İnsanların Hangi Uygulamaları Dogal Afetlere Neden Olur ?

'Doğa ve Bitkiler' forumunda Mavi_inci tarafından 5 Ocak 2011 tarihinde açılan konu

  1. Mavi_inci

    Mavi_inci Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    İnsanların Hangi Uygulamaları Dogal Afetlere Neden Olur ? konusu İnsanların Hangi Uygulamaları Dogal Afetlere Neden Olur ?

    İnsanlar tarihin ilk çağlarından itibaren karşılaştıkları bir takım doğa olayları karşısında çaresiz kalmışlar ve bu doğa olaylarının afete dönüşmesini engelleyememişlerdir. Bu nedenle de aslında yer kürenin ve dünyamızı çevreleyen atmosferin sıradan hareketleri insanoğlu üzerinde büyük korku ve dehşet yaratan doğal afetler olarak görülmüştür.

    Tarih boyunca da insanoğlu yaşadığı bu olağan dışı doğa olaylarına bir anlam yüklemek ve neden aramak çabası içerisinde olmuştur. Yeni Zelandalı yerliler olan Maorilerin inancına göre Tanrı Ruaumoko bebek iken annesi tarafından beslendiği bir sırada yanlışlıkla yer kabuğunun içine düşmüştür, o zamandan beri yer kabuğunun altında mahsur kalan Ruaumoko burada yaptığı hareketler neticesinde depremlere ve volkanik etkinliklere neden olmaktadır. Bir zamanlar, ünlü düşünür Aristo'ya göre ise yer altında bulunan büyük mağaralar içerisinde esen rüzgarlar depremlere neden olmaktadır. Eğer rüzgar fırtına halini alır ve sert eserse büyük depremler meydana gelmektedir. Doğa hareketleri karşısında insanoğlunun bir neden arama çabasına belkide en çarpıcı ve ilginç örneklerden biriside Amerikan yerlilerinin inancıdır. Bu inanca göre dünya çok büyük bir kaplumbağanın kabuğu üzerinde durmaktadır ve ne zaman bu kaplumbağa hareket etse depremler meydana gelmektedir (Levi ve Salvadori, 2000).

    Modern çağlarda ise artık insanoğlunun, karşılaştığı doğa hareketlerine karşı bakış açısı elbette çok daha farklıdır. Bir yandan yer kabuğunun üzerinde yüzdüğü çok sıcak ve akışkan magma tabakasının bir fırsatını bularak yer kabuğundan dışarı fışkırması sonucu yanardağların oluşturduğu muhteşem ve bir o kadar da korkutucu doğa olayları, bir başka yandan plakalar halinde magma tabakası üzerinde yüzen yer kabuğunda zaman zaman bu plakaların birbirlerine sürtünerek, koparak, yırtılarak biriken inanılmaz boyuttaki enerjinin açığa çıkmasına ve çok büyük yer sarsıntılarına yani depremlere neden olması, öte yandan gerek atmosferdeki gerekse de okyanuslardaki hava akımları ve sıcaklık değişimleri neticesinde ortaya çıkan kasırgalar, tropikal fırtınalar ve benzerleri. Tüm bunlar çoğunlukla bilimsel olarak açıklanabilen, bir çoğu kendisini belirli sürelerde tekrar eden ve genel anlamda basit doğa hareketleridir.

