İnsan Anatomisi Notları

'Üniversiteler' forumunda Siraç tarafından 19 Ağustos 2008 tarihinde açılan konu

  1. Siraç

    Siraç Site Yetkilisi Admin Editör

    Sponsorlu Bağlantılar
    İnsan Anatomisi Notları konusu Anatomik Olan Bütün Paylaşımlarımızı Burda Yapabiliriz.. Anatomi Dersi Gören Öğrencilerin KAtkılarını Bekliyorum..

    Bende Aktarabildiğim KAdar Bilgi Aktarıcam..



    Anatomi Gören Herkesin Unutmayacağı Bir Konunun Resmini Koyarak Başlamak İStedim..





    Beynin Lobları

    [​IMG]


    kafa içindeki yerleşimi

    [​IMG]
     
  2. Siraç

    Siraç Site Yetkilisi Admin Editör

    4 Farklı Açıdan Beyin
    [​IMG]
    turkuaz: frontal lobe

    yeşil: parietal lobe
    mor: temporal lobe
    sarı: occipital lobe
    pembe: cerebellum and brainstem
    kırmızı: cingulate gyrus
     
  3. Siraç

    Siraç Site Yetkilisi Admin Editör

    1. frontal--bilinçli düşünme; zarar görmesi durumunda ruh hali, hissiyat değişikliği olabilir.
    2. parietal--çeşitli duyu organlarından gelen bilgileri birleştirmede önemli rol oynar. Ayrıca nesnelerin kullanılması ve bazı mekansal görüş işlemelerinde (visuospatial processing) parietal lobun kimi bölümleri rol alır.
    3. occipital--görme duyusuyla ilgili bilgilerin işlendiği lobdur. Hafif zarar görmesi halüsinasyonlara sebep olur.
    4. temporal--ses ve kokunun algılanması, aynı zamanda da yüzler, mekanlar gibi karmaşık uyaranların işlenmesi bu lob tarafından sağlanır.
    5. serebellum--duyu organlarından gelen bilgilerle haraketi ilişkilendirir. Bulob özellikle dengenin sağlanmasında önemli rol oynar.
    Yukarıda listelenen her bir lob, beynin her iki yarımküresinde de bulunur. Serebellum dışında bu lobların hepsi telensefalonun parçasıdır
     
  4. Siraç

    Siraç Site Yetkilisi Admin Editör

    İngilizce Beyin Lobları..
    Parts of the Brain


    In order for what I am about to explain to make any sense I must first define and illustrate the locations of some parts of the brain. The first is the cortex. The cortex is the convoluted gray matter around the outside of the brain. It contains the neurons where complex thoughts and ideas come from. The lobes are the four parts of the cortex, but I will only explain three because the fourth, the occipital, is irrelevant to my subject. The parietal lobe is located on the top of the brain. At the very front of the parietal lobe is the sensory cortex. This is where feelings from all over the body are made sense of. The second part, the temporal lobe is located behind your temples. An important feature of this lobe is the superior temporal gyrus which makes sense of what we hear. Inside this lobe is another set of nerve cells that is called the basal ganglia. This group of cells has a role in language, memory, and movement. The last lobe is the frontal lobe. The frontal lobe is located behind your forehead and above your eyes. At the top of the frontal lobe is the supplementary motor cortex that plans out movements of the body. (Kolb and Whishaw, 1998)
    [​IMG]
     
  5. Siraç

    Siraç Site Yetkilisi Admin Editör

    [​IMG]

    Merkezi Sinir Sistemi (MSS)

    CEREBRUM: His, irade, hafıza, düşünce, zeka gibi fonksiyonlardan sorumludur. Altı tabakadan oluşmuştur ve her biri ayrı hücreden oluşmuştur. Piramidal hücreler çok önemlidir. İki hemisferden oluşur. Her bir hemisferde frontal, parietal, occipital, temporal loblar bulunur. Sağ el, sol hemisfer tarafından kontrol edilir. Lisan ile ilgili özellikler sol hemisferde bulunur.

    Ak Madde: Miyelinden dolayı aksonlar beyaz görülür. İki hemisfer corpus callosum denilen iri sinir lifi ile birleşir. Akson demetine MSS’de tractus denir.

    Beyin (Sapı) Kökü: Omuriligi beyine bağlar. Kalp hızı ve kan basıncı gibi CV sistemin kontrolu, sindirim (GI)ve solunumun kontrolundan sorumludur. Vücüdun tamamının dönmesi gibi stereotip hareketlerin kontrolu. Dengenin kontrolu. Göz hareketlerinin kontrolu. Hayatî (vital) fonksiyonları kontrol eder. Uyku ve uyanıklık halini düzenler.
    Üç bölümden oluşur: (i) Orta beyin (mesencephalon); (ii) pons; (iii) medulla oblongata.

    Orta beyin (mesencephalon): Beyin sapından cerebral hemisferlere sinir yollarını taşır. İşitme ve görme refleks merkezleri buradadır.

    Pons: Orta beyinin altında, medulla oblongata’nın anterior ucunda transvers sinir lifleri. Köprüye benzer. Medulla oblongata ile beyin hemisferlerini birleştirir. Solunum kontroluna katkıda bulunur. Apnöstik ve pnömotaksik merkez buradadır. Yüzeysel lifler cerebellum’a bağlanır. Motor ve sensorik (duysal) derin lifler medulla oblongata’dan pons üzerinden orta beyine gider.

    Medulla oblongata: Yaklaşık 3 cm, pons ve omurilik arasında traktlar omurilik ile beyin arasında komünikasyonu sağlar. Vital merkezler: kan damarlarının otonomik inervasyonu için vazomotor merkez; kalbin otonomik sinir kontrolunu sağlayan kardiyak kontrol merkezi; pons ile birlikte solunumu kontrol eden solunum merkezi. Omurilik ile beyin arası haberleşme alanıdır. Kalp hızı, solunum ve diğer öksürük, yutma, kusma gibi refleksleri kontrol eder.

    Medulla spinalis (omurilik): Merkezi gri madde ile doludur. H şeklinde iki dorsal boynuz var. 2 Ventral boynuz var. Çevresi ak madde (inen ve çıkan sinir traktları) ile çevrili. Fonksiyonları: Gövde ve ekstremite kaslarını kontrol eden refleks merkezi olmak; Refleks merkezleri ile beyin arasında bağlantı sağlamak.

