İnsanlık, Korkunç GEN Gelişimiyle Karşı Karşıya

'Bilim & Teknoloji' forumunda Dine tarafından 4 Ekim 2009 tarihinde açılan konu

  1. Dine

    Dine Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    İnsanlık, Korkunç GEN Gelişimiyle Karşı Karşıya konusu [​IMG]

    İnsanlık, Korkunç GEN Gelişimiyle Karşı Karşıya


    Önsel Önal

    "Klonlama”, 1950’li yıllardan beri gündemde. Klonlama kavramının geniş kitlelerce duyulmaya başlanması, 1997 yılında Roslin Enstitüsü’nden İskoç bilim adamı Dr. Wilmut ve ekibinin koyun “Dolly”i üretmeleri ile başlamıştır.

    [​IMG]

    Dolly, bedensel hücre çekirdeği aktarımı ile kopyalandı. Koyunun kopyalanması dünya çapında etki yaptı. Çok konuşuldu.

    İlginin bir kısmı bilimsel gelişim, bir kısmı da etik sorunlar nedeniyle oldu. Oysa, klonlamanın temelinin çok daha öncelere, bakteri ile yapılan çalışmalara dayandığı bilinmekte...

    Koyunun klonlanması, daha sonra, insanın kopyalanıp kopyalanmayacağını gündeme taşıdı. Gen bilimi, öyle ilerledi ki, artık bilim adamlarını bile korkutur bir hal aldı.

    Gen bilimin aldığı mesafeyi, konunun uzmanı Prof. Dr. Turan Güven ile masaya yatırdık. Gen biliminin geldiği noktayı anlayabilmek için sorduğumuz sorulara, insanı dehşete düşürecek cevaplar aldık.

    [​IMG]

    Sayın hocam, Klonlama veya kopyalama deyince ne anlamalıyız? Gerçekten insanoğlu biyolojide “insan kopyalama” aşamasına kadar gelebildi mi? Bu aşamaya nasıl ve nereden gelindi?

    Bu basit sorunun cevabı da basittir. Bir canlıdan genetik özellikleri aynı olan ikinci bir canlıyı üretme olayına “kopyalama” veya “klonlama” diyoruz. Aslında tabiatta “bir hücreli” organizmalar tabii olarak ürediklerinde kendi kopyalarını yaparlar. Mesela uygun besi yerindeki bir bakteri, kısa sürede üreyerek, genetik özellikleri birbirinin aynı olan yüz binlerce bakteri meydana getirebilir.

    Eğer genetik yapısında, genetik bilgisinde bir mutasyon olursa, kopyalar da bozulmuş olur mu?

    Çelikle üretilen bazı bitkiler için de aynı şey söz konusudur. Ancak, eşeyli üreyen çok hücreli ve yüksek yapılı organizmalarda her bir fert, atasının genetik kopyası olamaz. Bunun iki önemli sebebi vardır. Her şeyden önce, yeni birey, farklı genetik bilgileri taşıyan iki insanın eşit oranda katkıları ile meydana gelmektedir. Bu durumda yavruların hiçbiri atalarından birinin genetik kopyası değildir.
    İkinci husus, üreme hücrelerinin bölünmesi ve fonksiyonel hale gelmesi sırasında, homolog kromozomların karşılıklı genetik madde değişimi yapmalarıdır. Bu da, meydana gelen çocuğun sadece ana ve babasının genetik kopyası olamayacağının kesin delilidir. Gerçekten de, çocuklarımıza baktığımız zaman bunu açık bir şekilde görürüz. Aynı yumurta ikizleri, kardeş olarak birbirlerinin genetik kopyası sayılırsa da, ana ve babalarının kopyası değillerdir.

    Demek ki, insan başta olmak üzere, eşeyli üreyen çok hücreli organizmaların kopyalanması, ancak özel şartlarda gerçekleştirilebilir. Yani, insan gibi yüksek organizasyonlu, çok hücreli bir canlının biyolojik olarak kopyalanması olağan bir durum değildir.

    [​IMG]

    İnsan, canlıları kontrol edecek bir konuma gelebildi mi?

    Evet, hiç şüpheniz olmasın. Bilimsel ve teknolojik gelişmelerin son 20 yılına baktığımızda, insanlığın üç alanda ilerlediğini ve dev adımlar attığını görüyoruz. Bu gelişmelerin birincisi bilişim (elektronik - iletişim-bilgi) teknolojilerinde; ikincisi uzay çalışmaları ve uzaktan algılamada (uzaydan gözetleme), üçüncüsü ise moleküler biyoloji ve genetik mühendisliği alanında (biyoteknoloji) yaşandı.

