktadır.
    Stengel’e göre, “intihar girişimleri ile gerçek intiharlar bazı noktalarda çakışan, aslında birbirinden büyük ayrılıkları olan iki grup insana has davranışlardır.”
    Farberow ve Shneideman da aynı kanıyı desteklerler. Yaptıkları araştırmalara göre, gerçek intiharlarda insan, kendi içindeki yıkıcılık içgüdülerinin etkisiyle ölümü aramaktadır. Girişimlerde ise, insanlararası faktörler önemlidir; yani, kişilerarası çatışma ve geçimsizlikler. Gençlerdeki girişim oranının fazla olmasını bu sonuca bağlayabiliriz. Çünkü araştırmaların ortak sonuçlarına göre, 17-35 yaşları arasında intihar girişimleri tüm intihar girişimlerinin %65 ile % 77’sini oluşturmaktadır. Yaşlılıkta ise insan kendisi ile çatışma halinde ve hayata küsmüş durumdadır. Böylece, saldırganlığının hedefi kendisi olmaktadır.
    Kadınlarda girişimlerin fazla olmasının nedeni seçilen yöntemden de büyük ölçüde kaynaklanmaktadır.
    İntihar girişimleri, gerçek intiharlardan ortalama on kat fazladır. Buna göre, yılda İngiltere’de 60.000, ABD’nde 200.000 intihar girişimi olayı görülür.
     
  6. _Mr.PaNiK_

    _Mr.PaNiK_ Üye



    İNTİHAR HAKKINDA NELER BİLİYORUZ
    Eninde sonunda herkesin kendini öldürmek için geçerli bir sebebi vardır. Fakat intihar eden kişi diğerleri ile uzun süre iletişim kurmuş, onlardan yardım beklemiştir; intihar ise kişi için genellikle son çare olmaktadır. İntihar edenlerin büyük bir çoğunluğu bu niyetlerini eylemlerinden önce doğrudan veya dolaylı olarak arkadaşlarına veya yakınlarına anlatmışlardır.
    Halk arasında yaygın olan bazı yanlış kanılar vardır ki, bunlar intihara eğilimi olanlar için tehlikeli ve teşvık edicidir. Bu tür yanlış kanılar yerine doğru olanları bilinirse, intihar niyetleri olan birçok kişinin bu niyetleri çok önceden anlaşılmıs ve yardım edilmiş olabilecektir.
    Farberow ve Leonard bu konudaki yanlış kanıları ve doğru olan şekillerini bir liste halinde toplamışlardır:
    Yanlış
    Doğru

    İntihar hakkında konuşanlar intihar etmez.
    Kendini öldüren her on kişiden sekizi intihar niyetlerini daha önce kesin uyarılarla bildirmislerdir.
    İntihar eden kişiler gerçekten ölmek niyetindedir.
    İntihara kalkışanların bir kısmı ölmek ve yaşamak arasında karar verememişir.
    İntihar uyarısız olur.
    İntihara kalkışan kişi bunu çeşitli yollarla bildirir. Bu yollara karşı alarmda olursak intihar önlenebilir.
    Bir kişi intihar etme eğilimindeyse, bu sonsuza kadar devam eder.
    Bu kişilerde intihar etme arzusu kısıtlı bir süre için olur. Kurtarılabilirlerse, hayatlarının geri kalan kısmını mutlu olarak yaşayabilirler.
    Bir intihar krizinden sonra intihar riski sona ermiştir.
    Birçok intihar ilk girişimten sonraki bireyin sağlıksız fikirlerini eyleme geçirebileceği enerjıye sahipken üç ay içinde olmuştur.
    İntihar olayları zenginler arasında veya tam tersi fakirler arasında görülür.
    İntihar ne sadece zenginin ne de fakirin sorunudur. Toplumun her kesiminde olmaktadır ve de çok demokratiktir.
    İntihar bir ailede genetik olarak bireylere aktarılan bir mirastır.
    İntihar aileye dadanmaz. Sadece bireyin sorunudur ve önlenebilir.
    Bütün intihar eden bireyler kafaca hastadır. Yüzlerce intihar olayında intihar edenler çok mutsuzdurlar; fakat bu, onların kafaca hasta olmalarını gerektirmez.
     
  7. _Mr.PaNiK_

    _Mr.PaNiK_ Üye

    PSİKO-SOSYAL GELİŞİM DÖNEMLERİ ve İNTİHAR

    İntihar belirli bir yaşla sınırlandırılabilecek bir olgu değildir. İnsan yaşamının her evresinde, farklı oranlarda da olsa kendini gösterir.
    İlkel insandan günümüze değin intihar olaylarının süregeldiğini belirtmemize rağmen, günümüz çağdaş toplumlarında büyük artışlar göstererek başlıca toplumsal sorunlardan büyük artışlar göstererek başlıca toplumsal sorunlardan biri haline gelmiştir. Toplumsal farklılıkları bir an dikkate almasak bile, genellikle çağdaş dünyada intihar olayları belirli ortak özellikler göstermektedir; erkeklerde kadınlara oranla fazla olması, teşebbüslerde ise kadınların fazlalığı gibi. Bu nedenle intihar olgusunu çağdaş toplumdaki insanın psiko-sosyal gelişim dönemleri içinde de incelemek gereklidir.
    İnsan ancak mutluluk için verdiği savaşta yenik düştükten sonra trajik bir son arar. Aranılan bu mutluluk ise, her yaş döneminde farklılıklar gösterir. Bu nedenle doğaldır ki, her dönemde karşılaşılan sorunlarda da farklılıklar olacaktır. İntihar nedenlerini ortaya çıkarma yolunda yapılan her çalışmada öncelikle, bu yaş dönemlerindeki farklı sorunları ortaya çıkarmak zorunludur.
    Ayrıca sorunun bu boyutu üzerinde özellikle durmak öyle sanıyorum ki, psikolojik ve sosyolojik açıklamalar arasındaki uçurumu ortadan kaldırmak için gerekli olan en temel noktadır. Durum böyle olunca, intihar olgusunun toplumsal boyutu yanında kişisel boyutuna da değinmek zorunluluğu ortaya çıkmaktadır.
    Konuyu açıklamada bakış açısını bu şekilde genişletmek, sosyolojik alandan çıkarak sosyal psikolojik bir platforma kaydığımız kanısını uyandırıyorsa da, yarattıkları insan modeliyle çağdaş toplumsal güçlerin intiharlar üzerindeki etki derecelerini açığa çıkarmakta ve dolayısıyla sosyolojik açıklamaların ne denli önemli olduğunu vurgulamaktadır.
    İnsanın psiko-sosyal gelişimini pratikte kesin çizgilerle ayırmak hemen hemen imkansız gibidir. Çünkü, gelişim dönemleri her insanda aynı değildir ve her dönem geçmiş dönemler üzerinde gelişir. Fakat, teorik olarak kolaylık sağlaması bakımından böyle bir yaş sınırının çizilmesi de gereklidir.
    Burada çocukluk, gençlik, yetişkinlik ve yaşlılık olarak ayırdığımız psiko-sosyal gelişim dönemlerin hangi yaşlarla sınırlandırıldığını açıklayacağız.
    Çocukluk dönemi, doğumdan itibaren bebeklik olarak adlandırılan dönemi de kapsayan, fiziksel ve özellikle cinsel değişmeye kadar olan devredir. Bu dönemin 0-11 yaşları arasında olduğu kabul edilir; fakat, kız çocuklarda cinsel gelişim erkek çocuklara oranla daha önce olmakta ve erkek çocuklarda bu dönem 12-13 yaşlarına kadar uzayabilmektedir.
    Ergenlik ve gençlik dönemleri uzun zaman aynı şey olarak kabul edilmiştir. Yeni yeni bu iki dönemin farklı olduğu, ayrı karakteristik özellikler gösterdiği ortaya çıkarıldı. Ergenlik döneminin 11-15 yaşları arasını kapsadığı; gençlik döneminin ise, UNESCO’nun da kabul ettiği gibi, 15-25 yaşları arasını kapsadığı söylenebilir. Fakat burada her iki dönem birleştirilerek tek bir başlık altında toplanmıştır.
    Yetişkinlik dönemi, 25-55 yaşları arasını oluşturur. Fakat bu sınırlar içinde farklı özellikler gösteren iki alt grup görülmektedir. Bu nedenle, 25-35 yaşları arasındakileri genç yetişkin, 35-55 yaşları arasındakileri ise orta yaşlı ya da olgun olarak adlandırmak mümkündür.
    Yaşlılık döneminin, yaşdönümü ya da adet kesilmesi diye adlandırılan devreyle başladığı söylenirse de, bu, herkeste ortak olan bir devre değildir. Bu nedenle özellikle çağdaş toplumlarda objektif bir ölçüt olabilen emeklilik, yaşlılık devresinin başlangıcı olarak ele alınmalıdır. Bu ise genellikle 55 yaş civarıdır.
    Dönemlerin sınırlarını böyle belirledikten sonra, şimdi her dönemde kişileri intihara kadar sürükleyebilen ortak sorunlara değinebiliriz.
     
  8. _Mr.PaNiK_

    _Mr.PaNiK_ Üye

    ÇOCUK İNTİHARLARI

    İntihar olgusu incelenirken en ilginç ve en üzücü olanı hiç şüphesiz çocuk intiharlarıdır. Henüz bedensel gelişimlerini tamamlamamış, kişilikleri gelişmemiş, hayatın çeşitli zevklerini alamamış bu küçük insanların daha bu yaşta niçin intihar ettiklerine geçmeden önce, çocuklarda ölüm kavramının nasıl ve ne zaman geliştiğini inceleyelim.
    Çocukluğun ilk yıllarında ölüm, görünmezle eşanlamlıdır. İlk yaşın sonlarında bebek annesinin yanında olmayısıyla onun varolmadığını düşünür. Daha sonraki yaşlardaysa çocuk tamamen yalnız olmadığını ve bu gücünü kontrol edebileceğini öğrenir. 2-4 yaşları arasında çocuk bazı fantaziler geliştirir. 6 yaşına kadar süren bu fantaziler; sevilen bir kişiye karşı duyulan ölüm isteklerdir. Bu tür fantazileri arttığı zaman, çocuk bu düşüncesinden dolayı utanır ve suçluluk duygusu uyanır. Çünkü başkasının ölümünü istemek, kendi ölümünü düşünmekten daha korkunçtur.
    Çocukluk döneminin sonuna kadar ölüm kavramı tam olarak gelişmez; çocuk, ölümün sadece büyüklere özgü olduğunu düşünür. Çevresel güçlüklere tepki verirken, ciddi olarak kendini öldürmeyi düşünmek onun yapısına aykırıdır. Burada fantazileri ve gündüz rüyaları da yardımına koşar. Bunlar yoluyla intihar düşüncesi pek akıllarına gelmez.
    Çocuk yavaş yavaş büyüyerek yaşamın edilgenliğinden, oyunun etkinliğine geçerken (psikologlara göre) hoşa gitmeyen yaşantısını oyun arkadaşlarından birine aktarır ve böylece yerine geçen biri aracılığıyla kendinden öcünü alır.
    Yapılan araştırmalara göre, çocukların hemen hepsinde geçici intihar eğilimleri vardır. Çocuklar, ölümlerinin diğerleri üzerinde yaratacağı etkinin düşüncesinden zevk almalarına rağmen, onunda uygulamayı reddederler.
    Çocuklarda evden kaçma olaylarına sık sık rastlanır. Yapılan araştırmalarla evden kaçma ve intihara aynı dinamiklere sahip oldukları saptanmıştır. Çocuk evden uzaklaşarak sorunlarından kurtulacağını düşünür. Sevdiklerinin yanında olmamak, onların ölü olmalarıyla aynı sonuca varır. Ancak ağır korku ve sıkıntı dolu bir yaşam çocuğun kaçma dışında kendisine zarar verme düşüncesi için bir ortam hazırlayabilir.
    Ölüm hakkındaki düşünceler çocuklarda genellikle 10 yaşından sonra oluşur. Bu nedenle 10 yaşın altındakilerde intihar olaylarına pek rastlanmaz. 10 yaşındakilerden büyük olanlarda bile intihar oranları oldukça düşüktür. Fakat, buna rağmen intihar girişimleri gerçek intiharlardan kat kat fazladır. Bu oransal farklılığın başlıca nedeni seçilen yöntemmin ölümcül olmaması yanısıra, iki davranışın –daha öncede belirtildiği gibi- farklı dinamiklere sahip olmasıdır. “Dorpat’ın bir araştırmasına göre, gerçek intihar grubunda dağılmış aile etkeninin oluşuması büyük bir oranda ana-baba ölümüne bağlıdır. İntihar girişimlerinde ise ana-baba boşanması yüksek oranda bulunmaktadır.”
    İntihar girişimi ile çocu ailesindeki sorunları halletmeyi amaçlar. Bu tür bir tepkiyle ebeveynlerini korkutarak dağılan aile birliğini eski durumuna getireceğini düşünür; bunda oldukçada başarılıdır. Çünkü dağılmış ailelerin bir çoğu çocukları için tekrar biraraya gelirler.
    Gerçek intiharlarda ise, ana-babadan birinin kaybı ve ona kavuşmak isteği çocuğu ölüme sürükleyebilir. Bunun yanısıra başkasına yönelik öfkenin suçluluk ve utanç duygusuyla içe alınması sonucu ortaya çıkan bunalımla da çocuk intihar edebilir.
    Çocuk intiharlarının sayısal olarak az olduğunu belirtmemize rağmen, bu intiharların yaklaşık % 75’i erkek çocuklar tarafından gerçekleştirilir. Girişimlerdeyse kız çocuklar çoğunluğu oluşturur. Kız çocuklar edilgen olmaya daha çok zorlandıkları için, bir şeyi elde etme amacıyla girişimlerde daha çok bulunurken, erkek çocuklar otoriteye karşı gelme, nefret, saldırganlığın kendine yöneltilmesi sonucu ölmeyi daha çok istemektedirler.
    Başkalarını yönetme, sevgi ve etkinlik kazanma, sevdiği insanları cezalandırma çocukları intihara sürükleyen nedenler arasında sayılabilir. Çocuk daha önce, “beni kaybedince çok üzüleceksiniz” vb. uyarılarda bulunmuş, fakat gerekli ilgiyi yine de bulamamıştır; başvurulacak son çare iseintihar olabilmektedir. Ailede meydana gelen intihar olayları da çocuğu bazen cezbedebilir. Çocuklukta bu eğilim otaya çıkmasa bile, ilerde bazen kendini gösterebilir. Burada önemli olan, eğilimin çocuklukta ortaya çıkmasıdır.
    Sonuç olarak çocuk intiharlarında en önemli etkenin aile olduğunu söyleyebiliriz. Boşanma veya ölüm sonucu ailenin parçalanmasıyla çocuk, en çok ihtıyaç duyduğu savgiden yoksun kalmaktadır. Ayrıca, aşırı ya da az ilgi göstermek de çocuk bu tür bir davranışa yönelebilir. Şunu da belirtmek gerekir ki, çocuğun sosyalleşmesine çalışan aile bireylerinin yapması gereken en önemli şeylerden birisi de, yaşam ve ölüm hakkında az da olsa tatminkâr edici bazı bilgileri vermeleridir.
    Hemen her ülkede çocuk intiharları toplam intihar oranlarının % 10’unu geçmemektedir. Bunların çok büyük bir kısmı da 9-10 yaşından büyük olanlar tarafından gerçekleştirirlmektedir.
     