    Retiküler Formasyon: Tahrip edilirse kişi komaya girer; dış dünyadan habersiz hale gelir. Biliçaltı bir çok koordine hareketlerin yapılmasında ve bütün sinir sisteminin ve vücudun uyanık tutulmasında görevli. Beyin sapında yer alır. Anestezik maddeler, uyku verici ilaçlar buradaki sinirlerin iletimini inhibe eder. Nükleus ve sinir liflerinin medulla, pons, orta beyin, thalamus ve hipotalamus içindeki kompleks bir ağdır. Buradan çıkan sinirler corteks cerebri’ye gider ve sensorik bilgileri taşır; idrak edilmeyen bir çok hareketin koordinasyonunu sağlar.

    Cerebellum: Beynin ikinci büyük yapısı. Dış kısmı gri madde, içi ak madde taşır. Cerebellumdan gelen lifler kırmızı çekirdekten geçip thalamus’a gider, sonra corteks cerebri motor alanlara ulaşır. Diger lifler (tractus) cerebellumu, pons, medulla oblongata ve omurilik ile birleştirir. Cerebellum, eklem, tendon ve kas reseptörlerindeki propioreseptörlerden gelen sinyalleri alır ve corteks cerebri motor alanları ile bazal nüklei’nin işbirliği ile haraketleri koordine eder. Özellikle koşma, daktilo ile yazı yazma, piyano çalma, konuşma gibi hızlı kas aktivitelerinde hayati rol oynar. Motor aktivitelerin sırasını belirler. Motor öğrenme için gereklidir. Hareket sırasında değişik eklemlerin koordinasyonunu, denge (vestibular organdan uyarılar alır) ve pozisyonu (postür) sağlar. Ağıza çatal götürmek veya buruna el ile ellemek gibi ek-kol hareketlerinin doğru zamanlaması için de gereklidir. Cebinize değerek anahtarları bulmak da cerebellumun başardığı işlerdendir. Bütün işleri corteks cerebri kontrolu altında gerçekleştirir. Özellikle purkinje, sepet ve granül hücreleri vardır. Hem c. Cerebri hem de thalamus ile bağlantılıdır. Korteksin yarattığı hareketleri inhibe ya da stimüle edebilir.

    Bazal ganglia: Yardımcı motor sistemdir. Corteks cerebri’ye giren ve çıkan sinyal yollarıdır. Kuşlarda çok gelişöiştir. Her bir cerebral hemisferdeki derin yerleşmiş dört gri madde kütlesidir. Kaudat nükleus, lentiform nükleus, amigdala, claustrum.

    Limbik Sistem

    Hipotalamus, hippokampus ve amigdala gibi yapılardan oluşan beyinin korteks altındaki yapılarıdır. Özellikle duygular ve motivasyonla ilgilidir. Davranışın kontrolu. Hayatta kalma içgüdüleri, dürtüler ve duyguların ifadesinde çok önemlidir. Halet-i ruhiyenin dış davranışlara etkilerine aracılık eder. Vücudun iç dengesini düzenler. İç şartları sabit tutar: vücut sıcaklığı, vücut sıvılarının ozmolaritesi, yeme-içme dürtüleri; vücut ağırlığının kontrolu. Bu bölgeye aynı zamanda “memeli beyni” de denilir çünkü ilk defa memeli hayvanlarda görülmüştür.

    Amygdala: Her cerebral hemisferdeki dört bazal gangliyondan biridir. Limbik sistemin parçasıdır. Bademe benzeyen gri madde gövdesi olduğundan bu ismi almıştır. Zedelenirse hayvan yenebilir ve yenemez şeyleri ayırt edemez.

    Forniks: Corpus callosumun altında yerleşik, sinir lifleri grubudur. Hippokampusun beynin diğer bölgeleri ile entegrasyınunu sağlar. Limbik sistem içindeki bilgileri ileten sinir lifleri yoludur.

    Corpus callosum: Sağ ve sol hemisferleri birleştirir. Limbik sistemin parçası değildir ancak onun tam üzerinde yerleşiktir. Kalın bir sinir lifleri demetidir.

    Thalamus

    Diencephalon’un en büyük alt bölümüdür. Üçüncü ventrikülün sağ ve solunda yer almıştır. Vücudun dışında neler olduğunu beynin bilmesini sağlar. Koku hariç, cerebruma giden bütün sensorik (duyusal- göz ve kulak) bilgilerin geçiş (gidiş ve geliş) bölgesidir. Uyanıklık halini ve uyarı olduğunda uykudan uyanışı düzenler.

    Koroid pleksus: Serebrospinal sıvı (CSF) burada oluşur. Epifiz (pineal bez) burada yerleşiktir. Melatonin salar. Üremenin endokrin kontrolunda görevlidir.

    Hipothalamus: Thalamus’un altında yerleşiktir. Açlık ve susuzluk için nörül bölgeleri taşır. Vücut sıcaklığı ve hipofizden hormon salgısını düzenler. Ayrıca uykunun düzenlenmesi, uyanıklık, cinsel arzu ve performans; kızgınlık, korku, ağrı ve zevk gibi hisler buradan kontrol edilir. Medulla oblongata ve limbik sistemle birlikte çalışır.

    Hippokampus: Beyinin her bir lateral boynuzunun tabanına uzanan gri maddeden oluşan (ventrikül yüzeyi tarafında ak madde) hafızanın oluşumu, depolanması ve işlenmesinden sorumlu limbik sistem kısmı.
    Dr. Mahmut SELVİ ve Prof. Dr. Figen ERKOÇ

    Gazi Eğitim Fakültesi
     
  6. Siraç

    Siraç Site Yetkilisi Admin Editör

    Türkçe Açıklamalı Resimler

    [​IMG]

    [​IMG]
     
  7. Siraç

    Siraç Site Yetkilisi Admin Editör

    İnsan Sinir Sisteminin Yapısı ve İşleyişi


    GİRİŞ:

    İnsan merkezi sinir sistemi, evrende bilinen en karmaşık biyolojik organizasyona sahiptir. Milyarlarca sinir hücresi ve bunların aralarındaki trilyonlarca bağlantı, sinir sisteminin ana yapısını oluşturur. Bunların yanında, sinir hücrelerinin on katı kadar sayıda da yardımcı hücreler (nöroglia) bulunur. Bu akıl almaz düzeydeki karmaşık yapı, bu günkü bilgilerimiz ışığında, tüm canlılık olaylarını ve davranışları düzenleyen bir ara-birim olarak görev yapar.