    İnsanoğlunun yerküre üzerindeki hakimiyeti diğer canlılara göre tarih boyunca çok daha hızla artmış ve yerleşik düzene geçen insanlar kurdukları büyük kentler ile adeta yer kabuğu üzerinde doğal yapı ile yarışır hale gelen yapılmış (veya inşa edilmiş) bir çevre oluşturmuşlardır. Ancak, bu yapay çevrenin üzerinde kurulu olduğu doğal çevre ile çoğu zaman çatışır hale gelmesi yukarıda bahsedilen doğal hareketlerinde afete dönüşmesinde en önemli etkendir. Kısaca, insanoğlu doğal hareketlerin afetlere dönüşmesine neden olan tek canlı türüdür denilirse yanlış olmaz. Hatalı kentleşme politikaları, doğal kaynakların hızla tüketilmesi, kontrolsüz nüfus artışı, afetlere açık alanlarda _ afet riski büyük alanlarda _ yerleşimler kurmak, kurulan yerleşimlerin yapısal standartlarına dikkat etmemek ve afete maruz şekilde inşa etmek, gerekli yönetimsel, kanuni ve yapısal önlemleri alamamak, popülist ve kısa vadeli çözümler üreterek aksine afet risklerinin büyümesine neden olmak, yaşanan afetlerden gerekli dersleri çıkaramamak, yakın ve uzak gelecekteki olası afet tehlikelerini değerlendirememek ve bu tehlikelerin oluşturacağı riskleri algılayamamak hemen ilk akla gelebilecek sorunlardır.

    Bu sorunların analiz edilmesi ve bundan sonra afet zararlarını azaltabilecek, afet risk planlamasını başarıyla kurgulayacak olan politikaların geliştirilmesi son derece önemli görünmektedir. 1999 Marmara Depremi (17 Ağustos, büyüklüğü 7.4) ve aynı yıl meydana gelen Düzce Depremi (12 Kasım, büyüklüğü 7.2) ülkemizde deprem ve hatta diğer doğal afetlerle mücadele yöntemlerinin yetersizliğini bütün çıplaklığı ile ortaya koymuştur.

    Sürdürülebilirlik kavramı günümüzde pek çok alanda karşımıza çıkmaktadır. Sürdürülebilir bir yaşam ve yaşanabilir bir çevre yaratmak artık hem ülkelerin hemde pek çok uluslararası ve ulusal organizasyonların en önemli siyasi ve ekonomik hedefi haline gelmiştir. Bu anlamda, sürdürülebilirlik kavramının en temel altı (6) prensibi bu hedefler doğrultusunda belirlenmiştir. Buna göre sürdürülebilirlik prensipleri;

    1- Yaşamın kalitesinin korunması ve geliştirilmesi, 2- Ekonomik canlılığın ayakta tutulması, 3- Sosyal ve nesiller arası eşitliğin sağlanması, 4- Çevresel kalitenin korunması ve geliştirilmesi, 5- Afete dirençli toplumlar yaratılması ve afet zarar azaltımı çabalarının karar ve uygulamalarının gerçekleştirilmesi, 6- Karar alma süreçlerinde koordinasyonun ve toplum katılımının sağlanması, şeklinde özetlenebilir (UNISDR, 2004).

    Yukarıda da görüleceği üzere, sürdürülebilirlik ve afet kavramları son derece ilişkili kavramlardır. Yaşanabilir bir çevre yaratmanın önemli kaynaklarından biriside hiç kuşkusuz afete dirençli toplumlar yaratmak ve afet risklerinin azaltılması için gerekli olan çalışmaları gerçekleştirmektir.

    Birleşmiş Milletler'in afet ve afet risklerinin azaltımı için oluşturulan strateji birimi (UN-ISDR) 2004 yılında hazırladığı raporda afet zararlarını azaltma konusunda en büyük sorumluluğun siyasi (politik) otoritede olduğunu, siyasi yönetimin ve buna bağlı olarak da merkezi ve yerel yönetimlerin üzerine büyük sorumluluklar düştüğünü belirtmiştir. Bu raporun ikinci bölümünde (sayfa 77) "Politik otoriteler, kalkınma planlarında ve diğer pek çok karar verme mekanizmalarında ekonomik konuların en büyük etken olduğunu düşünmektedir. Oysa ki afet risklerini hesaba katmayan, bu riskler karşısında alınacak önlemlerle ilgili stratejiler geliştirmeyen ve uygulamayan hiç bir planlamanın başarılı olamayacağı" gerçeği savunulmaktadır. Buna bağlı olarak da siyasi otoritenin bir ülkede afet risklerini belirlemede ve önlem almada en önemli yetkili olduğunu savunulmaktadır. Aynı raporun bir diğer bölümünde (üçüncü bölüm, sayfa 80); "Afet Risk Azaltımı kesinlikle hükumetlerin sorumluluğu olmalıdır" denilmektedir. Aynı şekilde, siyasi otoritenin büyük bir kararlılıkla bu sorumluluğu alarak ilgili kurum ve kuruluşlara, sivil topluma yetkileri ve sorumlulukları paylaştırması gerektiği savunulmaktadır.