  9. _Mr.PaNiK_

    _Mr.PaNiK_ Üye

    YETİŞKİN İNTİHARLARI

    Günümüzde, özellikle psikolojideki görüşlerin etkisiyle, insanın çocukluk ve gençlik döneminin tüm geleceğini şekkillendirği gibi yaygın olan bir inanç tüm dikkatleri bu dönemlere çekmiş ve bundan dolayı yetişkinlik dönemi adeta ihmal edilmiştir.
    Yetişkin bir insanın çevresindeki koşulları dikkate almadan, sadece çocukluk ve gençlik dönemlerini ele alarak sorunlarına yaklaşmak bizi kaderciliğe götürür. Bu rumda devamlı bir önceki kuşakları sorumlu tutmamız gerekir.
    Inişli-çıkışlı dönemler geçirerek yetişkinlik dönemine giren bir kişide bir durağanlık gözlenir. Kişi artık belli ölçüde kim olduğunu öğrenmiş ve belirli bir yöne yönelmiştir. Her iki cinsiyette de bu dönemde intihar girişimi ve gerçek intiharlarda bir azalma olması bunu göstermektir. Fakat oranlardaki azalmalar bu dönemde sorunların bittiği ya da azaldığı anlamına gelmez. Toplumsal ve teknolojik değişmeler yetişkin insanların yaşamını da önemli ölçüde etkilemektedir. Geleneksel geniş ailenin yıkılarak çekirdek ailenin kurulması, çalışma koşullarının değişmesi, ekonomik güçlükler yetişkin insanın karşılaştığı güçlükler arasında ön sıralarda gelmektedir.
    Özcan Köknel’in deyimiyle “Çağdaş insan yalnızdır”. Bu yalnızlık onu kendisine yabancılaştırır, böylece topluma da yabancı hale gelir. Endüstriel makineler yanında sosyal makineler de insana devamlı yeni biçimler vermektedir. Bunun sonucu olarak insan, kendini bir dişli çarktan farklı görememektedir.
    Yapılan bir araştırmaya göre, genç yetişkinlerin % 80’i bazı zamanlar ölmüş olmayı dilemişlerdir. Çağdaş toplumdaki bir döngü içine girmiş; yalnızlık, yabancılaşma ve toplum içinde kaybolma insan ideallerinin çökmesine neden olmuştır. İnsan, artık kendi ürettiğine yabancı duruma gelmiştir. “İnsan malları değil, mallar insanı satın almaktadır.”
    Gençlik döneminde kurduğu hayallerle yetişkinlik döneminde bağımsızlığını elde edeceğine inanarak bu döneme giren bir kişi, sorunlar karşısında kendini talnız bularak umutsuzluğa düşer. Çağımızın adeta sembolü olan çekirdek aile olgusu bunun başlıca nedenidir diyebiliriz. Çünkü artık yetişkinin yardımcısı olan ebeveynleri yanında değildir.
    Sistem içinde kendini yalnız hisseden kişi, bu yalnızlığını bir aile kurarak gidermeyi amaçlar. Çocuk sahibi olmak, aile içinde etkin bir rol oynamak adeta onu tatmin eder; sevgi ihtiyacını ailesinde gidermek ister. Fakat, çocukluğundan beri sevilmediğini, ilgi görmediğini hisseden birey yetişkinlik döneminde de bu duygularını atamaz.
    İntihar araştırmalarında şu ortak kanı yaygındır ki, intihara yatkın yetişkinlerin çocukluklarında ekonomik mahrumiyet, ilgisizlik, ana-babanın mutsuz bir evliliği vardır. Gençliklerinden önce ana-babalarını yitiren yetişkinlerin daha fazla intihar ettiği gerçeği ortaya çıkmıştır. Özellikle 5 yaşından önce kaybedenlerde bu oran daha da yüksektir.
    Ekonomik sorunlar ya da daha farklı sorunlardan dolayı olan aile-içi geçimsizlikler evlilerde intihar nedenlerinin başında gelebilmektedir. Bunun yanında, yetişkinler arasında en çok intiharlar bekar, dul ve boşanmışlarda görülmektedir. Ailenin intiharı önleyici bir öge olduğu burada da görülmektedir. Aile bağları içinde olmayan yalnız insanlar yaşlandıklarında çok daha fazla zorluklar çekeceklerini düşünürler; yalnızlığın verdiği rhsal durum sayesindeyse intihara yatkın bir duruma gelirler.
    Eğitim görmüş kişiler diğerlerine oranla daha fazla intihar etmektedirler. Çünkü bu yetişkinler çevreleriyle ilişkilerinin boyutlarını daha iyi görebilirler.
    Yetişkinlik döneminde, yaşın ilerlemesiyle birlikte, her iki cinsiyette de intihar oranları nispeten artış göstermektedir.
     
  10. _Mr.PaNiK_

    _Mr.PaNiK_ Üye

    ERGEN ve GENÇ İNTİHARLARI

    Ergenlik ve gençlik dönemlerini ayrı olarak tanımladığımıza göre, önce ergenlik dönemi üzerinde durmak gerekiyor. Daha sonra da gençlik dönemine ayrıca değineceğiz.
    Çocuğun dünyası daha çok gerçekle düş arasında çocuk tarafından algılanmış ve özellikle düşlenmiş dünya anlamına gelir. Buna karşılık ergen dünyaya doğrudan bağlıdır.
    Ergenin çözmesi gereken sorunları şöylece sıralamak mümkündür:
    1. Çocukluğunda yarattığı güçlü ana-baba imajını yıkması gerektiğine inanır. Bunun temelinde ise, bağımsız hareket edebilme isteği vardır.
    2. Toplumdaki değerlere uygun olarak davranmayı öğrenmeye çalışır. Fakat bazen bunalımı ortaya çıkabilir.
    3. Yetişkinlerin bedensel özelliklerini kazanırken, toplumun ondan beklediği cinsiyet rolünü oynamayı öğrenmek ister.
    4. Gelecekteki öğrenimini ve mesleğini seçmek zorundadır.
    Bu tür sorunları çözmesi gerektiğini bilen ergen, rol kararsızlığı içindedir. Sürekli bir karamsarlık içine girer ve bazen bağımlılık göstererek gerilerken, bazen de bağımsız davranarak bunu yıkıcılığa kadar vardırabilir.
    Ergen, kim olduğunu, neye yönelmesi gerektiğini ve neden oraya yönelmesi gerektiğini kendine sorarak, bunlara yanıt arar. Bu soruların yanıtlarını tam olarak bulamayan ergenler kendilerine düşman, bağımlı bir kişilik yapısı geliştirirler. Bu yabancı dünya içinde kendilerini bir hiç olarak düşünmeye başlarlar.
    Aileden topluma geçiş, ana karnından dünyaya geçişin organizmayı uyum sağlamaya zorlaması gibi, kişiliğin uyumları sorunlarını taşır. Uzun süre kısmen kapalı ve korunmuş bir ailevi rahimden dünyaya doğmak zorunda olan ergen, bu tehlikeli ve geniş dünyaya doğma işinde, yani toplumsal doğumda bu doğma işini tek başına, kendisi gerçekleştirmek zorundadır.
    11-15 yaşları arasında ele aldığımız ergenin en büyük sorunu ailesinin denetiminden ve kendi içindeki bağımlılık duygusundan kurtulmaktır. Toplumu temsilen aile ergenin sosyalizasyonunu üstlenmiştir. Onu topluma kazandırmaya çalışır. Bu durumda ergen kendisinin engellendiğini düşünür ve ailesine karşı düşmanca tavırlar içine girer. Ergenin bu doğal tavırları karşısında, onunla doğru bir iletişim kuramayan ana-baba da devamlı çocuğu suçlar. Bu durumda ergen daha çok suçluluk duyar, içine kapanır. Sonuçta intihar girişimleri ve gerçek intiharlara varan durumlar ortaya çıkabilir. Ailenin ergene anlayış içinde yaklaşması zorunludur.
    Fizyolojik bir değişim içinde bulunan ergen, kendindeki bu durumdan da oldukça rahatsız olur. Bu durum dolayısıyla huzursuz olan ergenin tüm davranışları olumsuz olarak etkilenebilir. Örneğin; sivilcelerinden utanan bir ergen, topluma açılmada ilk aşama olarak sayabileceğimiz arkadaş gruplarında sağlıklı ilişkiler kuramayabilir. Burada da ailesine önemli sorumluluklar düşmektedir.
    Gençlik dönemi ise ergenliğe göre daha farklıdır. Genç, artık ailesiyle olan sorunlarını halletmiştir. Ana-babaya karşı isyankâr tutumu kaybolmuş, bunun nyerine onları oldukları gibi kabul etme eğilimi ortaya çıkmıştır. Ergenlikte kaybolan ana-babanın değeri yeniden gelmiştir. Genç, artık onları aşmak, onların gerçekleştiremediklerini başarabilmek ister. Fakat, bunları gerçekleştirememe olasılığı kaygının asıl kaynağıdır.
    Gençlik döneminde toplumsal düzen, meslek seçimi, iş olanakları, rolleri ve yaşama biçimi gibi sorunlar çözüm beklemektedir. Ergen ne olduğunu tanımlama çabasında olduğu halde, genç ne olduğunun farkında varmaya başlamıştır. Bu kez ise, ne olduğu ve toplumun kendisinden ne beklediği arasındaki çelişkili durumu yaşamak zorunda kalır. Bu çelişkiyi yaşayan bir genç her zaman toplumun beklentilerini reddetmeyebilir, kendi benliğini reddeder.
    Gençlik kendini durdurulmuş, yolu kapatılmış ve teuteuklanmış hissettiğinde depresyon ortaya çıkar. Hareket etmesi gerktiği halde edemediğini düşünen genç için ölüm hereketsizlikle eşanlamlıdır. Oysa genç ilerlemek için her yolu başvurabileceğine inanır.
    Gençlik döneminde intihar düşüncesi ve girişimleri oldukça çoktur. Özellikle en çok intihar girişimlerinin görüldüğü yaşlar 17 ve 18’dir. “Çoğu kez intihar, başka türlü başarılamayan hareketi ve değişikliği sağlayabilecek bir eylem olarak algılanır. Çünkü önemli olan, hangi biçimde olursa olsun ileriye doğru hareket edebilmek ve bir eylemde bulunabilmektir. Burada gerçekten ölmeyi arzulamak yanında, gerçekten yaşıyor olmayı hissedebilmek için hedefinden sapmış düşünceler de önemlidir”.
    “Gençlik yıllarında intihar düşünceleriyle rahatsız olmamış hiçbir yetişkin yoktur. Aslında oldukça muhtemeldir ki, yetişkinlik yıllarında arzulanan intihar fantazileri sadece gençliklerinde kafalarında yer eden intihar düşüncesidir”.
    15-20 yaşları arsında intihar oranının 15 yaşın altındakilere göre 8-9 kat fazla olması gençlik dönemindeki intiharların boyutlarını açıkça göstermektedir. Ayrıca, girişimlerin de gerçek intiharlara oranla en çok bu dönemde olduğunu düşünürsek sorunun önemini bile vurgulamaya gerek kalmaz.
    Çağdaş toplumlardaki işsizlik sorunu yanısıra, umutsuz aşklar, istediği bir statüyü elde edemeyeceğine inanma ve işe yaramama duyguları gerçek intihar olaylarına neden olabilmektedir. Ayrıca, girişimlerde bu tür duygu ve düşüncelerinde destek ve yardım sağlama çabası yatmaktadır.
    Gençlik içinde azınlık oluşturmasına rağmen, gençlik denince ilk akla gelen “öğrenci gençlik” sorunları yönünden biraz daha farklıdır. Ülkemizde önemli boyutlara ulaşmamasına rağmen, öğrenim başarısızlığı, öğrenci gençliğin intihar nedenleri arasında sayılabilir. Ailesine karşı hala bağımlı olan bir öğrenci, kendisinden istenilen tek şeyi; öğrenimini bitirmeyi başaramadığı için suçluluk duyarak intihara bile teşebbüs edebilmektedir.
    Gençlik için en önemli sorun çevresiyle iletişim kuramamaktadır. Sorunlarını çözmek için çevreden devamlı yardım bekler, anlaşılmayı diler. Bu iletişimi kuramayan genç için intihar son itetişim aracıdır. Burada ana-babaya düşen en önemli görev, gencin kurmak istediği iletişime doğru bir biçimde tepki vermektir. Burada şu ilginç örneği verirsek yerinde olur: “1965 yılında Berkeley Üniversitesinde Serbest Konuşma Yılı ilan edilmiş (öğrenciler her konuda serbestçe konuşma hakkına sınırsız olarak sahip olmuşlar ve daha önce sıkça intihar olayları görülürken) o yıl hiç intihar olayı görülmemiştir.”
     