    Sinir bilimleriyle uğraşan biri olarak, edindiğim her yeni bilginin beni garip bir hayret ve coşku içinde bırakması ve bilimin paylaşılarak büyüyeceğine olan inancımdan dolayı, konu ile yakından ilgili olmayanlar için, vücudumuzun yönetim merkezi konusundaki son bilgileri ve bunların muhtemel felsefi sonuçlarını elimden geldiğince aktarmaya çalışacağım. Bilginin gereksizi diye bir şeyin varolmadığına inanan bir insanım ve anlamanın temelinin, “nasıl anladığımızı anlayabilmek” olduğunu düşünüyorum. Bunu yapmak için de, işimiz ve uğraşımız ne olursa olsun, bizi ilgilendiren her türlü bilgiyi, yani elimizden geldiğince her şeyi öğrenmemiz gerekir diye düşünüyorum. Özellikle de kendimizi...

    ...İlim, ilim bilmektir/ İlim kendin bilmektir/ Sen kendini bilmez isen,/ Bu nice okumaktır...
    (Yunus Emre)

    [FONT=Verdana, Arial, Helvetica, Sans-Serif]SİNİR SİSTEMİMİZ...[/FONT]

    [FONT=Verdana, Arial, Helvetica, Sans-Serif]Sinir sistemini genel olarak, merkezi ve çevresel (periferik) sinir sistemi olarak iki kısma ayırmaktayız. Çevresel sistem, vücudun her yanından alınan duyu (tat, dokunma, görme, işitme, vücudun pozisyonu, ağrı, ısı, titreşim vb) bilgilerini merkeze taşıyan ve merkezden çıkan emirleri kas veya salgı bezi gibi ilgili yerlere götüren sinir kablolarından oluşur. Yani çevresel sinir sistemini (o kadar basit değilse de) bir veri taşıyıcısı olarak düşünebiliriz.[/FONT]
    [FONT=Verdana, Arial, Helvetica, Sans-Serif]MERKEZİ SİNİR SİSTEMİNİN GENEL HATLARI[/FONT]
    [FONT=Verdana, Arial, Helvetica, Sans-Serif]Merkezi sinir sistemi, yani beyin ve omurilik, üç katlı bir zar yapısı ile çevrelenmiş durumdadır. Bu zarlar dıştan içe doğru dura mater (sert zar), araknoid (örümceksi) zar ve pia mater (ince zar) olarak sıralanırlar. Bu üç kılıf, kesintisiz bir biçimde tüm merkezi sinir sistemini sarar ve çevresel sinir sisteminde de hafif yapı ve işlev değişiklikleri ile devamlılık gösterir.[/FONT]
    [​IMG]
    [FONT=Verdana, Arial, Helvetica, Sans-Serif]Şekil 1. Beyni saran zar sistemleri ve kan beyin engeli.[/FONT]
    [FONT=Verdana, Arial, Helvetica, Sans-Serif]Araknoid zarın iç kısmı, ince uzantılarla ve adeta bir örümcek ağı yapısında bağlantılarla doludur. Zara adını veren de zaten bu özelliktir. Araknoid zar, bu uzantıları aracılığıyla pia mater'e bağlanarak, arada bir boşluk oluşmasına neden olur ki bu boşluk da "subarachnoid boşluk" adını alır (sub eki, "altında" anlamındadır). Bu boşluk ise, tabirin aksine boş değil, "beyin omurilik sıvısı" (BOS) denen bir sıvı ile doludur. Bu sıvı, sinir sistemi dokusunun beslenmesi ve atıklarının atılmasında hayati öneme sahiptir. Ayrıca, sinir sisteminin tamamını saran bu zar yapısı ve içindeki sıvı dolu bu bölmeler sayesinde, sinir sistemi bir bütün olarak sıvı içinde yüzer durumda bulunur ve böylece hem darbelere karşı emici bir tamponla korunmuş, hem de bu yumuşak ve nazik doku kendi ağırlığı dolayısıyla hasar görmesini engelleyecek bir yastık sistemiyle donatılmış durumdadır.[/FONT]
    [FONT=Verdana, Arial, Helvetica, Sans-Serif]Beyni besleyecek olan kan damarları beyin dokusuna girerken bir çeşit yapı değişikliğine uğrayarak, duvarlarından hiç bir maddenin kontrolsüz geçmesine izin vermeyecek özel bir yapı kazanırlar. Bu yapı, sinir hücrelerinin yardımcıları olan glia (bkz aşağıda) hücreleri ile dış kısımdan da desteklenerek, "kan beyin engeli" dediğimiz özel bir yapının oluşmasını sağlarlar. Bu sayede çok hassas bir organ olan sinir sistemi, kandaki zararlı ve istenmeyen maddelerin taarruzundan da korunmuş olur (Şekil 1). [/FONT]
    [FONT=Verdana, Arial, Helvetica, Sans-Serif]OMURİLİK:[/FONT]
    [FONT=Verdana, Arial, Helvetica, Sans-Serif]Merkezi sinir sistemi; kararların verildiği, etraftan gelen verilerin yorumlandığı, algılamanın ve diğer bütün zihni fonksiyonların yerine getirildiği bölgeleri içeren karmaşık bir işlevsel yapılar bütünüdür. Merkezi sinir sisteminin en "basit" kısmı, omurilik dediğimiz ve sırtımızdaki omur kemikleri arasında aşağıya doğru uzanan tüp şeklindeki yapıdır. Bu yapı, etraftan gelen bilgilerin merkezi sinir sistemine girdiği ve merkezden gelen emirlerin çevresel sisteme aktarıldığı yerdir. Aynı zamanda, refleks dediğimiz, ani ve istemsiz hareketler de, bu organ tarafından kontrol edilir. Omurilik temel olarak, orta kısmında ince ve boylu boyunca bir kanal; kanalın etrafında, eninde kesildiğinde kelebek gibi görünen bir gri madde; ve bunun etrafında ise beyaz madde kütlesinden oluşan, tüp şeklinde bir yapıdır. Ortadaki kanal, beynin içinde bulunan, ventrikül (karıncık) adı verilen ve besleyici bir sıvı olan beyin omurilik sıvısı (BOS) ile dolu olan boşlukların, omurilik içindeki devamıdır ve aynı sıvıyla doludur. Kanalın etrafında bulunan gri madde, esas olarak sinir hücrelerinin gövde kısımlarını içerir. Buradaki sinir hücreleri, çevresel sinir sisteminden gelen ve merkezden dışarıya gönderilen verileri değerlendirilerek, nereye ve ne şekilde gönderileceklerini belirleyen karmaşık elektriksel devreler oluştururlar.[/FONT]
    [FONT=Verdana, Arial, Helvetica, Sans-Serif]Bu fonksiyonu anlamak için basit bir örnek verelim: Diyelim ki elimizde bir dondurma var ve bunu ağzımıza götürüp yemek istiyoruz. Bunun için, kolumuzu ağzımıza doğru bükmemiz gerekiyor. Biz bu kararı beynimizde verdikten hemen sonra, beynimizden, kolumuzu bükecek olan pazu kaslarına doğru bir kasılma sinyali gönderilir. Fakat bu sinyal, kola gelmeden önce, omurilikteki sinir hücrelerine aktarılır. Burada, yani omurilikte bulunan elektriksel devreler, bu sinyali alarak birkaç iş yaparlar. Öncelikle, pazu kaslarına bir uyarı gönderirler. Ama bu arada, kolun bükülebilmesi için, kolu açmaya, yani ağızdan uzaklaştırmaya yarayan arka kol kaslarının da gevşemesi gerekir. İşte, omurilikteki devreler, pazu kaslarına “kasıl” emrini gönderirken, aynı zamanda, kolu açan kaslara kasılma emri veren omurilik hücrelerine de “dur” emri verirler. Dolayısıyla kolumuz, ağzımıza doğru yaklaştırılmış olur. Bu sırada, dondurmayı tam ağzımıza isabet ettirebilmemiz için, kaslardaki durum duyusu (proprioception) algılayıcı algaçlardan merkeze gönderilen uyarılar başta olmak üzere, bir çok ek işlev devreye girmelidir. Bu karmaşık ağın tam olarak eksiksiz çalışabilmesi halinde, dondurma yeme işlemimizi normal bir biçimde tamamlayabiliriz. [/FONT]
    [FONT=Verdana, Arial, Helvetica, Sans-Serif]Refleks dediğimiz ani hareketler de, yine omurilik içindeki benzer devreler aracılığıyla, şuursuz ve hızlı bir biçimde cereyan ederler. Şuursuzdur çünkü, hareket kararı beyinden değil, omurilikten gelir; ve hızlıdır, çünkü, beyine gidip geri dönmeye oranla çok daha kısa bir yol izler. Eğer bu mekanizma omurilikten değil de beyinden yönetilseydi, yanlışlıkla bir sobaya dokunduğumuz zaman, elimizi ancak belki de ciddi biçimde yandıktan sonra oradan çekebilecektik![/FONT]