    Birleşmiş Milletler, aynı zamanda afet zararlarının azaltılması konusunun bir tavsiye niteliğinden daha fazla anlam içermesi içinde konunun hassasiyetini ve önemini her fırsatta yayınladığı başka pek çok rapor ve düzenlediği konferanslarla tüm dünya kamuoyuna sunmaktadır. Bu konferanslardan biriside 2005 yılında Japonya'nın Kobe kentinde düzenlenen konferanstır (Hyogo Konferansı, 18-22 Ocak, Kobe, Japonya). "Ülkelerin ve Toplumların Afetler Karşısında ki Dayanıklılığını İnşa Etme, 2005-2015 Yıllarını Afet Risklerini Azaltma Stratejileri Geliştirerek Uygulama" süreci olarakda ifade edilen bu konferansın yayınlanan raporunda da tüm sorunlar tek tek ele alınmış ve ülkelerin başında bulunan siyasi otoritelerin sorumlulukları dile getirilmiştir. Sonuç olarak gerek bu konferans da gerekse de Birleşmiş Milletlerin yüzlerce sayfayı bulan yayınlanmış raporunda Siyasi Otoritelerin Ülke Kalkınma Planlarını Hazırlarken Afet Risklerini Azaltıcı Strateji ve Uygulamalarını mutlaka bu planların içerisine, hem de çok önemli bir bölüm olarak dahil etmeleri gerekliliği şiddetle savunulmakta ve tavsiye edilmektedir. Birleşmiş Milletler aynı şekilde hem her ülkenin kendi stratejilerini geliştirmekte kendilerinin sorumlu olduğunu belirtirken bir yandan da ülkelerin afet konusunda sıkı bir işbirliğine gitmeleri gerekliliğini de savunmaktadırlar. BM raporunun ilgili bölümlerinde ulusal, bölgesel ve uluslararası afet zararlarını azaltıcı, afet risk yönetimi stratejilerinin geliştirilmesinin ve işbirliği yapılmasınında ayrıca her ülkenin siyasi otoritesinin sorumluluğu olduğu da ifade edilmektedir.

    Ülkemizde, geçtiğimiz yıl (2006) bir hafta içerisinde yaşanan iki ciddi sarsıntı (deprem) bir çok bölgede mutluluk içinde geçecek olan Ramazan Bayramını endişe ve korku dolu günlere çevirmiştir. Önce 20 Ekim'de Balıkesir Manyas, sonra da 24 Ekim'de Gemlik Körfezi'nde meydana gelen 5,2 büyüklüğündeki depremler halkta büyük bir korku ve endişe yaratmıştır. Ülkemizin bunca yıldır yaşadığı deprem afetlerinde yaşanan acılar halen daha tazeliğini korurken (1999 yılında yaşanan ve çok büyük can ve mal kaybına yol açan Marmara ve Düzce Depremlerinde 18.377 vatandaşımız hayatını kaybetmiş, 48.901 vatandaşımız yaralanmış, 93.010 konut, 15.165 işyeri yıkılmış veya ağır hasar almıştır. 104.440 konut, 16.120 işyeri orta derecede, 113.283 konut, 14.656 işyeri ise hafif derecede hasar görmüştür) bu tip sarsıntılar halktaki korku ve endişenin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Halkın yaşadığı travmaların etkileri uzun yıllar sürebilecek kadar büyüktür. Bir de buna gerek yetkililerin gerekse de halkın afet zararlarını azaltma ve risk azaltımı konularındaki bilinçsizliği eklendiğinde travmanın boyutları daha da büyümektedir.