  11. _Mr.PaNiK_

    _Mr.PaNiK_ Üye

    YAŞLI İNTİHARLARI
    Yaşlılık öyle bir dönemdir ki, bir yandan gelişim sürdürülürken, diğer yandan gerileme ve yaklaşmakta olan ölüm bulunur.
    İkinci çocukluk diye de adlandırılan yaşlılık döneminde, kişide fizyolojik değişmelerin meydana getirdiği psikolojik sorunlar ortaya çıkar. Ergenlikteki değişimi andırır bu tür bir değişim. Ergenlikteki değişimde bir umut olduğu halde; yaşlı kimse artık umudunu da yitirmiştir. Kendisini toplumun genel akışından kopmuş bir varlık olarak düşünür.
    Yaşlı için, yaşdöneminde meydana gelen fizyolojik değişimlerin ortaya çıkardığı depresyonlar en önemli sorundur. “Bu dönemde intihar fikri ve girişimleri kadar yaygın olan başka bir hastalık yoktur. Özellikle başarısız girişimlerde yineleme olasılığı daha yüksektir.”
    Yaşlılıkta insan kendisi ile çatışma halindedir, ya da hayata küsmüş durumdadır ve saldırganlığının hedefi kendisidir. Ümitsizlik, yalnızlık, işe yaramama inancı gibi nedenler yaşlıları kolayca ölüme sürüklemektedir.
    Yaşlı insanda bedensel değişimin yarattığı sorunlar yanında, çağdaş toplumla olan etkileşim bozukluğu da olumsuz nedenler durumuna gelmektedir. Geleneksel toplumda sayıları daha az olan yaşlılara belirli bir saygı varken, çağdaş toplum yaşlı insanı genellikle bağımlı, verimsiz, çenesi düşük, unutkan ve hırçın birisi diye tanımlama eğilimindedir. Böylece, faydalı olmak isteyen yaşlı, butür tepkilerle karşılaşınca umutsuzluğa kapılarak bunalıma düşmektedir. Genç kuşakların onun iyi niyetini anlayamadıklarını söyler; devrin değiştiğinden şikayet eder. Bunun yanında eşini ya da kendisini anlayan yakınlarının ölümü onda çöküntüyaratır. Gidenin yerine koyarak kimse o lmadığı için, yaşlıda ualnızlık ve soyutlama duyguları artar.
    İş hayatından kopmuş olan yaşlı insanlarda bu durum daha belirgindir. Emeklilik döneminde bunalıma girmemek için alınabilecek önlemler oldukça azdır. Eski üretkenliğini yitiren yaşlı bir emeklinin toplumda oynaması gereken rolünün belirli bir yapısı yoktur. Emeklilikle birlikte birçok statüsünü kaybetmiştir.
    Geçmişte kim olduğunu ve ne yapacağını kendine soran birey, yaşlılığında ise, hayatın anlamını, geçmişte neler yaptığını, bundan sonra neler yapabileceğini düşünür. Bunların cevaplarını bulmak ise pek de kolay olmamaktadır. Ölümün yakın olduğunu bilen kişi, bundan dolayı da korkuya kapılır.
    İntihar oranlarının en çok yaşlılık döneminde artış göstermesi yukarıda anlatıllanları destekler niteliktedir. Diğer dönemlere oranla, intihar girişimleri bu dönemde bir azalma gösterir. Çünkü kişi gerçekten ölmek istemekte, ölümcül olan yöntemleri tercih ederek bu niyetini gerçekleştirmektedir. Umut dolu yaşamı boyunca kişi aradığı mutluluğu ancak sonsuz dinginlik içinde, yani ölümden sonra, bulacağına inanır.
    Psiko-sosyal gelişim dönemleri içinde kısaca değinilen konular, bireylerin intiharında çevrenin önemini orteye koymaktadır. Burada daha çok aile birimini ele alarak inceledik. Diğer toplumsal faktörlerin etkilerini de düşündüğümüzde, sorunun gerçek boyutları daha açık şekilde ortaya çıkacaktır. Ancak bunların incelenmesi başlıca bir tez konusu olacak kadar geniştir.
    Bu bölümde ele alınan konular hakkında sonuç olarak şunu belirtmek isterim ki, kişi ve çevre boyutunu birlikte ele almak, psikoloji ve sosyoloji bilim dallarının intiharı açıklama çabalarındaki ayrılıkları belli bir noktada birleştirecek ve asıl önemlisi sosyolojik teorilerin temellerini sağlamlaştıracaktır. Çünkü intihar eden kişinin geçmiş yaşamındaki çevresel faktörler, kişi açısından bugünkü çevresel faktörlerden daha önemli olabilir. Bunu dikkate alan bir sosyolojik açıklama kuşkusuz ki daha gerçekçi olacaktır.
     
  12. _Mr.PaNiK_

    _Mr.PaNiK_ Üye

    İNTİHARIN NEDENLERİ



    Doğadaki her canlıda yaşamını devam ettirme içgüdüsü vardır. Doğal olarak bu içgüdü, en gelişmiş varlık olan insanda da vardır. Yaşamına yönelik her türlü güçlükle savaşan insanların bir kısmı nasıl olup ta elleriyle bu en çok korumaları gereken kendi yaşamlarına son verebiliyorlar?
    Günümüzde her olgu gibi, intiharın nedenini tek bir faktöre bağlayarak açıklamak, modası geçmiş ve bilimsel olmayan bir anlayışı temsil eder. İntiharın nedenlerini açıklayabilmek için, az da olsa etkili olabilen her faktörü ele almak gerekir.
    Birçok değişik faktörün etkisiyle ortaya çıkan bu olayı açıklayabilmek için her bilim dalı, kendi konu alanı içinde kalarak soruna farklı boyutlardan yaklaşmışlardır. Yüzyıllar boyu süren bu açıklama çabaları henüz kesin bir sonuca varmış değildir. İntihar konusunda günümüze kadar, birçok düşünce, teori ileri sürülmüş ve birçok araştırma yapılmıştır. Birbirlerinden çok farklı olan bu görüşler, intiharın nedenlerini de farklı koşullara bağlarlar.
    Toplum içinde doğan ve yaşayan insanın bu eylemini kavrayabilmek ve açıklayabilmek için toplumu oluşturan ögeleri analiz etmek gerekir. Bu nedenle konuya farklı boyutlarda bakan her görüşü bilimsel yönden ele almak ve üzerinde düşünmek gereklidir. Fakat intiharın nedenlerini açıklama çabası içine giren her görüşü ele alıp incelemek gerekirse de; bu farklı görüşlerin her biri tek tek birer tez konusu oluşturabileceği için, burada sadece önemli görülen ve geçerlilikleri belli derecede kabul edilen görüşlere kısa ve genel olarak değinilecektir.
    İntiharın nedenlerini kişi ve topluma bağlayan görüşlere özellikle daha fazla değinmek ve bunlar üzerinde düşünmek yararlı olacaktır.
     
  13. _Mr.PaNiK_

    _Mr.PaNiK_ Üye

    İNTİHARIN COĞRAFİ NEDENLERİ

    Bu tür görüşler intiharın nedenlerini determinist bir anlayışla kişinin ve toplumun dışında aramaktadırlar. Bunlar bazı coğrafi faktörlerin intiharlar üzerinde etkili olduğu savunmuşlar ve bunu kanıtlamak için bazı araştırmalar yapmışlardır.
    Bazı araştırmacılar öncellikle güneşin ve ayın kozmik etkisi üzerinde durmuşlar, fakat daha sonra bunların doğrudan etkileri yerine, dünyada meydana getirdikleri değişikliklerin intiharlar üzerindeki etki derecelerini rarştırmaya yönelmişlerdir.
    Avrupa’da yapılan bir çok araştırma sonucuna göre, kuzey-batı intihar oranı yönünden genelde en fazladır. Bazı Avrupa ülkelerinde kuzeye göre güneyde oran daha düşüktür; fakat bu genel bir kural değildir. Örneğin İngiltere’de durum daha farklıdır.
    Montesquieu, İngiltere’deki intihar bolluğunu bir iklim hastalığı olarak görür. Cheyne ise, sonbahar ve batı rüzgârlarının sorumlu olduğunu söyler. Osiander aynı yargıyı Kuzey Almanya için getirir. Fakat işi bu kadar abartmak doğru değildir.
    Cinsiyetler arasındaki oran farklarını dikkate almasak bile, bir cinsiyette önceki yıla göre artış görülürken, diğer cinsiyette bir düşüş görülmektedir. Eğer iklim değişikliğinden kaynaklanan bir oran değişmesi varsa, niçin her iki cinsiyette de aynı yönde değildir?
    Bazı araştırmacılar ise mevsimler ve hava koşullarının intiharlar üzerindeki etkilerini incelemişlerdir. Örneğin; A.B.D.’nin bazı kentlerinde bu tür bir araştırma yapan C.M. Mills’e göre, fırtınalarla intihar arasında bir ilişki vardır. “Barometrik basıncın birden düşmesi ve birden değişmesiyle intihar frekansları yükselir.”
    Philips’e göre, alışılmamış sıcak, nemli ve rüzgârlı bir hava terlemeyi azaltır; sinir sistemini daha hassas hale getirerek intihar eğilimini artırır. Digon ve Bock ise, yüksek nisbi nem ve 30 mm. atmosferik civa basıncında en az intihar olayına rastladıklarını, basınçta büyük bir değişiklik olduğunda intihar oranının arttığını savunurlar.
    İntihar ile coğrafi faktörler arasında doğrudan ilişki olduğunu savunan bu tür görüşler sonradan birçok eleştiriye uğramışlardır. Yalnız, şunu da unutmamalıdır ki, coğrafi faktörler her ne kadar intiharı doğrudan etkilemiyorsa da sosyal yaşamı etkilemekte ve değiştirmektedir. Örneğin; fırtınalı bir havada çoğu kimse evinde oturarak pencereden bulutların kasvetini seyretmekte ve rüzgarın uğultusunu dinlemektedir. Yani, sosyal yaşam durgunlaşmakta ve intihar edecek kişiye zemin hazırlamaktadır.
    Coğrafi faktörlerin intiharlar üzerindeki etkilerini çok daha ayrıntılı olarak inceleyen Pokorny, ısı, rüzgar hızı, rüzgar yönü, barometrik basınç, nisbi nem, görüş mesafesi, bulut tavanı, yağmur, sis, şimşeğin çaktığı bulut ve bulutluluk derecesi gibi onbir değişik coğrafi faktörün intiharla olan ilişkisini tek tek araştırmış ve hiçbir ilişki bulamamıştır.
    İntiharların bir yıl içindeki dağılımını inceleyen birçok araştırmacı birbirinden farklı sonuçlar bulmuşlardır. Fakat, genel olarak yaz başlangıcında intihar oranlarında bir artış olduğu kabul edilir. İntiharlar mayıs, haziran ve temmuzda en çok; kasım, aralık ve ocakta en az düzeydedir. Bu tür mevsimsel farklılıklar ise -Durkheim’in da belirttiği gibi- değişik mevsimsel aktivitelerden kaynaklanmaktadır.
     