    [FONT=Verdana, Arial, Helvetica, Sans-Serif]BEYİN SAPI:[/FONT]
    [FONT=Verdana, Arial, Helvetica, Sans-Serif]Merkezi sinir sisteminin ikinci kısmı, beyin sapı olarak adlandırdığımız bölümdür. Bu yapı, bir çok alt birimden oluşan ve omuriliğe göre daha karmaşık hücre bağlantıları içeren bir yerdir. Anatomik olarak, omurilikle beyini birbirine bağlayan bir köprü gibidir. Bu bölge, temel hayati fonksiyonların yürütülebilmesi için vazgeçilmez öneme sahiptir. Nefes alıp verme, kanın damarlarda dolaşması, kalbin atım düzeni, uyku ve uyanıklık, dikkat ve bunun gibi bir çok önemli etkinlik, beyin sapı dediğimiz bu bölgeden kontrol edilir.[/FONT]
    [FONT=Verdana, Arial, Helvetica, Sans-Serif][​IMG] [​IMG][/FONT]
    [FONT=Verdana, Arial, Helvetica, Sans-Serif]Şekil 2. Merkezi sinir sisteminin ana bölümleri.[/FONT]
    [​IMG]
    [FONT=Verdana, Arial, Helvetica, Sans-Serif]Şekil 3. Merkezi sinir sisteminin diğer bazı bölümleri.[/FONT]
    [FONT=Verdana, Arial, Helvetica, Sans-Serif]ARA BEYİN:[/FONT]
    [FONT=Verdana, Arial, Helvetica, Sans-Serif]Beyin sapının üst kısmında, ara beyin denen bölge yer alır. Ara beyin, bildiğimiz o kıvrıntılı beyin yarım kürelerinin iç kısmını dolduran bir çok farklı bölgenin oluşturduğu bir yapılar topluluğudur. Bu bölgeler, öğrenme, hafıza, açlık-susuzluk, vücudun iç dengesinin korunması, vücuttaki hormon sistemlerinin kontrolü, heyecanlar, duygusal tepkiler, duygulara göre vücudun iç ortamının düzenlenmesi gibi çok önemli fonksiyonlar yürütürler. Bu ara beyin bölgelerinin çoğu, az önce bahsettiğimiz, sıvı dolu beyin içi boşluklarının (ventriküllerin) etrafını sarmış vaziyette bulunur (Şekil 3'de gösterilen pons ve tegmentum'u da içine alan bölüm). [/FONT]
    [FONT=Verdana, Arial, Helvetica, Sans-Serif]LİMBİK SİSTEM[/FONT]
    [FONT=Verdana, Arial, Helvetica, Sans-Serif]"Kabuk altı" (subcortical), yani, birazdan bahsedeceğim beyin kabuğunun altında kalan yapılardan bazıları, ara beynin etrafında onu bir halka gibi saran, işlevsel bir birliktelik oluşturmuşlardır. Bu yapıya, özel olarak Limbik sistem (latince: limbus= halka, sınır) adı verilir. İşte bu limbik sistem içinde yer alan hippokampus, amigdala, forniks, mamillar cisim, septum, cingulat kabuk gibi yapılar, heyecansal ve temel zihni fonksiyonları yürütürler. Örneğin sinirlenince kontrolümüzü kaybetmemize sebep olan yapılardan en önemlisi, burada bulunan amigdallerdir; veya, öğrendiğimiz herhangi bir şeyi hafızaya almamızı, buranın bir üyesi olan hippokampus sağlar (daha sonra ayrıntılı olarak bahsetmeye çalışacağım). Ara beyinde ayrıca, vücuda giden emirlerin düzenlenmesinin yapıldığı ara merkezler de bulunur.[/FONT]
    [​IMG]
    [FONT=Verdana, Arial, Helvetica, Sans-Serif]Şekil 4. Limbik sistemin beyin lobları içerisindeki yerleşiminin yansıtma şeması.[/FONT]
    [FONT=Verdana, Arial, Helvetica, Sans-Serif]BEYİN KABUĞU (Cortex):[/FONT]
    [FONT=Verdana, Arial, Helvetica, Sans-Serif]Merkezi sinir sisteminin en üst kontrol noktası ise, işte o beyin dediğimiz zaman aklımıza gelen kıvrıntılı yapıdır. Bu yapının adı beyin kabuğudur (korteks). En üst kısımda bulunur ve orta beynin etrafını sarar. İşlevlerinin henüz çok azını ortaya çıkarabildiğimiz bu bölge, genel olarak, "yüksek beyin işlevleri" dediğimiz işlevleri ve algılamayla-değerlendirmeyle ilişkili temel görevleri yürütür. [/FONT]
    [​IMG]
    [FONT=Verdana, Arial, Helvetica, Sans-Serif]Şekil 5. Beyin loblarının genel sınırları.[/FONT]
    [FONT=Verdana, Arial, Helvetica, Sans-Serif]İşitme, görme, vücut duyuları gibi belirgin işlevlerin, beyin kabuğunun özel bölgeleri tarafından işlendiği uzun yıllardan beri bilinmektedir. Örneğin gözden gelen görme sinyallerinin görüntüye dönüştürülmesi, artkafa lobundaki beyin kabuğu bölgesince yapılır. Benzer şekilde işitme duyusu ile ilişkili bölgeler de şakak lobu üzerinde yerleşmiştir. Motor alanlar, özellikle istemli hareketlerin başlatılması ve icra edilmesinde önemli iken, duyusal alanlar, tüm vücuttan gelen verilerin değerlendirildiği en üst merkezler olarak işlev görürler. Ayrıca önemli kabuk alanlarına iki ünlü örnek olarak, konuşmanın planlanmasının ve "dizgi"sinin gerçekleştirildiği, ön beyin lobundaki Broca alanı ile, konuşmadaki anlamı kavrama işinde rol alan, şakak lobunun arka kısmındaki Wernicke alanlarını verebiliriz. Bu bölgelerde meydana gelen hasarlar, ilgili işlevlerde kısmen veya tamamen kayıplara yol açar. [/FONT]
    [​IMG]
    [FONT=Verdana, Arial, Helvetica, Sans-Serif]Şekil 6. Beyin kabuğunun temel alanları.[/FONT]
    [FONT=Verdana, Arial, Helvetica, Sans-Serif]Görme, işitme, motor alanlar gibi bir çok alan, işlevsel ve kısmen de yapısal olarak farklı bir çok alt alana ayrılırlar. Bunların dışında kalan kabuk bölgelerinin bir çoğu ise "birleştirme" ya da "ilişkilendirme" alanları (associative areas) olarak bilinir. Bu bölgeler, ayrık duyuların birleştirilmesi ve farklı duyulardan gelen girdilerin tek bir tecrübe halinde birleştirilmesi gibi işlerden sorumludurlar. Bu işlev, halen sinirbilimlerinin en önemli gizemlerinden bir tanesidir ve gerçekleşme mekanizması henüz açıklığa kavuşturulamamıştır (Bağlantı Sorunu; Binding Problem).[/FONT]
    [FONT=Verdana, Arial, Helvetica, Sans-Serif]Bu gün beyin kabuğundaki alanların sınıflandırılmasında Broadmann adlı araştırıcının işlevsel ve hücre mimarisini temel alarak yaptığı ayrıntılı sınıflandırma halen büyük oranda geçerliliğini korumaktadır. Buna göre, beyin kabuğu alanları belli numaralarla belirlenmiştir. Örneğin artkafa lobundaki birincil görme alanı, Broadmann'ın 17. alanına karşılık gelir.[/FONT]
    [FONT=Verdana, Arial, Helvetica, Sans-Serif]Beyin kabuğunda bulunan yapılar, beş duyumuzun bilinçli değerlendirilmelerinin yanı sıra, düşünme, plan yapma, alınan verilerin değerlendirilmesi, eski bilgilerle karşılaştırılması, kişilik özellikleri, ince el becerileri, mantık, matematik, sanat, soyut düşünce gibi, nasıl yapıldıklarına dair elimizde sadece “bilgi kırıntıları” olan işleri yapar. En önemlisi ise, dünyayı anlamaya çalışırken kullandığımız en önemli aracımız da işte bu beyin kabuğudur. Bütün bilişsel işlevlerimiz, sanat, bilim, estetik, ve diğer tüm insani özelliklerimiz, beyin kabuğunun işlevleri ile yakından ilişkilidir. Bizim yaptığımız işin temeli ise, evrendeki en karmaşık yapı olan beyin kabuğunu, yine kendi beyin kabuklarımızı kullanarak anlamaya çalışmaktır. Elbette ki, bunun mümkün olup olmadığı bile tartışma konusu yapılabilir. Fakat biz bu kısmı felsefecilere bırakarak, elimizden gelen çabayı gösteriyoruz :)). [/FONT]
    [FONT=Verdana, Arial, Helvetica, Sans-Serif]MERKEZİ SİNİR SİSTEMİNİN İNCE YAPISI[/FONT]