    Burada bizi ilgilendiren konu, moleküler biyoloji ve genetik mühendisliği alanındaki gelişme sanırım?

    Evet. İnsanoğlu bugün, moleküler biyoloji teknikleri kullanarak canlılar üzerinde emsali görülmemiş bir kontrol imkanına ulaşmıştır. Biyoteknoloji, rekombinant-DNA teknolojisi, genetik mühendisliği, insan genomunun çözümlenmesi, canlı kopyalama, bu arada insan kopyalama gibi konular biyolojideki büyük dönüşüm ve gelişmeleri ifade ediyor. Daha 15-20 yıl öncesine kadar, birçok bilim adamının çeşitli omurgalı organizmalarla yaptıkları “kopyalama” denemelerinin sonuçlarını ders kitaplarında öğrencilerimize okutuyorduk. O zaman ortada büyük bir başarı yoktu. Ama şimdi, insanların hayallerini zorlayan bir durumla karşı karşıyayız. Önce kurbağa türü hayvanlarla başlayan kopyalama olayı, koyun ve maymun gibi daha gelişmiş memeli hayvanları kopyalama denemeleri ile devam etti. Şimdi ise “insan kopyalama” meselesi gündeme geliyor.

    Yeri gelmişken sormak istiyorum; Dünya üzerinde son yapılan çalışmalar doğrultusunda gerçekten kopya (klon) bebek oluşturmak mümkün mü? Örneği var mı? Mümkünse bu klon bebek ya da klon hayvanlar uzun süre yaşar mı?

    Bilim adamları; bir hücreliler, bitkiler ve hayvanlar üzerinde yaptıkları deneysel çalışmaları insan üzerinde yapamazlar. İnsan organizması üzerinde deneysel çalışma yapmak ahlaki (etik) sorunları da beraberinde getirmektedir. Hele bu, “yeni bir insan inşa etme” gibi çok iddialı konularda olursa, daha da karmaşık sorunlar ortaya çıkarır. Bu yüzden olsa gerek, “insan kopyalama” denemeleri varsa da, bunu açıklamak biraz cesaret ister.

    Hocam söyleşi biraz daha ilginç hale geliyor galiba. Kopyalamayı konuşmak için gelmiştik, en az onun kadar önemli başka konulara da daldık. Ben şimdi şüpheye düştüm. Acaba bizlere bilimin yaldızlı tarafları mı anlatılıyor? Bilimsel gelişmelerin menfi tarafları bilerek göz ardı mı ediliyor? Biyolojideki gelişmeler başlangıçta masumdu da sonradan mı “kötü bilim” haline geldi?

    Tamamen haklısınız. Genetik mühendisliği ve biyoteknoloji konusunda objektif ve dürüst davranılmadığını düşünüyorum.

    Bu uygulamaların müspet ve menfi yönleri insanlara anlatılabilmeliydi. Buna engel olan birileri varsa, insanlık için kötü niyetli emeller taşıdıklarını söylemek mümkündür.

    İnsan kopyalama olayına yeniden gelebilir miyiz?
    Kopyalamayı, bir canlı organizmadan onun sahip olduğu genetik özellikleri taşıyan- çok sayıda benzerini yapmaktır, diye tanımlamıştık. İngilizce’de “kopyalama” teriminin karşılığı “cloning”tir. Meselâ bir bakteri hücresi alınır ve uygun bir ortamda çoğalması sağlanırsa, meydana gelen her bakteri diğerinin kopyasıdır. Serbest bir hücrenin kopyasını çıkarmak ne kadar kolaysa, çok hücreli bir organizmanın kopyasını çıkarmak da o kadar zordur.

    Kendinizi bir düşünün. Şayet kardeşiniz veya kardeşleriniz varsa, onlardan farklı biyolojik özelliklere sahip olduğunuzu görüyorsunuz. Aynı ana ve babadan olan kardeşler arasında bile biyolojik özellikler bakımından farklılıklar varsa, o zaman üreme hücrelerinin normal birleşmesi ile bu “kopyalama” işlemini gerçekleştirmek mümkün değil.

    O zaman, biyolojik özelliklerimizi belirleyen vücut hücrelerindeki genetik bilgiyi kullanmak zorunlu hale geliyor. Yani vücuttan alınan bir hücrenin genetik bilgisi ile yeni bir ferdin meydana gelmesi için teknik düzenlemeleri yapmak daha mantıklı görünüyor.