    Yaşanan bu depremlerin hemen ardından ülkemizde deprem konusunda önemli çalışmalar yapan ilgili bilim adamlarımız tekrar ciddi uyarılarda bulunmuşlardır. İTÜ Maden Fakültesi Öğretim Üyesi ve Marmara Araştırmalar Merkezi Yöneticisi (MAM) olan Prof. Dr. Naci Görür 2006 depremlerini "Yaklaşan Büyük Depremin ayak sesleri" olarak ifade etmiştir (25 Ekim, Milliyet Gazetesi, sayfa 5). Uzun süredir uluslararası kuruluşlarla birlikte Marmara Denizinde Deprem konusunda çok ciddi araştırmalar yapan değerli bilim adamımızın bu görüşleri ülkemiz için büyük tehdit olan deprem karşısında halen daha ne denli hazırlıksız olduğumuzu göstermektedir. Aynı şekilde İstanbul Üniversitesi öğretim üyesi ve deprem konusunda ülkemizin önde gelen araştırmacılarından olan Yrd. Doç. Dr. Oğuz Gündoğdu da yaşanan bu sarsıntıların çok ciddi bir takım uyarılar olduğunu açıklamıştır. Diğer bilim adamlarımızda bu konuda benzer açıklamalarda bulunmaktadırlar.

    Sürdürülebilir bir ekonomi ve kalkınmanın önündeki en önemli engelin afetler olduğu bilinmektedir. Yaşanabilir bir çevre oluşturmada afet zararlarının ve risklerinin azaltılması gerek siyasi otoritelerin gerekse de sivil toplumun öncelikli hedefi olmalıdır.

    Ülkemiz için deprem sürdürülebilir kalkınma ve yaşanabilir çevre oluşturma önündeki son derece önemli bir tehdittir. Ancak diğer doğal afetler de benzer olumsuz sonuçlar doğurabilecek niteliktedir. Örneğin seller, toprak kaymaları, çevre kirliliği ve küresel ısınma ülkemizi tehdit eden diğer önemli afetlerdir. Birleşmiş Milletler 2006 yılı içerisinde yayınladığı bir başka raporunda içerisinde Türkiye'nin de bulunduğu Akdeniz ülkelerini uyarmıştır. Basınımızda "BM'den imar uyarısı geldi" şeklinde yer alan bu uyarıda Birleşmiş Milletler (BM) Çevre Programı yayımladığı "Mavi Plan" adlı raporla Türkiye'yi de içine alan 20 Akdeniz ülkesini uyarmıştır (Arkitera, 2006). Raporda, "Deniz kenarındaki imarlaşma kontrol altına alınmazsa önümüzdeki 20 yıl içerisinde Akdeniz ülkeleri çevresel ve ekonomik sorunlarla karşılaşacak" denilmiştir. 400 sayfalık raporun amacının "Akdeniz'in doğal güzelliklerini ve zenginliklerini koruyarak, sürdürülebilir kalkınma için neler yapılması gerektiğini ortaya koymak" olduğu bildirilmiştir. "2025 yılı itibarıyla bitmesi planlanan imar projelerinin, bölgede hızlı çölleşmeye yol açacağı" görüşüne yer verilen raporda, bunun da çevre kirliliğine ve artan ekonomik eşitsizliğe sebep olacağına dikkat çekilmiştir.

    Bundan sonra atılacak adımlar artık ülkemizde afet risklerinin azaltılması için şimdiye kadar neler YAPILMADI tartışmasını bir yana bırakarak, bundan sonra neler YAPILMALI ve toplum bu konularda nasıl bilinçlendirilmeli konularını tartışmak olmalıdır. Yaşanabilir bir çevre yaratmak için afet risklerinin azaltılması stratejilerinin toplumun her kesimine, tüm sektörlere yaygınlaştırılması ve toplumsal bilincin oluşturulması gereklidir. Ancak bu konuda yine siyasi otoritelere başlangıç için önemli sorumluluklar düştüğü kaçınılmaz bir gerçektir.
    Süleyman Demirel Üniversitesi, Isparta
     

Bu Sayfayı Paylaş