    [FONT=Verdana, Arial, Helvetica, Sans-Serif]Sinir sisteminin ana işini yürüten hücreler, nöron (=sinir hücresi) denen özel hücrelerdir. Bu hücreler, istisnaları olmak üzere, bir gövde, ağaç gibi yan dallar (dendritler) ve bir de, bazen dallanabilen ve hücrenin “kararlarını” diğerlerine ileten, tek bir uzantı (akson)dan oluşurlar. Nöronlar, görevleri ve bulundukları yerlere göre çok değişik şekil ve kimyasal içerik farkları gösterirler. Hücrenin gövde kısmında bulunan çekirdek, hücrenin temel işlevlerini belirleyen ve DNA molekülü üzerinde kodlanmış halde bulunan genetik bilgiyi içerir. DNA üzerindeki bilgi, hücrenin bulunduğu ortama, ortamdaki değişimlere ve hücrenin iç çevresine bağlı olarak deşifre edilerek, hücre içi olayların meydana gelmesini sağlar. Bu şifre, bir insanın tüm hücrelerinde aynı olmasına rağmen, farklı hücrelerde farklı kısımları kullanılarak, hücrelerin farklı yapı ve işlev sahibi olmasını mümkün kılar. Çekirdekteki DNA molekülünden ihtiyaç anında çıkan bilgi, ribozom ve endoplazmik retikulum dediğimiz hücre içi organcıklarda, hücrenin işlevlerini düzenleyen proteinler haline çevrilir. Bu proteinler de, hücre içi olayları etkileyerek, hücrenin fonksiyonunu etkilerler.[/FONT]
    [FONT=Verdana, Arial, Helvetica, Sans-Serif]Sinir hücreleri aynı zamanda birbirleri ile ilişki halindedirler. Bu sıkı ilişki, sinirsel işlevin temelini oluşturan bilgi akışını sağlar. Hücreler arası bu bilgi geçiş noktalarına SİNAPS adı veriyoruz. Sinapslar, değişik tip ve özelliklerde olmalarına karşın, hemen hepsi bilginin iletimi işlevinden sorumludur. Kısacası, nöronlar kendi aralarında bağlantılar kurarak, elektrik devrelerine benzer yollarla iletişim sağlayıp, beyin işlevlerinin ortaya çıkmasını sağlayan ana elemanlardır. Elbette ki, bu elektriksel devre sistemi, herhangi bir insanın hatta bir sinir bilimcinin hayal edebileceği karmaşıklığın çok çok ötesinde bir karmaşıklığa sahiptir.[/FONT]
    [FONT=Verdana, Arial, Helvetica, Sans-Serif][​IMG][/FONT]
    [FONT=Verdana, Arial, Helvetica, Sans-Serif]Şekil 7. Sinir hücrelerinin şematik yapısı (ileri düzeyde basitleştirilmiş).[/FONT]