  14. _Mr.PaNiK_

    _Mr.PaNiK_ Üye

    İNTİHARIN FELSEFİ NEDENLERİ
    Çağlar boyunca toplumlar intihara farklı tepkiler göstermişlerdir. Kimi toplumlarda desteklenen ve doğru bir davranış olarak kabul edilen intihar, diğer bazı toplumlarda ise olumsuz bir davranış olarak değerlendirilmiştir. Bu tür tepkilerin yönünü belirleyen en önemli faktörlerden biri de kuşkusuz toplumların düşünce biçimleri ve dolayısıyla düşünürleridir. Hata bazı düşünürlerin eserleri, o dönemdeki intihar olaylarından sorumlu tutulmuşlardır.
    Düşünürler daha çok insanın kendi yaşamına son verme hakkına sahip olup olmadıkları ve bu davranışın onurlu bir davranış olup olmadığı üzerinde durmuşlardır.
    Eski Yunanistan’daki ilk filozoflar intihara karşı çıkmışlardır. Pisagor ve takipçileri ruhun ölümsüzlüğüne inandıkları için intiharı yasaklarlar. Platon ve Aristo da intihara karşıdır. Fakat bazı durumlarda intiharı onaylarlar. Platon, yasalarında, en yakınını, en iyi dostunu yani kendini öldürenin şerefsizce gömülmesini ister. Eğer kişi bu işi kamu yargısıyla, kaderin başına getirdiği önlenmez, çekilmez bir dert, katlanılmaz bir utanç yüzünden yapmışsa anlayış gösterilmesi gerektiğini belirtir (Montaigne 1984). Aristo ise, savaşta onur için olan intiharları destekler. Oysa, aşk vb. gibi nedenlerden olan intiharlar cesur insanın yapacağı şeyler değildir (Choron 1972). Bu düşünürlere göre, bizim hayattan nefret edip, yüz çevirmemiz doğaya aykırıdır.
    İntihara karşı olan bir diğer düşünür de Epikür’dür. O da, öncekiler gibi, erdeme önem vermiş ve amacımızın bilgeliğe ulaşmak olduğunu savunmuştur. İnsan ihtiraslarını tatmin yoluyla mutluluğa ulaşamaz. Çünkü, hazzın tatminini doğal olarak bir sıkıntı ve isteksizlik takip edecektir. Bu, bizi, gerçek amacımız olan acıdan kaçmak hedefinden saptıracaktır (Fromm 1982). Hatta, ölümü aramaya kadar götürecektir.
    Eski Yunan’da intiharın kabul edilebilir bir eylem olduğuna doğru yapılan kararlı ilk değişim, Epikür’ün en büyük rakibi Kitionlu Zenon tarafından olmuştur. Zenon, kişinin intihar etme hakkına sahip olduğunu savunur. Kendisi de yaşlandığında intihar etmiştir.
    Stuacılara göre, akıllı adamın intiharı sorunu ahlâki bir doğru veya yanlış değildir. Fakat karşılaşılan bir durumda yaşamayı veya ölmeyi tercih kararıdır.
    Stuacılar intiharı savunmakla kalmamış, şu durumlarda yapılması gereken bir davranış olarak kabul etmişlerdir. (Gibbs 1968)
    1) Bu hareket diğer kişiler veya vatana bir hizmet taşıdığı zaman,
    2) Kişi yasa dışı bir işe zorlandığı zaman,
    3) Kronik hastalıklarda; ölümün yaşama tercih edileceği durumlarda,
    Hegesias, işi daha ileri götürerek, bilgi olmayan kimselerin kendilerini öldürmeleri gerektiğini savunur. Ona göre mutluluk erdemdir. Günlük olayların nazzını arayan kimse bu mutluluğu hiçbir zaman elde edemez; o halde bilge olmayan kişi erdemsizdir, kendini öldürmelidir. Onun felsefesinin temelini ise, şu sözü çok iyi bir biçimde yansıtır: “Yaşamın yolunu olduğu gibi, ölmenin yolunu da kendimiz seçmeliyiz.” (Montaigne 1984).
    Seneka; “iyi insan yaşaması gerektiği kadar yaşar, yaşayabildiği kadar değil” demektedir (Choron 1972). İnsan kendi ölümüne istediği zaman karar verebilir. Yaşamı ile felsefesi birbiriyle çeliştiği için, Roma Kralı Neron tarafından damarını keserek intihar etme cezasına çarptırılmıştır.
    Eski Yunan’da son zamanlarda intiharın bu şekilde kabul edilebilir bir eylem olması, o devirde intiharların artmasına neden olan faktörlerden biri olabilir. Özellikle Yunan sitelerinin Roma’ya katılmasıyla bu oranlarda bir artış görülmüştür.
    Hristiyanlığın batı dünyasında egemen olmasıyla beraber, kilise öğretileri felsefe alanında da etkin duruma gelmiş ve Rönesans dönemine kadar bu etkinliğini sürdürebilmiştir. Bu dönem filozoflarında, insan hayatının Tanrı’ya ait olduğu fikri egemen durumdaydı. Dinle felsefenin bu dönemde içiçe oluşu intihar olaylarının düşük bir oranda kalmasına neden olmuş; fakat tamamen engelleyememiştir. Rönesans ile birlikte kilise felsefesi etkinliğini yitirmiş ve intihar konusunda da daha tavizkâr bir tutum takınılmaya başlanmıştır.
    Montaigne, insanın kendi iradesiyle yaşamına son verebileceğini savunmuştur. “hayat bir işinize yaramadıysa, boşu boşuna geçtiyse, onu yitirmekten ne korkuyorsunuz. Daha yaşayıp da ne yapacaksınız” diyen Montaigne’e göre, ölümle bütün dertler bitecektir (Montaigne 1984). Bunun için ölümden korkmamalı ve dertlerden kurtulmanın bir yolu olarak da intiharı düşünmelidir.
    18. yüzyıl felsefesinde ençok işlenen konulardan biri özgürlük olduğu için, bu dönemdeki filozofların hemen hepsi intihara da izin verir bir tavır takınmışlardır. Montesquieu intihara karşı uygulanan kanunları eleştirmiştir. Hume, intiharın bir suç olduğu fikrini çürütmeye çelışıyor. Ona göre intihar, ilahi yasaya karşı gelme değildir; çünkü bu yasa doğa yasasıyla birlikte işler ve insanın doğadaki yerini bulmasına yardımcı olur. Rousseau, başkasına zarar vermedikce intiharı destekler. Söylentilere göre, mutsuz bir yaşamı olan Rousseau da intihar etmiştir. Aynı dönemlerde yaşamış olan Diderot ise, doğal olmadığı ve kilisenin öğretilerine karşı geldiği için anti-sosyal bir davranış olarak görür ve karşı çıkar.
    19. yüzyılda Kant, intihara karşı çıkmaktadır. Hume’un görüşünü eleştirir. Kant’a göre, doğal olarak insanın ilk amacı kendini korumaktır. Bunun için intihar bir kusurdur ve lanetlenmelidir.
    Schopenhauer, Kant’a göre daha çok taviz verir. Ona göre, kişi intihar etme hakkına sahiptir; ama bu, boş ve aptalca bir şeydir. İntihar, kişinin doğaya sorduğu bir sorudur: Ölümün ötesinde ne var? Kendilerini öldürenler sadece acı çeken bedenlerinin acısına son verebilirler; sonsuz sürekliliklerine engel olamazlar.
    “Bazıları çok erken, bazıları çok geç hayattan ayrılıyorlar, asıl iş tam zamanında ölmektir” (Arkun 1963) diyen Nietzsche, intihara karşı değildir. İntihar kişinin hakkı ve ona verilen bir armağandır. Üst-insanın yaratılması için felsefesini yönlendiren Nietzsche, bu üstün amaca katkıda bulunamayacak kişinin intihar etmesini ve bundan da mutluluk duymasını söyler.
    Hartmann ise, insanın sahip olduğu tek şeyin bu dünya olduğunu belirterek, en iyi olmamakla beraber elimizdeki bu dünyadan vazgeçmememiz gerektiğini savunur. Yaşamak, temelde arzu edilmeyen bir şeydir; hayal kırıklığı ile doludur. Fakat yine de, elimizdekinin en iyisi olan bu yaşamdan kaçmamalıdır.
    Camus, “acaba hayat yaşamaya değer mi, değmez mi?” sorusuna cevap vermeye çalışır (Hübscher 1980). Camus için bu soru felsefenin temel sorusudur; bundan başka da temel felsefe sorusu yoktur. Bu sorunun cevabını Camus şöyle verir: İnsan intihar edebilir, ancak bu dürüstlük olmaz. Ölüm insanı huzura kavuşturur, fakat insanın gerçek çabası dünya üzerinde mümkün olduğu kadar çok kalmaya, onu incelemeye çalışmak olmalıdır.
    Batıdaki bu çok farklı görüşlere karşılık, doğu dünyasında egemen olan mistik felsefenin görüşüne göre, intihar etmek kişinin istemine bağlıdır. Yani kişi, yaşam ile ölüm arasında karar verme hakkına sahiptir.
    Jainizm ve Budizme göre, yüreklerimizden yaşama isteklerini çıkarmalıyız. İnsan ancak yokolarak acıdan kurtulur ve mutlu olabilir. Hatta, Jainizmin kurucusu olan Mahavira, insanın aç kalarak kendini öldürmesini büyük bir erdem olarak nitelendirir. Konfüçyus ise intihara karşı çıkar. Ona göre, insanın amacı iyi ve uzun yaşamaktır. İnsan ölümden sonrasını merak etmemelidir. Çünkü, ölümden sonra hayat olduğu bilinirse, kimileri canlarına kıyarak oraya gitmeyi isteyebilirler (Hançerlioğlu 1976).
    Belirli bir tarihsel sırayla değindiğimiz bu düşünürlerin görüşleriyle, yaşadıkları dönemlerdeki intihar oranları arasında doğrudan bir ilişki göze çarpmaktadır. Konumuz açısından önemli olan nokta da budur. Fakat bu ilişkiye bakarak, intiharın sorumluluğunu sadece düşünürlere bağlamak da yanlış olur. Çünkü, genelde, toplumsal düşünce toplumu oluşturan öğelerden sadece bir tanesidir.
    Konuya felsefi açıdan baktığımızda sonuç olarak şunu söylemek mümkündür: İnsan yaşamak için doğar, yaşaması gereklidir; olumsuz toplumsal koşullar karşısında çaresiz kaldığını hissettiği anda kişinin, yaşamına son verme hakkı vardır. Çünkü insan yaşamı, insanın yaptığı eylemlerden oluşur. Şöyle veya böyle intihar da bir eylemdir ve kişi istediği takdirde bu eylemi gerçekleştirebilir.
     
  15. _Mr.PaNiK_

    _Mr.PaNiK_ Üye

    İNTİHARIN PSİKOLOJİK NEDENLERİ

    İntihar, özellikle yüzyılımızda, psikiyatristlerin ve psikologların ilgilendikleri en önemli konulardan biri durumuna gelmiştir. Bu alanlarda konu ile ilgilenenler intiharı kişinin bir sorunu olarak ele almışlar ve toplumsal koşullara gereken önemi vermemişlerdir.
    Psikiyatrist ve psikologlar, sosyolojik açıklamaları eleştirerek, Neden şu kişi değil de, bu kişi intihar ediyor? sorusuna kişilerin psikolojik yapılarına inerek cevap aramışlardır. Bu tür görüşler birçok yönden eksiklik göstermelerine rağmen, yine de intiharın nedenlerini açıklayabilmede önemli katkılarda bulunmuşlardır.
    Psikiyatri ve psikolojinin nerede ayrıldıkları, bu iki bilimin farklılığı tam olarak belirlenememektedir. Birbiri içine geçen bu tür görüşleri ayırabilmek güç olduğu için iki bilim dalının görüşleri de tek bir başlık altında toplanmıştır. Önce kısaca psikiyatrinin bakış açısına değinilecek ve daha sonra ise psikoloji alanında geçerlilikleri hala tartışma konusu olan bazı teoriler üzerinde durulacaktır.
    Psikiyatrinin intihar olgusu karşısındaki tutumu oldukça ilginçtir. Bu tutum, çok uzun bir süre boyunca intihar problemini herhangi bir akıl hastalığı teşhisi koyarak halletme gibi kestirme olmuştur.
    Ruhsal bozukluğu olan hastalarda kendi canlarına kıyma olaylarına oldukça sık rastlanır. Bu verilerden hareket eden psikiyatristler her intihar olayına bir akıl hastalığı damgası vurmak ve sorunu akıl hastahanelerinin içerisinde halletme eğiliminde olmuşlardır. Oysa, istatistikler delilikle intihar arasında zorunlu bir bağ olmadığını, ikisinin de frekanslarının hiç uyuşmayan değişiklikler gösterdiğini ortaya çıkarmıştır. Bazı akıl hastalarının bilinçsizce canlarına kıymalarını intihar olarak ele alamayacağımız gerçeği bir yana; günlük hayatta normal olarak kabul edilen kişilerin intihar oranları yanında, akıl hastalarının sözde intihar oranı önemsenmeyecek kadar küçük bir yüzde teşkil etmektedir.
    Günümüzde bile psikiyari bu eğilimini korumaktadır. İntihar eden bir kişi amok sendromu, histerik kişilik, affektif psikoz, psikotik depresif ve manik depresif psikoz, yaşdönümü depresyonu vb. gibi hastalıklardan birine sokulmaktadır. Bunların gerçeklik payları olduğu inkar edilemez; ancak bu kişilik yapılarının oluşmasında kişinin ailesinin, çevresinin ve toplumun önemli payı vardır ve bunları dikkate almadan intiharın nedenlerini açıklamak imkansız olmaktadır.
    Bourdin ve Esquirol gibi Fransız psikiyatristleri intiharı patolojik bir olay sayarlar. Esquirol’a göre, intihar eden kişi bu davranışı aşırı bir hezeyan halindeyken yapar. Fakat intiharı delilik olarak ele alan bu görüşün ömrü fazla uzun olmamıştır.
    Daha sonraki yıllarda intiharı psikopatolojik yoldan açıklamaya çalışan Delmas, sosyolojik teorileri reddederek, intiharda önemli olan noktanın insandaki ölüm isteği ve iradesi olduğunu söyleyerek intihar determinizminin tamamen kişisel bir determinizm olduğunu söylemiştir. Kişi yaşamak mümkünken ölümü seçer demektedir. Sözde intiharları bir yana bırakan Delmas’a göre gerçek intiharın nedeni üç değişik halde belirir:
    1. Çöküntü halleri ya da melankoli nöbetleri,
    2. Kronik, devamlı çöküntü halleri ya da yapıdan ileri gelen çöküntü halleri,
    3. Yapıdan ileri gelen aşırı heyecanlılıktaki son dönemler.
    Delmas’a göre intiharlarda %90 oranında kronik çöküntü halleri yahut yapıdan ileri gelen çöküntü halleri neden olmaktadır. Sıkıntı (anxiete) halinin bir dereceden sonra intihar için yeter sebep olduğunu ileri süren Delmas, dış nedenlere ve sosyal faktörlere aşırı heyecan hallerinde bir şok etkisi yapmasıyla intihara neden olduğu ölçüde önem verir. Başlangıçta intiharı tamamıyla psikolojik açıdan incelemeye çalışan Delmas, sonunda bu işi tümüyle yapıya bağlar; biyolojik bir sorun haline getirir. Delmas’ın teorisi sonradan birçokları tarafından eleştirilmiştir; ancak onun en önemli katkısı gerçek intiharı diğer türlerinden ayırması olmuştur.
    Psikoloji alanında intihar konusu ile yakından ilgilenen teoriler, daha çok psikanalätik teorilerdir. Bu teorilerin öncüsü ve en çok tanınanı Freud’un teorisidir. Freud intiharın tam bir açıklamasının hiçbir yolla yapılamayacağını belirtir. Bundan dolayı, Freud ve onu takip edenler, sadece intihara zemin hazırlayan psişik durumları ortaya koymaya çalışmışlardır.
    Freud intiharı saldırganlık olarak ele alır. Çöküntü halinin dinamiklerini ortaya çıkarmak amacıyla intiharın açıklamasını denemiştir. Freud’a göre kişilik üç tabakadan oluşur:
    İd kişiliğin temel sistemidir; kalıtımsal olarak gelen, içgüdüleri de içeren ve doğuştan varolan psikolojik gizilgüçlerin tümüdür. Enerjisini bedensel süreçlerden alan id, fazla enerji birikimine katlanmaz. Böyle bir durum ortaya çıkarsa organizmada gerilim yaratır. Cinsiyet, kendini koruma, saldırganlık gibi içgüdülerin de bulunduğu id’e, Freud “gerçek ruhsal varlık” demiştir. Ego ve süperego id’den ayrılarak gelişir. Ego, psişenin en önemli kısmıdır, çocuklukta yavaş yavaş idden ayrılarak gelişir ve kişiliği oluşturur. Dış dünya ile ilişki kuran, bilince gelen duyuşları, izlenimleri birbirlerine bağlayan bu kısımdır. Süperego ise, çocuğa anababası tarafından aktarılan, ödül ve ceza uygulamalarıyla pekiştirilen geleneksel değerlerin temsilcisidir. Egodan ayrılan bu kısım, id ve egoyu kendi istediği düzene yöneltme eğilimindedir. Süperego sadece terbiye edenlerin damgasını taşımakla kalmaz, ayrıca sosyal ve kollektif bir özü de vardır.
    Normal bir insanda kişiliğin bu üç öğesi birlikte, düzen içinde işler; ego bu düzenlemeyi sağlar. İç çatışmaysa bu üç öğenin arasında bir çatışma olmasıdır. İdin arzularına karşı koyan ego bir yandan da süperegoya uymak ve ona hesap vermek zorundadır. Yani, bir yandan idin isteklerine uyarak baştan çıkarılmak, öte yandan süperegonun ahlâk kurallarıyla tehdit edilmiş olmak her insanda bir iç çatışma yaratabilir. Eğer kişi normalse çatışma bilinçte olur ve ego durumu kontrol edebilir. Eğer çatışma bilinç dışında oluyorsa, durum egonun kontrolünden çıkar ve nevroz başgösterir.
    Tehlike karşısındaki iç çatışmada bazen tehlike gerçektir ve kişinin dışındadır. Böyle bir tehlike karşısında insanın içinde bir atılım belirir; kendini savunmayı dener. Tehlike gerçek bir engelden geliyorsa, insa saldırıcı kuvvetlerini bu tehlikeye karşı çevirir ya da ondan kaçma yolunu tutar. Ancak, savunma olanaksızsa ve bertaraf edemeyeceği bir tehlikeyle karşı karşıyaysa, acıdan kurtulmanın başka bir yolu olmadığını görünce bilerek, isteyerek kendini öldürebilir.
    Bir tehlike karşısında bütün canlılar gibi, insanın da yapacağı şey kendini korumak ya da tehlikeden kaçmaktır. Bu kaçma iki şekilde olur: biri tehlikeden uzaklaşarak kaçmak, diğeri ise kendini tehlikenin içine atarak. Nevrozlu bir kişi ise tehlikeyi açıkça göremez ve yorumlayamaz. İki zıt kutup arasında bocalar ve zıt isteklerden istemediğine doğru sürüklenir. Böylece ölüm, yani intihar meydana gelir. Ölüm korkusundan azap duyan ve çaresiz hastalıklara yakalananların, bu korkudan kurtulmak için kendilerini öldürdükleri gibi.
    Freud, “gerçek ruhsal varlık” dediği id üzerinde görüşlerini yoğunlaştırır. Ona göre her organizmada cinsiyet ve kendini koruma içgüdülerinden oluşan “yaşam içgüdüsü” ve buna karşılık da “ölüm içgüdüsü” vardır. Her organizmada biri yapıc diğeri yıkıcı olmak üzere iki faaliyet vardır. “Yaşamın düşünülmeyecek ölçüde uzak bir geçmişte, düşünemiyeceğimiz bir biçimde cansız bir varlıktan doğduğu gerçekse, varsayımımıza göre amacı, yaşamı bir kez daha yokederek nesneleri inorganik duruma dönüştürmek olan bir içgüdünün de bulunması gerekir. Bu içgüdüde varsayımımızdaki kendini yıkma dürtüsünü de bulursak, o zaman bu dürtüyü her türlü canlı sürecin içinde bulunan ölüm içgüdüsünün belirtisi olarak kabul edebiliriz.”.
    Buna göre, cansız maddeden gelen hayat, yine cansız organik olmayan maddeye dönme eğilimi gösterir; ki buna Freud, ölüm içgüdüleri adını vermiştir.
    Freud’a göre, yaşama ve ölüm içgüdüleri devamlı olarak birbirleriyle savaşırlar. “İnsan ölüm ve yaşam içgüdülerinin birbirlerine karşı savaştıkları bir alandan öte bir şey değildir.”. Bu iki farklı içgüdü her insanda bulunur.
    Ölüm içdüdüsünün en önemli türevi saldırganlık içgüdüsüdür. Freud’a göre bu, insanın kendine yönelik olan yıkıcı eğilimlerinden kaynaklanır. Çoğu insanda bu içgüdü yaşam içgüdüsü tarafından engellenir. Bu iki içgüdü birbiri tarafından engellendiği gibi, birbirlerinin yerine de geçebilirler. Sevgi nefretin, nefret sevginin yerini alabilir. Kişi sevdiği şeyden nefret edebilir. Onu özdeşleştirdiği için kendini yokederek onu da yokedeceğine inanır.
    Freud daha çok içgüdülerle ilgilendiği için, daha sonra birçok takipçisi tarafından eleştirilmiştir. Gerçekten de, biyolojik ögelere gerekenden çok önem veren Freud, sosyal faktörleri hiç dikkate almamaktadır. Oysa, insanı diğer canlılardan farklı kılan en büyük özelliği, onun psikososyal bir varlık olmasıdır.
    Erich Fromm, Freud’daki yaşam ve ölüm içgüdülerine benzer bir şekilde, “yaşam sevgisi” ve "ölüm sevgisi”nden sözeder. Bunlardan hangisinin ağır basarak insan davranışını belirlediğini araştırır. Ona göre, yaşam ve ölüm severlik, Freud’un dediği gibi doğuştan kazanılmış ve yokedilemez değildir. İnsanların büyük bir çoğunluğu ölüm sever değildir, ama özellikle bunalım dönemlerinde umutsuz ölüm severlerden etkilenirler.
    Katlanılmayan bir duygudan kurtulma zorunluluğu o derece kuvvetlidir ki, kişi uydurma bir çözüm yolunun dışında bir çözüm yolu bulmayı başaramamaktadır. “Eğer başka kişiler herhangi bir sebeple bir kişinin tahripkârlık objesi olamıyorlarsa, o kişinin kendi benliği derhal tahripkârlık objesi haline gelivermektedir. Bu belli dereceye ulaştığında intihara bile girişim edilmektedir.”
    Marx’ın yabancılaşma kuramından etkilenen Fromm’a göre, insan kendini etkin bir şekilde diğer kişilere ve doğaya bağlayamazsa kendini yitirir, güdüleri de insan niteliğinden çıkar; sakatlanmış bir yaratık olur.
    Fromm’a göre batı toplumlarındaki intiharların çokluğu, sürüye uyumdaki başarısızlığın nisbi belirtisidir. İnsanoğlu hem ilerlemeyi hem de mutluluğu birarada gerçekteştiremez diyen Fromm, gelecekte intiharların artacağını vurgulamakta, ancak belli ölçüde de kaderciliğe varmaktadır.
    Bir diğer ünlü psikanalist de Karl Menninger’dir. Menninger daha çok Freud’un temel fikirlerinin ayrıntılarını açıklamaya girişmiştir.
    Menninger’e göre intiharın üç bileşeni vardır ve bunların hepsi her intihar olayında değişen oranlarda yeralırlar:
    1) Öldürmek İstemek: Saldırı, suçlama, ayıplama, imha,
    2) Öldürülmüş Olmak İstemek: İtaat, mazoşizm, kendini ayıplama, kendini suçlama,
    3) Ölmek İstemek: Umutsuzluk, korku, yorgunluk,
    İntiharda öncelikle adam öldürme istekleri belirir. Bu, ya kendisi ya da başkası hakkında açık bir şekil alabilir. İntihar eden kişi bu istekleri açıktan açığa kendine karşı çevirip, kendini öldürmeye kalkar. Fakat asıl mesele ölümü istemektir, ancak o zaman kişi intiharı başarı ile sonuçlandırabilir.
    Menninger’e göre yaşın ilerlemesiyle öldürmek istemek ve öldürülmüş olmak istemek azalır, ölmek istemek ise artar. Genç yaşlarda girişimlerin çoğunluğuna işaret eden Menninger’e göre, bunlar gerçekten ölmek istememektedirler. Bunlarda önemli olan etken insanlararası ilişkilerdir. Yaşlılarda ise gerçek intihar oranının arttığına işaret ederken de, bu yaşlıların ölümü gerçekten istediklerini ve insan-içi güdülerin önemli olduğunu vurgular.
    Shneidman ve Farberow 1957 yılında Los Angeles’ta Menninger’in hipotezi doğrultusunda yaptıkları bir araştırmada intihar notlarından şöyle bir sınıflama yapmışlardır. Bu araştırmada 489 erkek ve 130 kadının bıraktığı intihar notu araştırılmış, sınıflandırılanmayanlar kategorisinde bulunan 111 erkek ve 25 kadına ait intihar notu kapsam dışı bırakılarak geriye kalan sadece yüzdeleri alınmıştır.


