İnsanların Dünyası

'Kitap Özetleri & E-Kitaplar' forumunda maviboncuk tarafından 18 Mart 2009 tarihinde açılan konu

  1. maviboncuk

    maviboncuk Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    İnsanların Dünyası konusu
    KİTABIN ÖZETİ :

    Bay Saint Exupery 1926 yılında ulaştırma pilotu olarak Late’ Coare şirketinde çalışmaya başlar. Müdür ona “Hazır ol, yarın sen uçuyorsun” dediğinde onun için uçuş yolu başlamış olur. Artık o Afrika postasından sorumlu olacaktır. Kendisini pek hazır hissetmediğinden daha tecrübeli olan arkadaşı Guillaumet’ten yardım ister. Guillaumet onun “Fırtınalar, sis, kar arasıra canını sıkacaktır. O zaman senden önce aynı şeylerle karşılaşanları düşün ve kendine başkalarının başardığını bende her zaman başarabilirim de” der.

    Ertesi gün yolculuk başladığında hava şartları oldukça kötüdür. Bütün gece Sahra’daki alanlardan verilen telsiz mesajları yanlıştır. Bir sis yarığının dibinde su parıltılarını gördüğünde uçağı ansızın kıyıya doğru çevirir. Açık denize doğru ne kadar uçtuğunu hatırlamaz. Artık kıyıya ulaşabileceği güveni kalmamıştır. Çünkü benzin yetmeyecektir belkide. Ayrıca ayın batma zamanı gelmiştir. İşler iyice kötüye gider. Telsizle yerdekilere de ulaşamaz. O an için Sahra geceleri ona ölü bir ülkeyi hatırlatır. Birden bire parlayan ve sönen bir ışık onu heyecanlandırır. Ancak yanılmıştır. Çünkü bu ışık bir kaç dakikalığına sis tabakasıyla bulutlar arasında, ufukta batmak üzereyken gözüne ilişen bir yıldızdan başka bir şey değildir. Yardımcısı Neri telsizle birilerine ulaşmak için çırpınıyordur. O anda gelen bir mesaj ikisini de umutlandırmıştır. Mesaj bir gece önce ayrıldıkları Casablanca Havaalanındaki Devlet temsilcisinden gelmektedir. Şunlar yazar: “Bay De Saint Exupery, sizin için Paris’ten ceza verilmesini istemek zorundayım. Casablanca’dan hareket ederken hangarı sıyırıp geçtiniz.” Bunlar doğruydur ancak o yaşamak için uçağı zor yönetiyordur. Yönünü Merkür’e doğru çevirir bir garip rastlantıyla kurtulurlar. Cisneros Havaalanına inmişlerdir. Ancak ölüme çok yaklaşırlar.

    Fırtınalı bir gökyüzünün kurduğu geniş bir mahkemenin ortasında tek başına kalan bu pilot, uçağını üç ilkel tanrıya; dağa, denize ve fırtınaya karşı korumuştur.

    İçlerinde yazarın arkadaşlarından Mermoz adında birininde bulunduğu birkaç kişi boyun eğmeyen Sahra’yı aşarak Casablanca–Dakar Fransız Hava Hattını kurdular. O zamanki motorlar hiç dayanıklı değildir. Mermoz bir bozukluk yüzünden Magriplilerin eline düşmüş öldürülmekten zor kurtulmuştur. Ama bu durum Mermoz’un aynı topraklar üzerindeki uçuşunu engelleyemedir. Mermoz düşmanını tanımadan canlı çıkıp çıkmayacağını bilmeden bu kavgalara girişir. Başkaları için “denemeye” girişmektedir. Mermoz. Sonunda oniki yıl çalıştıktan sonra birkez daha Güney Atlantik üzerinde uçarken, telsizi sağ dipteki motorun durduğunu bildirir. Haber hiçte kaygı verici görünmüyordur. Ancak oniki dakikalık bir sessizlikten sonra Paris’ten Buenos Aires’e kadar bütün radyo istasyonları üzüntü ile beklemeye başlarlar. Günlük yaşamda oniki dakikalık bir gecikmenin hiç bir önemi yoksa da posta uçağı için bunun anlamı derindir. Bu ölü zamanın akışı içinde bilinmeyen bir olay gizlidir. Önemsiz yada önemli olsa da artık geçmiş sayılır. Kader yargısını vermiştir. Bu yargı kesindir. Bir demir, pilotu avcunun içine alıp denizin ortasına ya zarar vermeden indirmiş yada sulara çarpıp paramparça etmiştir.

    Ama karar bekleyenlere bildirilmemiştir. Mermoz demetini sıkıca bağlayarak tarlasında yatan orakçı gibi yapıtının içine gömülüp gitmiştir.