    [FONT=Verdana, Arial, Helvetica, Sans-Serif]Genel olarak bir sinir hücresi, gövde ve dendrit (dendron=ağaç; lat.) dediğimiz gövde dalları aracılığıyla veriler “alır”. Bu veriler, hücre içindeki genel duruma ve gelen tüm verilerin toplam etkisine göre, akson dediğimiz, o tek, uzun ve ince uzantı vasıtasıyla, diğer bir hücreye aktarılır. Yani, nöron gövdesini ve gövdenin dallarını minik bir santral, aksonu ise, bilgiyi götüren bir telgraf teli gibi düşünebiliriz. Daha sonra, aksonla gönderilen bu bilgi, o aksonun dalları aracılığıyla bir veya binlerce sinir hücresine (veya kas ve salgı bezi hücreleri gibi diğer hücrelere) ulaştırılır ve bu hücreler, yine aynı mekanizma ile bu uyarının gerektirdiği işi yaparlar. Şimdi bu mekanizmayı biraz hayal etmeye çalışın ve ardından, sadece beyin kabuğu dediğimiz kısımda bulunan 4-5 milyar sinir hücresinin, birbirleriyle yapabilecekleri bağlantıların sayısını hesap edin. İşte vücudumuzda bulunan ve hayal sınırlarını aşan bir organizasyon örneği...[/FONT]
    [FONT=Verdana, Arial, Helvetica, Sans-Serif]Sinir sisteminde sadece sinir hücreleri bulunmaz. Bunların yanında, kütle olarak merkezi sinir sisteminin yarısını oluşturan ve sayıca da yaklaşık sinir hücrelerinin on katı kadar sayıda bulunan yardımcı hücreler vardır. Bu hücrelere glia (=glue, yapıştırıcı) hücreleri diyoruz. Çeşitli tipleri olmasına karşılık, genel işlevleri, sinir hücrelerinin ve sinir sisteminin fonksiyonunu sürdürmesine yardımcı olmaktır. Oligodendrosit (az uzantılı hücre) denen hücreler de, merkezi sinir sistemi içinde, yan yana ve sıkı bir dizilim içinde seyreden aksonları, yani sinirlerin elektrik kablolarını, birbirlerinden izole eden, myelin kılıf dediğimiz bir kılıf oluşturur. Bu kılıflar, sinir tellerinin her birinin etrafını sararlar ve onların elektriksel olarak izole edilmesini sağlamanın yanında, iletkenliğini de artırırlar. Bir başka glia hücresi olan mikroglia (küçük glia), en küçük glia hücrelerindendir fakat, görevi, sinir sistemini yabancı madde ve mikroorganizmalara karşı korumaktır. Bu hücreler, fagositoz (=hücrenin yemesi) yapar, yani, yabancı maddeleri yiyerek yok ederler.[/FONT]
    [​IMG]
    [FONT=Verdana, Arial, Helvetica, Sans-Serif]Şekil 8. Sinir hücreleri ve değişik glia hücrelerinin ilişkileri (ileri düzeyde basitleştirilmiş).[/FONT]
    [FONT=Verdana, Arial, Helvetica, Sans-Serif]Astrosit (yıldızsı hücre; astroglia) dediğimiz glia hücreleri ise, sinir hücrelerinin beslenmesine ve kimyasal işlemlerine çok önemli yardımlarda bulunur. [/FONT]
    [​IMG]
    [FONT=Verdana, Arial, Helvetica, Sans-Serif]Şekil 9. Astrositler tarafından oluşturulan ayakların beyin kılcal damarlarını sarması ve kan beyin bariyeri.[/FONT]
    [FONT=Verdana, Arial, Helvetica, Sans-Serif]Son yıllarda glia hücrelerinin sinir sisteminin işlevinde sanılandan çok daha önemli olduklarına dair bir çok çalışma yayınlanmaktadır. Glia hücreleri, başta haberci moleküllerin üretimi ve dönüştürülmesi gibi, sinir sistemlerin işlevleri için vazgeçilmez destekleyici görevler üstlenirler. Bunun yanında sinir hücrelerinin madde alış-verişinde bulundukları çevreyi de etkileyip değiştirerek, onların işlevlerinde belirgin değişikliklere yol açabilmektedirler. Hatta kimi araştırıcılara göre, bilincin oluşumu, epileptik süreçler ve diğer geniş hücre topluluklarını ilgilendiren olaylarda glia hücreleri, sinir hücrelerine göre çok daha önemli roller oynayabilmektedir. Sinirbilimlerinin gelişmesi ile birlikte şimdiye kadar hep arka planda kalmış olan bu hücrelerin daha etkin rollerle karşımıza çıkmalarını bekliyoruz.[/FONT]
    [FONT=Verdana, Arial, Helvetica, Sans-Serif]Bu genel yapıyı kısaca inceledikten sonra şimdi biraz daha derine girelim ve sinir hücrelerinin nasıl haberleştiklerine kısaca bakalım.[/FONT]
    [FONT=Verdana, Arial, Helvetica, Sans-Serif]SİNİR HÜCRELERİ NASIL HABERLEŞİRLER?[/FONT]