    Menninger’in intihar hakkındaki görüşü, özellikle intihar girişimlerinin açıklanmasında önemlidir.
    Freud’un çağdaşı olan Alfred Adler intihara kalkışan bireyi, “kendisine zarar verme hayalleri görerek ya da kendine zarar vererek başkalarını inciten insan” olarak tarif eder. Saldırının aslında kimse yönelik olduğu, olaydan en çok kimin üzüldüğünü görmekle kolayca anlaşılabilir. İntiharcı kendini aşırı düşünen insandır, başkalarını az düşünür, yaşamaya ve ölmeye yetenekli değildir.
    Adler’e göre -Freud’un aksine- kişiliğin merkezi bilinçtir. İnsan bilinçli bir varlıktır ve davranışlarının nedenlerinin, eksikliklerinin, ulaşmak istediği amaçların neler olduğunun bilincindedir.
    İnsan doğanın güçlerine ve hatta bazı hayvan türlerine oranla zayıf bir varlıktır. Dolayısıyla har insanın varoluşunda bir eksiklik duygusu bulunur; bu ise evrenseldir. Bu duygu bireyi güdüleyen bir güç olarak bireyin eyleme geçmesini sağlar.
    Adler, “intiharın, ancak yeterli toplumsal ilgisi olmayan bir insanın acil bir sorunla karşılaşması halinde ortaya çıkabileceği”ni belirtiyor. İnsanların toplumsal ilgilerinin sonuna varmaları, zaten tüm başarısızlıkların ortak noktasıdır. Bunlar aşagılık karmaşasının büyğmesinden kaynaklanır. Ona göre aşagılık karmaşası çocuklukta aile içinde oluştuğunu vurgular. İntiharcı tipler çocukluklarında aşırı duyarlı ve şımarık tiplerdir. Güç hayat durumlarıyla karşılaştıklarında, psikolojik acı nedeniyle çökme, yıkılma eğilimleri vardır.
    Sainsbury de, Adler gibi, toplumdan kopma duygusunun intiharların oluşumunda en önemli etken olduğu kanısına varmıştır.
    Freud’un diğer bir çağdaşı olan Carl Gustav Jung Freud’daki kişisel bilinçdışından daha etkili olduğunu savunduğu “kollektif (ırksal) bilinçdışı” üzerinde ısrarla durur. Kollektif bilinçdışı bazı hallerde id ve egoyu gölgede bırakarak etkili olabilir. Jung’un kollektif bilinçdışı dediği şey ise, insan soyunun yüzyıllar boyu kalıtımsal olarak getirdiği bir yapıdır. Ona göre, belki de her ırkta intiharların görülmesinin nedeni bu olabilir.
    İnsanın daima sükuneti araması, ezeli bir ahengi bütün velveleye tercih etmesi, ölüme karşı olan arzusundandır. İnsanlık geliştikçe kişinin saldırıları kendine yönelmektedir. Adam öldürme suçlarının insanlık tarihinin başlangıç devrelerinde çok olmasını ve gittikçe azalmasını, buna karşılık intiharların aksi yönde gelişmesini, Jung kişiliğin ve dolayısıyla kollektif bilincin gelişmesine bağlamaktadır.
    Jung’a göre intiharlar aktif veya pasif, planlı veya plansız (dürtülü), ilgi çekmek için veya samimi olabilir. Aktif intihar ölümü planlar; pasif intihar ise kendini ölüm yoluna koyar.
    Bahsedilen tüm bu görüşler, kişiliğin belirli bir bölümünü ele alarak, bunun diğer bölümler üzerindeki etkisiyle ilgilenmişler ve sadece kişiye ağırlık vermişlerdir. Oysa kişi toplumda yaşar, toplum tarafından yaratılır, şekillendirilir ve neler yapacağı belirlenir. Bundan dolayı toplumsal faktörleri gözarde eden tüm görüşler belli ölçüde doğru bile olsalar yine de eksik ve yetersiz kalırlar.
     