    Vücudumuzun her bir hücresindeki çekirdekte, bir insan organizmasına ait bütün bilgiler sıkıştırılmıştır. Tıpkı bir CD (compact disc) gibi… Bu hücrelerden birinin çekirdeği çıkarılır ve çekirdeği çıkarılmış bir yumurtaya aşılanırsa, döllenme olayı taklit edilmiş olunacaktır.

    Çekirdek hangi insanın vücudundan alınırsa alınsın, yumurtaya aşılandıktan sonra o insanın genetik bilgisine göre bir insan gelişmeye başlayacaktır. İşte kopyalama dediğimiz uygulamanın teorik esası budur. Yapılacak iş, burada anlatıldığı kadar kolay değildir.

    İnsan kopyalama konusunda zihnimizi meşgûl eden bazı sorular daha var. Biyosferin en gelişmiş ve yüksek donanımlara sahip bir varlığı olan insanın, biyosferdeki herhangi bir canlı üzerinde sınırsız bir müdahale hakkı yok iken, kendi türü üzerinde “kopyalama” hakkını ona kim veriyor?

    Kopyalama ile meydana gelen ferdin bedensel ve zihinsel bozukluğundan kim sorumlu olacak? Böyle bir durum ahlakî midir? Kopyalanan insanın genetik bakımdan ana ve babası kim olacak? İki anası bir babası mı olacak? Genetik kopyanın orijinali ile ilişkileri nasıl olacak? Kopyalanan insanlar, köle ve güdümlü savaşçılar olarak kullanılamazlar mı? İnsan kopyalamayı faydalı bir bilimsel gelişme olarak görebilir miyiz? Bazı bilim adamları, organ nakli için ihtiyaç duyulan organların bu kopyalardan sağlanabileceğini söylüyor. İster kopya olsun, ister orijinal olsun; ortada yaşayan bir insan organizması olacaksa, onun bugünkü insanlardan farklı bir hukuku mu olacak? “Kopyalanmış insan” dediğimiz varlığın ruh ve psikolojik durumu nasıl olacak?

    Çeşitlilik hayatın vazgeçilmez bir gerçeği iken, “kopyalama” bu temel gerçeğe ters düşen bir uygulama olmuyor mu?

    Bütün bunlar günümüzün bilim adamlarının çözmesi gereken sorunlarıdır.
    Hocam tam da burada sormak istiyorum. Kopyalanan insanda ruh boyutu nasıl olacak?
    İki insan çocuk yapmak istediklerinde, bu çocuğun ruhu ne olacak, diye bir soru akıllarına geliyor mu? Onu var eden ve yaratan Allah’tır. İnsanlar bir aracıdır. Bir canlıdan yeni nesiller üretip, çoğaltıp, yetiştirirken de bunun ruhu ne olacak, diye bir soru soruyor muyuz? Hem sonra, ruhumuzun vücudumuzda nerede olduğunu biliyor muyuz?

    Belki de ruh, vücudumuzun tüm hücrelerinde ve hatta atomlarında aynı yoğunlukta bulunmaktadır.
    İnsan kopyalama konusunda çok aşırı yorumlar yapan bilim adamları da oldu. Bir Amerikalı araştırmacı, “Yakında insan kopyalayarak Tanrı gibi olacağız. Bunu yaparak Tanrı kadar bilgili ve güçlü olacağız.” diyordu. Yaptığı basit bir işi, bu kadar büyüterek “Tanrılık” iddiasında bulunan bir insanın, gerçek bir bilim adamı olamayacağı belli.

    [​IMG]
    "Bilim Adamlarının Ahlakî Değerleri Olmalıdır."

    Bilimsel çalışmalar, insanın tekâmülüne, yücelmesine, gelişmesine, hayat şartlarının iyileştirilmesine ve düşünce alanının genişletilmesine hizmet etmelidir. Bilim; bilim adamlarının çılgınca fantezilerini gerçekleştirmek için seçtiği bir çalışma alanı değildir. Bilim adamını sınırlayan bazı ahlakî değerler olmalıdır. Hiç şüphesiz, bilimsel gelişmeler her devirde hem insanlığın yararına, hem de zararına kullanılmıştır. Bu bağlamda, nükleer güç ve biyoteknoloji alanındaki gelişmeler tipik birer misal olarak önümüzde durmaktadır.