    [FONT=Verdana, Arial, Helvetica, Sans-Serif]Az önce de belirtmeye çalıştığım gibi, sinir hücreleri arasında sinaps denen geçiş bölgeleri vardır. Buralar, hücreden hücreye bilgi (elektriksel sinyal) geçişinin olduğu yerlerdir. Elektriksel ve kimyasal olarak iki tip sinaps düşünebiliriz. Klasik anlamda bir kimyasal sinaps, sinir hücresinin ürettiği sinyali o hücreden diğerlerine taşıyan aksonun dallarından birinin uç kısmı ile, alıcı hücrenin etrafındaki hücre zarının birbirleriyle yaklaşması sonucu meydana gelir. Evet, gerçekten de hücreler birbirlerine gerçek anlamda temas etmezler. Sadece, çok ince bir aralık bırakacak şekilde yaklaşırlar. Hücrelerin etrafını kaplayan hücre zarı, bu sinaps alanlarında hafif değişiklikler gösterir. Bu değişiklikler, sinapslardan sinyal iletiminin sağlanabilmesi için gereklidir.[/FONT]
    [FONT=Verdana, Arial, Helvetica, Sans-Serif]Kimyasal bir sinapsta, sinyalin bir hücreden diğerine geçişi, nörotransmitter olarak adlandırılan ileti maddeleri aracılığıyla olur. Bu ileti maddeleri, iletinin geldiği kaynak (presinaptik=sinaps öncesi) hücrenin aksonunun ucundan salgılanır. Bu salgılanma, elektriksel uyarının aksonun ucuna gelmesi sayesinde olur. Salgılanan bu ileti maddeleri, sinapsı oluşturan o iki hücre arasındaki ince aralığa salgılanmaktadır. Bu salgılanmayı takiben, çok hızlı bir şekilde, bu ileti maddeleri, karşıdaki hedef (postsinaptik=sinaps sonrası) hücrenin zarı üzerindeki uygun algaç (reseptör) moleküllerine bağlanırlar. İşte bu bağlanma, sebep olduğu çeşitli kimyasal olaylar sonucu, yeni hücrede bir elektriksel sinyalin doğmasına sebep olur. Çeşitli sinapslardan gelen verilerin toplanması veya bir sinapstan ardı ardına birkaç sinyalin yeni hücreye geçirilmesi ise, yüksek bir elektriksel potansiyel doğurur. Bu potansiyel, aksiyon potansiyeli adını alır ve işte bu potansiyel, diğer hücrelere aktarılmak üzere, akson vasıtasıyla gönderilen elektriksel sinyalin ta kendisidir.[/FONT]
    [FONT=Verdana, Arial, Helvetica, Sans-Serif]İşte hücreler arası iletimi sağlayan mekanizma, kısaca bu şekilde işler. Bu sinyal geçişi, sadece sinir hücreleri arasında değil, kasılma emrini kas hücrelerine taşıyan sinir uçlarıyla kas hücreleri arasında ve bezlere salgı emrini veren uçlarla salgı bezi hücreleri arasında da mevcuttur. Küçük ayrıntı farklarıyla beraber, mekanizma benzerdir.[/FONT]
    [​IMG]

    [FONT=Verdana, Arial, Helvetica, Sans-Serif]Şekil 10.[/FONT][FONT=Verdana, Arial, Helvetica, Sans-Serif] Genel bir kimyasal sinapsın şematik görüntüsü.[/FONT]
    [FONT=Verdana, Arial, Helvetica, Sans-Serif]Sinapsların bir diğer önemli özelliği de “değişebilir” olmalarıdır. Bu durum, yakın zamanlarda ortaya konmuş bir mekanizmadır ve ilginç sonuçları vardır. Yani, iki (veya daha fazla) hücre arasındaki bu iletişim bölgelerini oluşturan hücre bölgeleri, aktifliklerini ve duyarlılıklarını ve hatta şekillerini değiştirirler. Bunun yanında, sinapslar, hücrelerin aktifliklerine bağlı olarak sürekli biçimde oluşup kaybolurlar. Yani sinaps dediğimiz bölgeler, hücrenin kolu-bacağı gibi sabit bir yapı değildir. Sürekli değişirler. Bunu, beyin fonksiyonları açısından düşünecek olursak, sinir hücreleri, her türlü aktiviteye bağlı olarak, aralarındaki bağlantıların sayılarını ve özelliklerini değiştirebilirler. Yani beyin, "her" yaptığı iş (aklınıza ne geliyorsa...) sırasında değişmektedir. “Düşünce düşüneni değiştirir” sözü, belki bu açıdan daha anlamlı hale gelmekte. Yakın zamanlarda, yaptığımız öğrenme deneyleri ile kendilerine bir şeyler öğretilen hayvanların, öğrenmeyle ilgili beyin bölgelerinden bazılarında, bu iletişim bölgelerinin sayısında artış olduğunu bulmuş olmamız, bu durumun bir başka göstergesi sayılabilir.[/FONT]
    [FONT=Verdana, Arial, Helvetica, Sans-Serif]Sinir sistemi hakkında aslında daha söylenecek çok fazla şey var. Fakat, konuyla derinden ilgilenmeyenler için, buraya kadar olan bilgiler, sinir sisteminin nasıl bir şey olduğu ve beynimizin nasıl çalıştığı gibi konularda genel bir kanı verecektir. Kanımca, insan için anlaşılması gereken en önemli şey, her gittiği yerde yanında götürdüğü vücudu ve özellikleri. Hele bir de entelektüel bir insan için, tüm insan vücudu konusunda olmasa bile, en azından sinir sisteminin işleyişi ve merkezi sinir sisteminin fonksiyonları hakkında genelden öte bir bilgiye sahip olmak kaçınılmazdır. Yaşadığımız dünyayı ve evreni anlamanın bir yolu da, onu nasıl algıladığımızı anlamaktan geçer...[/FONT]

    Yukarıdaki bilgiler Sinan Canan'ın sitesinden alınmış ve oldukça basit bir şekilde sinir sistemini tanıtmaktadır.
     