  16. _Mr.PaNiK_

    _Mr.PaNiK_ Üye

    İNTİHARIN SOSYOLOJİK NEDENLERİ

    Buraya kadar bahsedilen nedenlerin intiharlar üzerinde, belli ölçüde de olsa, etkili olduğu bir gerçektir. Fakat en önemli faktörün toplumsal faktörler olduğunu belirtmek gerekir. Çünkü toplumsal yapı, fiziki çevresini olduğu kadar, insanını da denetim altına alabilmektedir.
    “İntihar etmek belki insan doğasına aykırıdır; ama elverişsiz toplumsal koşullar da insana karşıdır. Bu elverişsiz koşullara karşı verilen savaşta ise herkesin aynı direnci göstermesi her zaman için olası değildir.”
    Sosyologlar, toplumun bireyleri üzerindeki kontrolünün başarısız olması sonucu intiharların ortaya çıktığını savunurlar. Sosyolojik teorilerin çok büyük bir çoğunluğu Durkheim’in teorisinden etkilenmiştir. Durkheim, intiharın nedenlerin araştıran bir çalışma yapmıştır, ki bu çalışma sosyal bilimlerde istatistik yöntemlerin kullanıldığı ilk çalışmadır.
    İstatistikler belirli bir toplumda beş on yıllık intiharların yıllık toplamının hemen hemen aynı kaldığını göstermektedir. Bu nedenle intiharın nedenlerinin bireyden çok toplumda aranması gerekir.
    Durkheim, intiharın toplumsal nedenlerini ele almadan önce, toplumsal olmayan nedenleri üzerinde durur ve bunların intiharla olan ilişkilerini belirlemeye çalışır. Psikolo-organik ve fizik çevre gibi toplumsal olmayan nedenlerle intihar oranlarını istatistiksel olarak karşılaştırır.
    Ona göre, akıl hastalığı, sarhoşluk ve ırk gibi psiko-organik özelliklerle intihar arasında zorunlu bir ilişki yoktur. Akıl hastalığı oranı kadınlarda daha yüksektir, oysa intihar oranı erkeklerde yüksektir. Yine, yahudilerde delilik oranı yüksek olduğu halde, intihar oranı düşüktür. Almanya’nın bazı bölgelerinde, diğerlerine oranla alkol tüketimi fazla olmasına rağmen, buralarda intihar oranının az olması ve Germen ırkına bağlı toplumların herbirinde intihar oranlarının farklı olması sarhoşluk ve ırk gibi değişkenlerle intihar arasında bir ilişki olmadığını gösterir.
    İklim ve kosmik etmenlerle intihar arasında zorunlu bir ilişkinin olmadığını da, belirli bir toplumda çağdan çağa intihar oranının değişmesini göstererek belitir. Bazı mevsimlerde intihar oranının artması ya da gündüzleri intihar oranının geceye göre daha fazla olması, o zamanlarda toplumsal hayatın daha yoğun bir biçimalmasındandır.
    Durkheim, toplumsal olmayan etmenlerle intihar arsında zorunlu bir ilişki olmadığını belirtmekle beraber, bu etmenlerin dolaylı etkilerini de yadsımamaktadır.
    Durkheim toplumsal nedenleri dikkate alarak, intihar olaylarını bir sınıflamaya tabi tutar ve toplumsal nedenlere göre intiharları üçe ayırır:
    1) Bencil (Egoistic) İntiharlar: Bireyin bağlı olduğu din, politik zümre, aile vb. tarafından korunulmamış olmasından kaynaklanır. Yani, toplumsal bağlar gevşek olduğu, birey kendini yalnız hissettiği zaman belirir. Bireyin bağlı olduğu grup bağları zayıfladıkça ve gruba bağımlılığı azaldıkça, birey, kendi özel ilgileriyle başbaşa kalır; yalnızlık hisseder. Kişi için hayat anlamını yitirir; oysa, o topluma bağlı olarak yaşamak ihtiyacındadır. Avrupa toplumlarının intihar istatistiklerine bakıldığında Katolik toplumlarda intihar oranı düşük, protestan toplumlarda ise yüksektir.
    Dinlere göre Milyon Nüfusta İntihar
    Protestan toplumlar 190
    Protestan ve Katoliklerin karışık olduğu toplumlar 96
    Katolik toplumlar 58
    Durkheim buna neden olarak Protestanlığın Katolikliğe göre daha özgür ve hoşgörülü olmasını gösterir.
    Bireyi topluma bağlayan sadece din zümresi değildir. Durkheim, ailenin, politik zümrenin de aynı işi gördüklerini söyleyerek, bütün toplumlarda bekârların intihar oranının svlilere göre daha yüksek; evlilerde de çocuksuz olanların çocuklu ailelere göre daha fazla olduğunu ileri sürerek, bu savanı istatistiklerle kanıtlamıştır.
    Politik zümre de insanı korur. Politik kargaşalıkların ve büyük toplumssal bunalımların intihar oranını düşürdüğünü belirtir. Bu dönemlerde toplumsal hayat yoğunlaşır, bireyin ruhunu sımsıkı sarar, birey kendini yalnız hissetmez. Bu nedenle de bencil intiharlar azalır.
    2) Elcil (Altruistic) İntiharlar: Birey sadece toplumdan koptuğu, kendini yalnız hissettiği zaman değil, topluma çok bağlı olduğu zaman da intihar eder. Durkheim buna örnek olarak, Hindistan’da eşi ölen kadınların, eşlerinin cenazesinde kendilerini yakmalarını (suttee) gösterir.
    Bu intihar türünde kendini öldüren kişi, toplumsal bir ödevi yerine getirmek amcıyla bu eylemi gerçekleştirir. Bu yükümlülüğü yerine getirmeyen kimse onursuzlukla suçlanır, çoğu zaman da dinsel cezalara çarptırılır. Kısaca, bu gibi kişilerin üzerine toplum bütün ağırlığı ile çökmekte, baskı yapmakta, onu intihara sürüklemeye çalışmaktadır.
    Elcil intiharlarda kişi için, hayatı anlamını yitirmemiş, hayatından daha üstün gördüğü bir amaç için hayatını feda etmiştir; bu eyleminin mükafatını göreceğini umar.
    Günümüz toplumlarında bireysel kişilik, kollektif kişilikten iyice sıyrıldığı için bu türden intiharların yaygın olmadığını, ama seyrek de olsa, kendisine verilen herhangi bir buyruğu yerine getirmediği için, onurunu korumak amacıyla, utançtan kurtulmak için kendini öldürenlere rastlanır.
    Bugün elcil intiharların hâlâ sürüp gittiği özel bir toplumsal çevre vardır, o da ordudur. Durkheim’a göre; ordudaki intihar ilkel toplumlardaki intiharın bir artakalımıdır. Çünkü askerlik ahlakı bazı yönleriyle ilkel ahlakın bir artakalımıdır.


    3) Anomik (Anomic) İntiharlar: Bu tür intiharlar, bir takım toplumsal bunalımlar sonucu, toplumun yapısında meydana gelen değişiklerle bireyin yaşam biçiminin, değerlerinin alt-üst olması sonucu gerçekleşen intiharlardır.
    Bazı görüşlerin tersine Durkheim sefaletin tek başına intiharlara neden olmadığını belirtir. Çünkü, yoksulluk düşük intihar oranları ile birlikte bulunmuştur.
    Ekonomik krizlerin intihara neden olduğunu belirten Durkheim, bunun nedeninin zenginlik ya da fakirlik değil; toplumsal yapıdaki değişiklik olduğunu belirtir. Meydana gelen bu değişiklik toplum için yararlı ya da zararlı olsun, bunun hiçbir önemi yoktur. Önemli olan toplumda meydana gelen değişikliğin bireyin yaşam koşullarını alt-üst etmiş olmasıdır. İşte, intiharın nedeni bu anomi (kargaşalık) halidir.
    İntiharı arttıran kargaşalık halleri, sadece ekonomik bunalım, düzensizlik değil; aynı zamanda aile yaşamında meydana gelen kargaşalıklar da bu oranı arttırmaktadır. Çeşitli aile bunalımları arasında en önemlilerinden ikisi, keşkusuz, dullukla, boşanma ya da mehkeme kararıyla ayrı yaşamadır. Gerçekten karı-kocadan biri ölünce aile düzeni alt-üst olur, geriye kalan karı ya da koca bu yeni duruma kendini uyduramaz, bu yüzden de bu gibilerde kendi kendini öldürme eğilimi kolaylaşır. Dul erkek ya da kadınlarda intihar oranı, evlilerdeki intihar oranınından çok yüksektir. Hemen hemen her toplumda boşanmışlarda intihar oranı, değil evlilerden, dullardan, bekârlardan bile daha fazladır.


    Boşanmaların yasak olmadığı, çok olduğu toplumlarda kadınların intihar oranı erkeklerden azdır. Boşanmanın yasak ya da az olduğu toplumlarda aksine kadınların oranı daha fazladır.
    Durkheim’a göre bunun nedenini evlilik hayatında, boşanma yasağının erkeğin lehine, kadının da aleyhine işlemesinde aramak gerekir. Çünkü boşanma yasağı erkeği pek etkilemez. Oysa kadını toplumsal kurallar evlilik bağına sıkı sıkıya bağlar. Evlilik dayanılmaz hale gelince evli kadınlar bu gibi toplumlarda intihara erkek evlilerden daha yatkındırlar.
    Durkheim, çağdaş toplumların en belirgin bir özelliği olarak nitelediği anomik intihar tipine özel bir ilgi göstermektedir. Anomik hâl ve buna bağlı olarak artan intiharlar, bireyin toplum arasındaki bağların zayıflaması ve toplumsal çözülmenin giderek gelişmesi, yeni çağdaş toplumun evrensel bunalımıdır.
    Yakın bir geçmiş içinde, intiharların ülkelere göre üç-dört katlık artış gösterdiğini görüyoruz. Durkheim’a göre anomi; ekonomi dünyasında işveren-ücretli ilişkileri düzeyinde ve nihayet birbirleriyle bütünleşemeyen ayrıntılı çalışmalar yığınına bölünmüş bilimlerin aşırı parçalanması ve uzmanlaşması sonucu bilgi alanında görülmektedir.
    Kısaca özetlersek, Durkheim'a göre intihar, nedenleri yadsınamayacak kadar toplumsal olan bir olgudur. Bu olgunun nedenlerini belirleyen güçler, belirli bir toplumda oluşan ve intihar dürtüsü yaratan akımlardır. İntiharların gerçek nedenleri olan bu toplumsal güçler bir toplumdan diğerine, bir dinden diğerine değişiklik gösterebilir. Ama önemli olan bireyden değil, grup veya toplumdan kaynaklanmış olmalarıdır. İlk bakışta bireysel yapının bir sonucu gibi görünen intihar, gerçekte toplumsal yapının bir sonucudur. Belirli bir toplumun herhangi bir dönemindeki intihar sayısını, o toplumun, o dönemdeki ahlâk yapısı belirler. Her toplumun morfolojik ve sosyal yapısına göre, intihara kollektif eğilimi vardır. Bu durum belirli bir oranı geçmemek koşuluyla normaldir. Fakat Durkheim, bu oranın ne olduğunu belirtmemiştir.
    Durkheim sonrasında, sosyoloji alanında intihar konusu ile ilgili teorileri başlıca iki gruba ayırmak mümkündür: Sosyal Etkileşim Teorileri ve Sosyal Bütünleşme Teorileri.
    Sosyal Etkileşim yaklaşımını da kendi içinde iki alt guruba ayırmak mümkündür. Sembolik Etkileşme ve Saha Teorileri olarak ayırabileceğimiz bu görüşler aslında birbirlerinden çok farklı değildir.
    Sembolik Etkileşim Teorilerine göre, birey için başkalarının onun hakkında ne düşündükleri önemlidir. Gurur, pişmanlık, utanç gibi duygular ağır basar. Kişi sosyal çevresi tarafından devamlı olarak kontrol altındadır. Eğer davranışları çevresindekiler tarafından olumlu olarak kabul ediliyorsa, kişi takdir edilir ve destek görür. Aksi durumda, kişinin davranışları olumsuz olarak nitelendiriliyorsa, çevresi tarafından reddedilir ve kabul görmez. Bu durum kişiyi intihara sürükleyebilir.
    Saha Teorisi ise kişinin intihar etme eğilimine, çevreden gelen sosyal cevap etki etmektedir; kişinin davranışının yönünü belirlemektedir görüşünü savunur. Birey için önemli olan, çevresi tarafından yardım görmektedir, eğer içinde bulunduğu durumdan kurtulması için çevresi gerekli desteği sağlamazsa, birey intihar edebilir. Davranışı belirleyici kuvvetlerin alanı kişinin dışında yeralan sosyal çevre olduğu kadar, bireyin isteklerinden, dürtülerinden oluşan iç faktörler de burada önemlidir. Bu teoriyi geliştiren Kobler ve Stotland’a göre, kişinin amacı aslında ölmek değil, yardım istemektir. Çevredekiler umutsuzluğu kuvvetlendirir yönde davranırlarsa intihar ihtimali artar.
    Sosyal Bütünleşme Teorileri birbirlerinden çok farklı görüşlerden oluşur. Sosyologlar, sosyal bütünleşmenin anlamı üzerinde hemfikir değildir. Bu tür teoriler daha çok, Durkheim’ın teorisinin eleştirilmesi ve geliştirilmesi yönünde ortaya konulmuştur.
    Douglas, intihar analizinde Durkheim’ı reddeder. Ona göre istatistiksel verilerle bir sosyolojik teori kurulamaz. Bir intihar hareketi, o kişi için canını, ruhunu bir başka dünyaya yollamaktır veya sadece cezalandırılmış olmak istemektir.
    Johnson, Durkheim’ın yönteminin modernizm öncesi olduğunu ve dökümantasyon olarak zayıf olduğunu ileri sürer. Ona göre Durkheim’ın dört tip intiharı aslında tek bir tip intihardır. Johnson, çalışmalarını egoistik ve anomik intiharların aynı olduğunu ispatlamak için yapmıştır.
    Powell, Durkheim’daki anomi kavramını yeniden formüle etmeye çalışmıştır. Teorisinde bireyin ya toplum tarafından dışlanmış, ya toplum tarafından sarılmış, ya da toplum tarafından bütünleştirilmiş olduğunu söyler. İlk ikisinde intihar daha yaygındır. Kişinin hedefleri, onun adına toplum tarafından belirlenmiştir. Eğer kişi önceden belirlenen bu hedefleri kabul etmezse anomi ortaya çıkar.
    Powell, verdiği örneklerde sadece mesleki statüyle intihar ilişkisi üzerinde durur. Diğer değişkenler için uygun örnekler gösteremez; bu da teorisinin eksikliğini gösterir.
    Ginsberg anomiyi sosyal bir olay olmaktan çok, psikolojik bir olay olarak ele almıştır. Anomi, umut seviyesi olarak, bir kişinin hedef ve niyetlerini ne kadar çok arzuladığının ölçüsüdür; bireyin umutsuzluk ve başarısızlığından kaynaklanır. Yani, kişinin bugünkü başarısının derecesi gelecekteki umut seviyesinin de ölçüsüdür, başarısız ise umut seviyesi düşer.
    Gibbs ve martin’e göre bir toplum intihar oranı o toplumdaki birleşme derecesiyle ters orantılı olarak değişir. Bir grupta birleşme statüsü ne kadar yüksekse intihar oranı o kadar azdır. Gibbs ve Martin de, anomik ve egoistik intiharlar arasında fazla bir fark olmadığı görüşündedirler.
    Durkheim sonrasındaki kısaca bahsedilen bu görüşler yapılan bir çok araştırma sonuçlarından elde edilen verilerin ışığında oluşturulmuştur. Bazı toplumsal olgularla intiharlar arasındaki ilişkinin gösterilmesi, bu tür teorilerin önemini vurgulamak açısından gereklidir.
    Çeşitli toplumların gelenekleri, diğerleri, dinleri, yaşayış biçimleri bu toplumların intihar oranlarında kendi etkilerini göstermektedir. Bireysel rekabetin yoğunluk kazandığı çağdaş toplumlarda, birey-toplum ilişkisindeki kopukluk intihar oranların fazla olmasında kendini gösterir. Benzer şekilde, toplumun bireyi sıkı sıkıya kontrol ettiği geleneksel toplumlarda da intiharlar oldukça sık görülür. Toplumların intihara karşı gösterdikleri tepkinin yönü de bu oranları etkilemektedir. Özellikle intiharın onurlu bir davranış olarak kabul edildiği Japonya gibi gelenekçi toplumlarda, intiharların sıkça görülmesi bunu destekler niteliktedir.
    Çağdaş toplumlarda şehirlerde intiharların daha sık görülmesinin aksine, geleneksel toplumlarda da kırsal bölgelerde oransal bir fazlalık göze çarpar. Bı ise, sosyal ve kültürel yapıdaki bütünleşmenin sağlıksız bir görünüm arzettiği iki zıt uçta, toplumsal güçlerin intiharlar üzerindeki artırıcı etkisini göstermektedir.
    Geri kalmış ve sanayileşmekte olan ülkelerle kıyaslandığında, sanayileşmiş toplumlarda intihar oranları çok yüksektir. Temel ilkesi bireycilik ve bireysel özgürlük olan çağdaş toplumlarda herkes kendini diğerlerinden farklı görmekte ve aralarında kıyasıya bir mücadele başlamaktadır. Bu bireycilik anlayışı, toplumdaki ortak değerlerin çözülmesine neden olmaktadır. Sanayileşmenin etkisiyle hızlanan dikey ve yatay hareketlilik, bireylerde daha iyi statüye, yaşam olanaklarına sahip olma isteğini artırıyor. Bireyler arasında kıyasıya bir yarış başlıyor; tabii bu yarışta bazıları çok gerilerde kalıyor.
    Diğerleriyle yarışan birey, aynı zamanda makinelerle, gürültülerle, saniyelerle ritmik bir yarış içindedir. Bu koşullar içinde makinenin bir parçası durumuna gelen birey devamlı bir yorgunluk hissetmekte ve bunalıma dahi düşebilmektedir. Makineler dünyasında kendini yapayalnız hisseden bir birey için ölüm, sonsuz bir dinlenme, huzur ve kendi benliğine dönme anlamına gelebilmektedir.
    Son zamanlarda yapılan araştırma sonuçlarında görülen bir ortak nokta da, kırsal kesimdeki intihar oranlarının şehirlerdeki oranlara yaklaşmakta olduğudur. Günümüzde kırsal kesimde de değerler değişmekte, bireyci anlayış hakim olmaya başlamaktadır.
    Kırdan kente göç edenlerde, kültürel ortam değiştiği için, sonu intiharlara kadar varan çeşitli uyum sorunları görülmektedir. Gerçekten de herkesin birbirini tanıdığı, yüz yüze ilişkilerin hakim olduğu, yaşamı geleneklerin şekillendirdiği, aynı duygu ve inanç birliği bulunan, doğa ile kucak kucağa bir ortamdan gelip; ilişkilerin resmi, komşuların birbirini tanımadığı, bireyciliğin hakim olduğu, yaşamı resmi kanun ve kuralların şekillendirdiği bambaşka bir ortama girmek insanları intihara bile sürükleyebilmektedir.
    Benzer şekilde, çeşitli sebeplerle başka ülkelerde kalanlarda da, ülkelerine döndüklerinde çeşitli uyum sorunlarıyla karşılaşılmaktadır. Bu tür bir kültür çatışması içinde bulunan bireylerde çeşitli sorunlar olabilmekte ve intihar olayları olabilmektedir.
    Bazı araştırmaların gösterdiği gibi, bir ülkeden diğerine göç edenlerin intihar oranı kendi ülkelerindekinden ve göç ettikleri ülkelerinkinden çok daha yüksektir.
    Aşırı şehirleşme, sanayileşme ve göç gibi faktörler intiharların artmasına neden olabilmektedir. Fakat kültürel farkların azaldığı, yokolmaya başladığı durumlarda da sorun daha farklı boyutlar kazanabilmektedir.
    Sosyal yaşamın yoğunlaştığı, toplum ruhunun bireyleri sardığı savaş yıllarında özellikle erkeklerde intihar oranları azalmaktadır. Ortak bir mücadele, duygu birliği bireyleri kaynaştırmakta ve bireysel sorunları arka plana itmektedir. Bu durum, psikologların iddia ettiği gibi saldırganlığın dışa yönelmesinden daha çok, toplumsal bütünleşmenin bir sonucu olsa gerektir.
    Soruna saldırganlık açısından baksak dahi, toplumsal etkenlerin önemi ortaya çıkmaktadır. Psikolojik ve sosyolojik bir çok araştırma cinayet ve intihar arasındaki ilişkiyi ortaya çıkarmaya çalışmıştır. Bunların bir kısmı katillerin neden intihar ettiğini araştırırken, diğerleri kişilerin saldırganlıklarını ifade etmek için intihar ya da adam öldürme arasındaki tercihlerini incelemişlerdir.
    Bu tür bir araştırma yapan Wolfgang’a göre, cinayetten sonra kızgınlığa yolaçan düşünce geçmezse, katil enerjisini kendine boşaltır ve intihar eder. Fakat Wolfgang kalan enerjinin neden başkası üstüne boşaltılmadığını izah edemez.
    İngiltere’de araştırma yapan West’e göre intihar eden ve etmiyen katiller arasında farklılıklar vardır. İntihar eden katiller daha çok eşlerini ve çocuklarını öldürmektedir ve gerçek cinayet işlerken, gerekse intihar ederken vahşi olmayan metodları kullanmaktadırlar. Kadınlarda cinayetten sonra intihar etme daha fazladır.
    Henry ve Short’a göre intihar ve cinayet aynı kaynaktan gelmektedir. Özgürlüğü daha çok olan bir topluluğun üyelerinin, daha az olan topluluğun üyelerine göre intihara daha yatkın olduğunu belirtirler. Henry ve Short’un bulgularına göre; statü hiyerarşisindeki pozisyonla intihar pozitif, adam öldürme ise negatif yönde değişir; davranış üzerindeki dış baskının gücüyle intihar negatif, adam öldürme pozitif yönde değişir.
    Birçok araştırmanın belirttiğine göre, bir toplumda intihar ve cinayet oranları ters yönde değişir. Dinin etkin bir baskı kurumu olduğunu dikkate alırsak şu örnek oldukça ilgi çekicidir: Almanya ve Fransa’da Protestan kentlerinde saldırı oranı düşük, intihar oranı yüksektir; aksine Katolik kentlerde ise saldırı oranı yüksek, intihar oranı düşüktür. Yani, bireyin saldıganlık objesini seçmesinde bile toplumsal güçler belirleyici bir rol oynayabilmektedir.
     