    İşin ucunda insan varsa; olayın sosyal, psikolojik, ahlaki ve hukuki cephesi teknik cephesinden daha ağır basar. Bana göre bilim adamının özgürlüğü de sınırsız değildir. Ben bunu şöyle formülleştirdim ki, bu formülasyon bana geniş ve sağlıklı bir özgürlük alanı çiziyor: Allah’ın koyduğu ölçüler, özgürlüğümün sınırlarıdır.

    [​IMG]
    Diyanet, İnsan Klonlanmasına Ne Diyor?

    "Yaradılışa Müdahaleye Hayır!"

    Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi Saim Yeprem, İslam’ın, bilimsel çalışmaları her zaman desteklediğini, ancak yaratılışa müdahaleyi hiçbir zaman hoş görmediğini belirtiyor.

    Kök hücrelerin genetik yapısı üzerindeki çalışmaların, amansız hastalıkların tedavisinde kullanılmasının İslam açısından hiçbir sakıncası bulunmadığına işaret eden Saim Yeprem, “Ancak, bu faaliyetler son derece tehlikeli uygulamalara da yol açabilir.” diyor,

    “İster laboratuar ortamında olsun, isterse ana rahminde bulunsun, kök hücre maksadıyla embriyonun itlafına olumlu bakmak mümkün değildir.” diyen Saim Yeprem, şöyle devam etti: “Kök hücre konusunda, güncel bilgiler açısından bakıldığında Kuran’da kök hücre ya da uygulamaları, hatta klonlama olarak algılanabilecek birçok ayet görülmektedir.

    Bir hastalığı önleme ve tedavi etmede kullanılması durumunda bu çalışmalar, İslam tarafından desteklenebilir. Doğayı ve doğadaki varlıkları dejenere etmek, doğanın dengesini bozmak, insanlığın zararına ve mahvına sebep olmak gibi yaratılışa müdahaleyi İslam’ın hoş görmesi mümkün değildir.”


    [​IMG]

    Diyanet İşleri Eski Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz: “Bilimsel sonuçlar, insanlığın hayrına kullanılmalıdır.”

    Mehmet Nuri Yılmaz, İslam dininin insan ve toplum için yararlı olabilecek her türlü çalışmayı teşvik ettiğini belirterek, “Ancak, bunların hukuki, ahlaki ve manevi değerler açısından problem oluşturacak ve insanlık için tehlike arz edecek noktalara getirilmesini de onaylamaz.” dedi.

    “Esasen, teknolojinin insanlık yararı için kullanılması, bilim ve hukuk otoritelerince de savunulmaktadır.” diyen Yılmaz, bu itibarla, hangi şekilde olursa olsun, insana, çevreye, ekolojik dengeye ve topluma zarar vermemek kaydıyla, genler üzerinde biyolojik ve tıbbi nitelikli çalışmalar yapmanın, İslam açısından bir sakınca taşımadığını kaydetti.

    Yılmaz şöyle devam etti: “Hatta, İslâm, insanlığa hizmet gayesi taşıyan bu ve benzeri çalışmaları takdir ve teşvik etmektedir. Önemli olan, varılan bilimsel sonuçların insanlığın hayrına kullanılmasıdır. Bu itibarla, embriyonik kök hücreler değil de vücudumuzun organlarından alınan özelleşmiş yetişkin hücrelerinin de aynı fonksiyonu icra edebileceğine dair yapılan çalışmalar olumlu sonuç verir ve bunların tedavi amaçlı kullanımı mümkün hale gelirse, bu takdirde insan olma potansiyeli taşıyan kök hücrelerin yedek parça gibi kullanımı söz konusu olmayacaktır.

    Dolayısı ile tıp dünyasının bağımsız bir canlı olma potansiyeli kalmamış, özelleşmiş yetişkin kök hücrelerinin tedavi amaçlı kullanımı üzerinde yoğunlaşmaları gerekmektedir.

    Bunun ise, dini ve ahlâki açıdan organ naklinden bir farkı olmayacaktır. Ancak, özelleşmiş yetişkin hücrelerden embriyonik kök hücrenin özelliklerini taşıyan kök hücre elde edilememesi durumunda ve başka tedavi imkanının bulunmaması halinde, ticârî ve her türlü kötü amaçlı kullanımı engelleyici tedbirleri almak kaydıyla tüp bebekten arta kalan blastocistler, tedavi amaçlı olarak kullanılabilir.”

    Kaynak: www.kirmizicizgi.com.tr//yazi/?id=278
     

Bu Sayfayı Paylaş