    Pilotluk mesleğinde ölüm, mesleğin gereği gibi başta sıradan gelir. Ama yaşam sürüp gider. Arkadaşlarımızın gölgeleride teker teker aramızdan çekilir. Bu kez tuttuğumuz yasların yaşlanmanın gizli hüznü karışır. İşte Mermoz’un ve başkalarının bizlere verdiği ders bir mesleğin büyüklüğü belkide her şeyden önce insanları birleştirmesindedir. Bir tek gerçek lüks vardır. Oda insan ilişkilerindeki lükstür. Yalnız parasal çıkar için çalışırken kendi zindanımızı kendimiz kuruyoruz. Yaşama değer hiçbir şey sağlamayan o değersiz paramızla kendimizi soyutluyoruz.

    Yazar Mermoz’dan sonra Guillaumet’ide kaybetmiştir. Yapraklarıyla geniş ufku kaplamayı kabul eden cömert insanlardı onlar. İnsan olmak aslında sorumlu olmak demektir. Suçu başkasındaymış gibi görünen bir yoksulluktan utanç duymaktır. İnsan olmak arkadaşların kazandığı bir başarıdan gururlanmaktır. Kendi payına düşen taşı yerine koyarken dünyanın kurulmasına yardım etmektir.

    Uçak bir amaç değildir, bir araçtır. Saban gibi. Her yeni ilerleyiş bizi daha yeni kazandığımız alışkanlıkların biraz daha ötesine itmiştir. Bu anlamda bizler henüz yurtlarını kuramamış gerçek göçmenler gibiyiz.

    Bizler yeni oyuncaklarımıza hala hayran kalan genç barbarlarız. Uçak yarışlarının başkaca bir anlamı yoktur. İmparatorluk kuran bir sömürgeciye göre yaşamın anlamı fetih yapmaktır. Asker sömürgede yerleşenleri küçümser ama bu toprak kazanmanın amacı, bu koloniye insan yerleştirmek değil midir? Böylece bizler bu gelişmenin içinde insanları demiryolu döşemekte, fabrikalar kurmakta, petrol kuyuları kazdırmakta kullandık. Bütün bu yapıları insanlar kullansın diye diktirdiğimizi unuttuk.

    Uçak bir makinedir kuşkusuz, ama aynı zamanda çok etkin bir çözümleme aracıdır. Bu araç bize dünyanın gerçek yüzünü buldurtur. Gerçektende kara yolları bizi yüzyıllardır yanılttı. Kitapta bu yol kendisine bağlı olanları görmek ve kendi yönetimini beğenip beğenmediklerini öğrenmek isteyen bir kraliçeye benzetiliyor. Dalkavuklar onu aldatmak için yolunun üstüne bir kaç dekor koydular. Para ile figüran tutturup orada dans ettirdiler. Bunlar yüzünden kraliçe ülkesini hiçbir yerini göremedi. Kırların ötesinde açlıktan ölen insanların ona lanet ettiklerini öğrenemediler.

    Yani bizler kıvrımlı yollar boyunca yürürken görüşümüz keskinleşti. Acımasız bir ilerleme yaptık. Uçakla düz yolu öğrendik, burnumuzu uzak amaçlara diktik.

    1935 yılında yazar Çin Hindine yaptığı bir yolculuk sırasında Libya sınırında kendini kumda ökseye tutulmuş bulur. Başından hayatta kalmaya dair zorlu günler geçer. Susuzluktan öleceğini düşünürken suya kavuşur ve kurtulur.

    İnsan için gerçek, onu insan yapan şeydir. İlişkilerde bu soyluluğa, oyunda bu dürüstlüğe varan, bütün bir yaşama bağlayan karşılıklı saygıyı göstermesini bilen bir kimse özü yakalamıştır. Bu özü ortaya çıkarmaya çalışırken bir an için ayrılıkları unutmak gerekir. İnsanlar sağcı, solcu, kambur, kambur olmayan, faşist olarak ayırabilirsiniz, bu ayrılıklara kimse saldıramaz. Ama bilirsiniz “Gerçek”dünyayı kolaylaştırır. Kargaşa yaratmaz. Gerçek evrenselliği ortaya çıkaran dildir. Newton uzun zaman gizli kalan bir yasayı bilmece çözer gibi bulmuş değildir. Newton yaratıcı bir iş yapmıştır. Elmanın bir çayırda yere düşmesiyle güneşin yükselişini anlatan insanca bir dil kurmuştur. Gerçek kesinlikle kanıtlayan değil, basitleştiren şeydir.

    Bir çocuk düşünün ki, o çocuk korunursa, beslenirse, okutulursa ondan neler olmaz ki?, bir Mozart mesela. Ancak doğulu kuşaklar çamurda yaşıyor ve bundan hoşlanıyor. Beni üzen acılar halka dağıtılan çorbalarla giderilemez. Beni üzen şey bu çökünükler, ne bu kamburlar ne de bu çirkinlikler… Bu insanların her birinin içinde öldürülen Mozart’tır.

    Yalnızca ruh, balçığa üflendiğinde insanı yaratabilir.
     

Bu Sayfayı Paylaş