  17. _Mr.PaNiK_

    _Mr.PaNiK_ Üye

    İNTİHAR YÖNTEMLERİ

    İntihar olgusu incelendiğinde, üzerinde durulması gereken en önemli konulardan biri de kuşkusuz intihar yöntemleridir. Fakat, günümüze kadar yapılan intihar araştırmalarında bu konuyla yeterince ilgilenilmemiş veya kısaca ele alınmıştır.
    İntihar yöntemleri, özellikle toplumsal açıdan belirli özellikler göstermektedir. Bir kişinin kendi canına kıymasının intihar olarak adlandırabilmesi için herşeyden önce kişinin “aklı başında olması” gereklidir; yani, eylemin biliçli olarak yapılmalıdır.
    Toplum içinde yaşayan bir bireyin yaşamı, onun anlamlı eylemlerinden oluşur. Birey toplumda eylemleri ile vardır. İntihar eden aklı başında bir bireyin bu eylemi ise yaşamının son ve belki de en önemli eylemidir. İntihar eyleminin yöntem biçimi de bu açıdan önemlidir.
    Bireyler intihar ederken rastgele yöntemler seçmemektedirler. Kendi yapılarına, anlatmak istedikleri şeye ve daha da önemlisi toplumsal yapının özelliklerine uygun olan yöntemleri tercih etmektedirler. Örneğin; kentin en yüksek binasından atlayan, kalabalık bir seyirci kitlesinin önünde hayatlarına kıyan kişilerin belki de tüm dünyaya olan kızgınlıklarını ilanettikleri ve o güne kadar önemsiz kalmış varlıklarına bir an için herkesin dikkatini çekmeyi umut etmiş oldukları düşünülebilir.
    İntihar istatistiklerine bakıldığında, zamandan zamana ve topkumdan topluma intihar yöntemlerinin belirgin bir biçimde farklılık gösterdiği görülür. Belirli yöntemlerin belirli toplumlarda özellikle tercih edilmesi yöntemlerin rastgele seçilmediğini gösterir. İntihar yönteminin toplumlardaki bu farklı biçimleri, toplumsal güçlerin intiharın yönteminde belirleyici bir faktör olduğunu ortaya koymaktadır. Bu nedenle konu toplumsal açıdan ele alınmalı ve incelenmelidir.
    İntihar yöntemleri üzerinde özellikle durulması gerektiren nedenlerin en önemlilerinden biri de, bir toplum içinde görülen farklı durumdur. Cinsiyetler arsında olsun, yaş grupları arasında olsun seçilen yöntemlerdeki farklılıklar belirgin özellikler gösterir.
    Tüm bunları dikkate alarak bu bölümde belirli sınırlar içinde, toplumsal güçlerin intihar yöntemlerinin seçiminde nasıl bir rol oynadıkları ve yöntem seçiminde nelerin etkili oldukları gibi konular üzerinde durulacaktır. Daha sonra ülkemizdeki intihar yöntemleri incelenecek ve genel bir sonuca varılacaktır.
    Bu konuları açıklamaya girişmeden önce, başlıca intihar yöntemleri nelerdir, nasıl uygulanırlar; bunların belirlenmesi gerekir.
    BAŞLICA İNTİHAR YÖNTEMLERİ

    Kendi canlarına kıyan kişiler akla gelmeyecek kadar ilginç yöntemler seçebilmektedirler. Fakat, bu ilginç yöntemlere oldukça az rastlanmaktadır. Günümüzde belirli intihar yöntemleri adeta klasikleşmiştir. Bu çalışmada en çok tercih edilen başlıca intihar yöntemlerinin açıklanması yapılacaktır.
    Her intihar yöntemi aynı etkinlikte ölümcül değildir. Bazı yöntemler ölüm çok kısa bir sürede gerçekleşirken bazısında belirli bir sürenin geçmesi gerekmektedir. Ayrıca, kimi yöntemde kişinin pasif kalması yeterliyken kimisinde eylemi aktif bir biçimde gerçekleştirmesi gerekir. İleride değinilecek konularda faydalı olması bakımından bu yöntemler hakkında kısa bir bilgi verilecektir.
    Kendini asmak: Bir kimsenin, boynundan iple yüksekçe bir yere kendini asması, kendi ağırlığı ile ipin çekilmesidir. İntihar için kişinin çok yüksek bir yer saçmesi gerekmez. Yerden 40-50 cm. yukarda bir noktaya bile ası yapılabilir. Örneğin; bir kapı koluna bağlanan ipin boyundan geçirilerek, vücut ağırlığının yere verilmesiyle de intihar gerçekleştirilebilir.
    Asılma sonuçunda, kısa bir süre içinde bilinç kaybolur. Ölüme ise aşağıdaki sebeplerden biri veya birkaçı birlikte yolaçar:
    1) Solunum yolunun kapanması sonucu “asfiksi”.
    2) Boyundaki damarların sıkışmasıyla “beynin kansız kalması”.
    3) Omurilik halkalarından birinin çıkması veya kırılmasıyla “medulla spinalinin kopması”.
    4) Boyundaki ipin deriye ansızın dış bir darbe yapması sonucu “inhibisyon”.
    Kendini boğmak: Bir kimsenin ip, eşarp, kravat, kemer vb. şeylerle kendi boynunu sıkmasıdır. Çoğu kimse boynunu direk olarak sıkmak yerine, boyunlarına bağladıkları şeyin arasına bir çubuk geçirerek sıkışana kadar çevirmekte veya bağladıkları düğümlü şeyin diğer ucunu ayaklarına bağlayarak gerdirmektedirler.
    Bu yöntemde de kısa sürede bilinç kaybı meydana gelmekte ve asfiksiden ölüm olmaktadır.
    Kendini yüksekten atmak: Kişinin yüksek bir yerden atlaması sonucu ölüm olabilir. Pencere ve balkon gibi yerlerden atlanmasıyla, şiddetli bir şekilde yere çarpma sonucu beyin kanaması veya organların parçalanmasıyla travma ölüme sebep olur.
    Kendini suya atmak: Bu yöntemde kişiler kurtulma ihtimalini azaltmak amacıyla el ve ayaklarını bağlarlar veya boyunlarına ağır bir cisim bağlayarak suya atlarlar.
    Bu yöntem genellikle, önceden başka yöntemleri denedikleri halde ölüme ulaşmayan kişilerce tercih edilmektedir. Solunum yolunun suyla dolması sonucu ölüm olabileceği gibi, yüksek bir yerden suya atlanmışsa, dış darbe sonucu da olur.
     
  18. _Mr.PaNiK_

    _Mr.PaNiK_ Üye

    YÖNTEMİN BELİRLEYİCİSİ: KÜLTÜR

    Tarihsel sürece baktığımızda, intihar yöntemlerinin çağdan çağa değiştiği görülür. “Evrensel olarak yüksekten atlayarak ölmek ilk ve en doğal intihar yöntemi olmuştur.” Asılmak, boğulmak, yüksekten atlamak intiharın kondizi kadar eskidir. Teknolojik gelişim bu yöntemlerin ortadan kalkmasını sağlayamamıştır, sadece oranlarının belirli ölçüde düşmesine sebep olmuştur. 18. yüzyılda ateşli silahlar, 19. yüzyıldas evlerde kullanılan gazlar, 20. yüzyılda uyku ilaçları teknolojik gelişmenin etkisiyle intihar yöntemleri arasına girmiştir.
    Teknolojik gelişmenin yöntemlere olan etkisi yanında, günümüzde intihar yöntemleri toplumdan topluma farklılık göstermemektedir.

    Halbwachs, kendini asmak yönteminin Avrupa’da kuzeyden güneye inildikçe azaldığını işaret etmektedir. Aksine, ateşli silahlarla ise güneye inildikçe artmaktadır. Bunun nedeni ise ülkelerin coğrafi konumları değil; toplumsal yapılarının farklı olmasıdır. Örneğin; İtalya, İspanya gibi ülkelerde bireylerin silah bulundurmaları normal bir davranış olarak kabul edilir. Çünkü silahlı çeteler –Mafya gibi- toplumsal yaşamın önemli bir ögesi durumundadır ve dolayısıyla silah, ölüm kavramının temsilcisidir. Oysa, İngiltere gibi, çok iyi silah kontrolü yapılan ve silah taşımanın yasak olduğu ülkelerde ise, doğal olarak silahla intihar olaylarına çok seyrek rastlanmaktadır.
    Kendini asma yönteminin hemen her toplumda gösterdiği oransal fazlalık, belki de idam cezalarının uygulanmasında bu yöntemin kullanılmasından kaynaklanmaktadır.
    “Her intihar nasıl yapılırsa yapılsın, diğer insanlar için tamamen örnek alınması açısından çekicidir.Bir çok intihar olayı gösterir ki, intihar bulaşıcıdır. Bazı İngiliz kasabalarında intiharlar köprülerden atlayarak gerçekleştirilir. Bunlar bir kaç yıl aralıklarla ve toplu halde gerçekleşmiştir.”
    İntiharın onurlu bir davranış olarak kabul edildiği ve desteklendiği toplumlarda ise, intihar yöntemleri belirli kurallara bağlanmıştır. Örneğin, dünyada intihar oranlarının en yüksek olduğu ve intiharın bir gelenek haline geldiği Japonya’da, intihar yöntemleri yüzyıllar öncesinden belirlenmiştir. Japonya’da görülen intihar töntemleri şunlardır:
    1. Hara-kiri: Yüksek sınıflar tarafından bir bahçede törensel biçimde gerçekleştirilir.
    2. Shinju: Alt sınıflar içindir. Daha çok mutsuz aşıklar tarafından uygulanır.
    3. Junshi: Lord, efendi gibi himayesi altında bulunulan bir kişinin ölümünü takip eder.
    Bu tür geleneksel intihar yöntemleri II.Dünya Savaşından sonra, Japonya’da eski rağbetini kaybetmiş; başta suda boğulma olmak üzere, kimyasal madde ve ateşli silahlarla intiharlar tercih edilmeye başlanmıştır. Geleneksel bir yapıdan sanayi toplum yapısına geçerken, Japonya’daki intihar yöntemlerinin değişmesi gerçekten ilginçtir.


    Diggory ve Rothman’a göre, kadınlar kas gücü gerektiren yöntemleri tercih etmemektedirler. Silahlı uygun olarak ateşlemek, bıçakla kesmek vb. yöntemler belirli bir kas gücü gerektirmektedir. Kadınlar daha çok, öldükten sonra vücut yapılarını değiştirmeyecek yöntemleri seçmekte ve bu konuda erkeklerden daha hassas olmaktadırlar. Bu tür yöntemler ise daha az öldürücüdür. Erkekler daha aktif metodları seçerler ve böylece amaçlarına daha çok ulaşma şansları vardır.İntihar istatistiklerinde görülen erkeklerin oransal fazlalığının en önemli nedenlerinden biri de kuşkusuz seçilen yöntemin daha öldürücü olmasıdır.
    Erkeklerle kadınlar arasındaki bu yöntem farklılığının nedeni toplumsal değerler ve normlardır. Erkek, toplumsal yaşmda daha aktiftir, saldırgandır. Erkeğin pasif olması toplum tarafından hoş karşılanmaz; alay konusu bile olabilir. Çünkü toplumda pasif roller kadınlara özgüdür. Sosyalleşmesi sırasında bireyce kabul edilen bu davranış kalıplerı, intihar için seçilen yöntemlerde de etkili olmaktadır. İntihar eden bir birey, öldükten sonra bile iyi bir biçimde anılmayı ister. Silahlı kafaya ateş etmek, toplumsal değerlere göre “mertliktir, erkek işidir”. Bir erkek bu davranışıyla mert olarakanılırken, aynı eylem biçimini bir kadın yaparsa toplumca kınanır; gözü dönmüş, erkek kılıklı denilir. Diğer yönetmlerde de buna benzer örnekler verilebilir.
    Toplumsal inanışlar, dini değerler -özellikle intiharın benimsendiği toplumlarda- yöntemin seçiminde belirleyici olabilmektedir. Örneğin, küçük bir pasifik adası olan Tropia’da intihara karşı tavırları inceleyen R. Firth’e göre, “Tropialılar, tanrılarının ölmüş olanların ruhlarını aldığına inanırlar; fakat kendilerini asanların ruhlarının, atalarının ruhları onları bulana dek serbest kaldığına inanırlar.” Doğal olarak, kendini asarak intihar etmek, burada dini değerlerce belirlenen bir yöntem olmaktadır.
    Japonya’da rastlanan “hara-kiri”, toplumsal inanışların önemini belirtmek açısından ilgi çekici bir örnektir. Japon inanışlarına göre “hara”, insanın karın bölgesinde bulunan, insanı insan yapan ruhsal bir varlıktır. “Kiri” ise, Japoncada kesmek anlamındadır. Japonlar, kişinin kendini öldürmesi için, hara’nın da öldürülmesi gerektiğine inanırlar; karna bıçak saplayarak kişi, gerçek varlığını öldürür. Toplumsal inanışlardaki değişme ve bunun yanında bilimdeki gelişmeler, geçmişte pek rağbette olan bu yöntemin, günümüz Japonyasında terkedilmesinde etkili olmuştur.
    Kişi intihar etmeyi düşündüğünde, civarında bir intihar aletinin olması olayı çabuklaştırır. Çünkü kullanılan araç, genellikle, kişinin devamlı olarak kullandığı bir araç olmaktadır. Bu nedenle, kişinin mesleği de yöntemin seçiminde önemlidir. Kimyacı kendini zehirler, asker vurur. Bir ev hanımı, gününün büyük bir kısmını geçirdiği mutfakta havagazı ile intihar edebilir. Geçmişteki bazı intihar olayları mesleklerin etkisini açıkça göstermektedir. “1833’de, 55 yaşındaki Korsikalı bir cellat, uzun bir süre içinde evinde inşa ettiği giyotine bir kordon bağlayarak kendi başonı kesmiştir. 1833’de Yugoslavya’da bir topçu teğmen, bir topu uzun bir çubukla ateşlemiş ve önünde durarak intihar etmiştir. Bundan hemn sonra, bir Fransız topçusu d aynı yöntemi uygulamıştır.”
    Cinsiyet kadar, intihar yönteminin seçiminde etkili olan faktörlerden biri de yaşdır. Değişik yaşlarda farklı yöntemler daha çok tercih edilmektedir. Yaş ile intihar yöntemleri arasındaki ilişkiyi ise girişim ve gerçek intihar arasındaki farklı dinamikleri ele alarak incelemek gerekir
     
  19. _Mr.PaNiK_

    _Mr.PaNiK_ Üye

    TÜRKİYE’DE İNTİHAR YÖNTEMLERİ

    Ülkemizde intihar istatistikleri yakın bir tarihte tutulmaya başlanmıştır. 1927-41 yılları arasında Nezahat Arkun tarafından İstanbul’daki intiharlar incelenmiş; daha sonra 1947-51 yılları arasında 9 ildeki intihar olayları İstanbul Üniversitesi Ceza Hukuk ve Krimioloji Enstitüsü tarafından kayıtlara geçirilmiştir. Bu çalışmalarda elde edilen veriler yetersizdir ve Türkiye genelini temsil edemezler. İntihar istatistiklerinin sistemli olarak Türkiye çapında tutulmaya başlanması ise 1975’den itibaren gerçekleşmiştir. Tablolar halinde yayınlanan bu veriler ise sadece velirli değişkenleri ele almakta; bundan dolayı da, ayrıntılı bir araştırma için kaynak teşkil edememektedir.
    Konumuz olan intihar yöntemlerinin, sadece cinsiyet, intihar nedeni ve okur-yazarlık gibi değişkenlerle ilişkisi incelenecektir. Bunun yanında, 1975-77 yılları arasında şehir ve köylerde seçilen intihar yöntemleri de kısaca ele alınacaktır.
    Ülkemizdeki intiharların yarıya yakın bir kısmı kendini asma suretiyle gerçekleştirilmektedir. Kimyevi madde kullanarak intihar etmek ikinci; silahla intihar etmek ise üçüncü sırada gelmektedir.
    1980 yılına kadar intiharlardan ateşli silahla intihar, 1981 yılından itibaren bir azalma göstermektedir. 1980 yılında sıkıyönetim ilan edilmesi ve ülke çapında silahların toplanması bunun başlıca nedenidir. Aynı yıllarda yüksekten atlayarak ve suya atarak intihar etme yöntemlerinde ise nisbi bir artış görülmektedir.
    Asılarak intihar her iki cinsiyette de ilk sırada yer almaktadır. İkinci sırada ise, kadınlarda kimyasal maddeyle; erkeklerde silahla intihar gelmektedir.
    Hemen hemen bütün intihar nedenlerinde, erkeklerde kendini asma ve ateşli silahla; kadınlarda ise asma ve kimyasal maddeyle intihar etme ilk sıraları oluşturmaktadır.
    Okur-yazarlık durumuna göre; havagazıyla ve kimyevi maddeyle intiharlar, daha çok eğitim durumu yüksek olan kişilerde görülmektedir. Kendini yakarak ve araç altına atarak yapılan intiharlar ise, daha çok eğitim durumu düşük olan kişiler tarafından tercih edilmektedir. Diğer yöntemlerle okur-yazarlık arasında doğrusal bir ilişki görülememiştir.
    İntihar yöntemleriyle toplumsal yaşam arasındaki ilişkiyi incelemenin en geçerli yolu şehir ve köylerdeki intiharlarda kullanılan yöntemleri araştırmaktır.


    Cinsiyetlerin şehir ve köydeki yöntemleri farklıdır.
    Kendini asarak intihar etmek, köyde yaşayan erkek ve kadınlarda, şehirde yaşayanlara göre, daha yaygındır. Köydeki kadınlarda % 58.2 ile en çok görülürken, şehirdeki kadınlarda % 38.7’e düşmektedir.
    Kimyasal madde kullanarak intihar etmek, kadınlarda daha çoktur. Özellikle şehirli kadınlarda bu oran % 35.7 ile en yüksek derecededir. Köylü erkeklerde ise % 11.8’e kadar düşmektedir.
    Yüksekten atlayarak intihar etmek, şehirde yaşayanlarda, köydekilere oranla, çok daha fazladır. Şehirlerde balkon, çatı ve pencerelerden atlama imkanı varken, köylerde böyle yüksek yerler bulma şansı daha azdır. Bu yönteme Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde pek rastlanmamaktadır. En çok Ege ve Marmara bölgelerinde görülmemektedir.
    Kendini suya atarak intihar etmek, kadınlarda daha çok görülmektedir. En yüksek oran köyde yaşayan kadınlardadır; en az ise köydeki erkeklerde görülür. Bu yöntem, deniz kıyısında ya da akarsu, göl gibi yerlerin civarında yaşayanlar tarafından daha çok uygulanmaktadır.
    Ateşli silah kullanarak intihar etmek, erkeklerde kadınlara oranla 3 kat daha fazla görülmektedir. Bu yöntem Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu bölgelerinde daha çok tercih edilir. Çünkü buralarda silah temin etmek daha kolaydır. Örneğin; adeta bir silah fabrikası gibi, geçmişte hemen her evde silah yapılabilen Rize’de intiharların tamanına yakın bir kısmı bu yöntemle gerçekleştirilmiştir.
    Kendini yakarak intihar etmek, ülkemizde az rastlanmasına rağmen, köylere oranla şehirlerde daha yüksektir. Benzer şekilde, havagazı ve tüpgazla, kesici aletle, tren veya bir motorlu araç altına atlayarak yapılan intiharlar da az görülmelerine rağmen, daha çok şehirdeki intihar yöntemi olarak dikkati çekmektedir.
    Özellikle şehirlerdeki intihar yöntemlerin oranı ülkemizde kullanılan yöntemleri temsil edecek niceliktedir
     
  20. _Mr.PaNiK_

    _Mr.PaNiK_ Üye

    GİRİŞİM ve GERÇEK İNTİHARLAR ARASINDAKİ YÖNTEM FARKLILIKLARI

    Girişimlerde insanlar-arası faktörler; gerçek intiharlarda ise insan-içi faktörler daha etkili bir rol oynar.
    Seçilen intihar yönteminin aktif olması, kişinin ölümü istemesinin derecesiyle doğru orantılıdır. Ölmeyi gerçekten isteme daha çok yaşlılarda görülür. Bu nedenle her iki cinsiyette de, yaşın ilerlemesi ile beraber daha ölümcül yöntemler tercih edilmektedir. Bu ise, yaşla birlikte intihar oranlarının artmasında etkili olmaktadır. Daha genç yaşlarda girişimlerin fazla olmasına rağmen, yöntemlerin ölümcül olmaması nedeniyle gerçek intihar oranları düşük seviyede kalmaktadır.
    Son yıllar araştırmalarına göre, girişimlerde kişiler tarafından sıklıkla seçilen yöntemler arasında yüksek doz ilaç içme, kesi – özellikle bilek kesici – önde gelmektedir.
    Gerçek intiharlarda olduğu gibi, intihar girişimlerinde de erkekler kadınlara göre daha ölümcül ve aktif yöntemleri seçmektedirler. Sheidman ve Farberow’un Los Angeles’taki araştırmasında, başına ateş eden kadınların % 14’ü, erkeklerin ise % 35’i başarılı olmuştur. Aynı metod kullanıldığında erkekler daha başarılıdır. Örneğin, aynı araştırmada yüksek yerden atlayarak intihar eden 24 erkekten 16’sı, 27 kadından 9’u ölmüştür. Bu sonuçlar intihar etmenin adeta erkekler tarafından daha fazla ciddiye alındığını ve bu nedenle daha fazla başırılı olduklarını göstermektedir.
    Ülkemizde, 1927-1941 yılları arasında İstanbul’daki intiharları inceleyen Nezahat Arkun da benzer sonuçlar elde etmiştir.

    Gerçek intiharlarda kendini asmak her iki cinsiyette de birinci sırada gelmektedir. Rağbet bakımından ikinci olarak gelen, kadınlarda kendini denize atarak boğulma, erkeklerde silahla kendini vurmaktır.
    İntihar girişimleri için, özellikle kadınların seçtikleri tentürdiyot kolayca elde edilebilecek bir maddedir. Ayrıca dozu ayarlanabildiğinden ve pek tehlikeli olmadığından göstermelik intiharlarda sıkça kullanılır. İntihar gösterisi yapmak isteyen bir kişi, tentürdiyot gibi az tehlikeli olan ve renkli maddeleri ağız yoluyla almakta ve büyük bir kısmını da ağızdan dışarıya çıkararak, renkli görüntüler meydana getirerek intihar ettiğini etrafa duyurmak isterler.
    Tentürdiyot içerek intihar etmek Avrupa’da hemen hiç kullanılmazken, A.B.D.’nde 1935 yılında intiharların %42’si bu yöntemle gerçekleştirilmiştir. M.Moore, tentürdiyotun tercihindeki sebebin iyotun İngilizce karşılığı olan “iodine” ile ölüyorum anlamına gelen “I die” kelimesinin telaffuzundaki ses benzerliğiyle açıklanabileceğini iddia etmiştir. Ama Türkçede böyle bir benzerlik olmadığını dikkate alırsak, bu iddianın yanlış olduğunu söyleyebiliriz.
    İntihar girişimleri ile gerçek intiharlar arasındaki yöntem farklılıkları niyetten kaynaklandığı gibi, yöntemlerin ölüme götürücü etkisi hakkındaki bilgisizlikten de kaynaklanmaktadır. Niyetleri gerçekten ölmek olan kişiler, başarısız olan ilk girişimlerinden sonra, daha ölümcül olan yöntemleri seçerek bu amaçlarını gerçekleştirmektedirler. Bu tür yinelenen intihar girişimleri tüm intihar olaylarının % 25-33’ünde görülmektedir.
     

Bu Sayfayı Paylaş