  8. Siraç

    Siraç Site Yetkilisi Admin Editör

    Beyin Nasıl Öğreniyor?

    Beynin nasıl öğrendiği konusunda son yirmi yıl içinde beklenmedik gelişmeler oldu. Beyninin her iki lobundan biri alınan bir hasta üzerinde, 1981 yılında Roger Sperry adlı bilimadamının ortaya çıkardığı gerçekler hızlı öğrenme ve hafıza eğitimi metotlarında çığır açtı.
    Ülkemizde eğitim niçin “öğrenciler için külfet ve hatta çekilmez yük haline geldi?” Neden okulunu bitiren işe yarar hayat becerileri kazanamamakta, mesleğini öğrenememektedir? Tüm bu soruların cevabı aslında beynin nasıl öğrendiği ile ilgili görünmektedir. Beyin ve öğrenme gerçeklerine ters bir şekilde sürdürülen eğitim, eğitmemektedir. ​
    Son yıllardaki bunca gelişmelere rağmen beyin, hâlâ insan vücudunun çalışması hakkında en az şey bilinen organı olma özelliğini koruyor. Bilim adamları, birçok kişinin beyin potansiyelinin yalnızca % 4–8 arasındaki bir kısmının kullanıldığını öne sürmektedir. ​
    Buna göre keşfedilmemiş engin bir dünyanın küçük bir adasında yaşıyoruz. Son zamanların en büyük bilimsel çalışması olan “genom projesi”nden sonra beynin sırlarının çözülmesi bilim dünyasının hedef tasarısı haline geldi.. Yakın gelecekte özellikle eğitim ve öğrenme konusunda yeni çığırlar ve olağanüstü ufuk ve imkanlar ortaya çıkabilir. ​
    Beyin gerçekleri, başarılı bir eğitimin insanın öncelikle kendini tanıması ve keşfetmesine bağlı olduğunu gösteriyor. İnsan beyni yaratılış itibarıyla bir öğrenme programıyla yüklü olarak gelmektedir. Ancak bu programın yanında “kullanıcı el kitabı” mevcut değildir. Zaman geçtikçe öğrenilen bilgi ve becerilerin modası geçmekte ve kullanılmaz hale gelmektedir.​
    Modası geçmeyen ve hayat boyunca ihtiyaç duyduğumuz ise “öğrenmenin öğretilmesidir”. Günümüzün başarılı insanı, beyninin her iki yarısını da etkili bir şekilde kullanabilen ve gerektiğinde birinden diğerine kolaylıkla geçebilen insan olarak değerlendiriliyor artık..​
    Beyin hücreleri arasındaki bağlantıları gelişmemiş insanlar, beyinlerine ne kadar bilgi yığmış olurlarsa olsunlar düşünce–muhakeme–akıl yürütme becerileri gelişmemekte, bu yüzden de eğitilmiş sayılmamaktadır. Beyin nasıl öğreniyor? Beynin öğrenme ile ilişkisi nedir? Şimdi bunları ele alalım. ​
    Hipokamp ve etkili öğrenme ​
    Beyin, iç içe üç bölüm halindedir. Orta beyinde bulunan “hipokamp” (hippocampus) “hafızanın merkezi”dir.. Bu merkez adeta beynin yazıcısı gibi faaliyet gösterir. “Beynin yazıcısını” kendi isteğimizle çalıştırıp, istediğimiz bilgileri kaydedebilir miyiz, sorusuna vereceğimiz cevap “evet”tir. ​
    Hipokamp bölgesi bilgilerin kalıcı hafızaya geçip geçmeyeceğine karar veren merkezdir. Beynin hipokamp olarak adlandırılan bölgesinde, sinapslar (nöronların birbiriyle haberleştikleri noktalar) yüksek frekanslı elektrik sinyalleriyle uyarılınca sinaptik bağlantılar güçleniyor. ​
    Çeşitli öğrenme kanallarından bize ulaşan bilgiler verdiğimiz önem derecesine göre kaydolmaktadır. Merak ve ilgi duymadığımız, önemsemediğimiz; kısacası duyguların hareketlenmediği olaylarda gelen bilgiler düşük frekanslı elektrik sinyalleri şeklindedir.​
    Sonuçta zayıf sinaptik bağlar oluşur ve beyin “harddiskine” (korteks) kayıt işlemi gerçekleşmez. Çünkü böyle durumlarda “alıcılar” (duygular) harekete geçmemektedir. Duyguların uyandığı olaylarda ise hipokamp hareketlenmekte, beynin en dış tabakasında bulunan “kortekse” kayıt işlemi tamamlanmaktadır. ​
    Beynin üçüncü kısmı olan korteks, beynin düşünen, konuşan, yazan, yeni buluşlar yapan, merak eden, plan yapan, öğrenmenin, zekanın ve hafızanın oluştuğu bölüm olup, sınırsız bir kapasiteye sahip görünmektedir. Üzerindeki görme, duyma ve diğer algılama merkezleriyle ve dış dünyayla sürekli iletişim halindedir. Bu kapasiteyi nöronlar arasında kurulan ilişkiler sağlamaktadır. Duyguları uyandıran olaylar orta beyinde bulunan “hipokamp” vasıtasıyla beyin korteksi üzerine kaydedilmektedir. ​
    Öğrencinin konuya ilgisinin çekilmediği, merakın uyandırılmadığı ve konunun zevkli ve eğlenceli hâle getirilmediği “öğretme süreçlerinin “başarısız kalması “hipokamp” denilen beyin bölgesinin uyarılmamasıyla ilgilidir. Üzerinde “merak ve ilgi” etiketi taşımayan bilginin beyne girmek için gerekli vizeyi alması mümkün değildir. Bu yüzden de “Merak ilmin hocasıdır.” denilmiştir. ​
    Beyin lobları ve öğrenme ​
    Birçok test sonucunda, beynin sol lobunun, konuşma, matematiksel işlemler, diziler, sayılar ve analiz gibi konularda çok üstün olduğu, mantıklı ve doğrusal çalıştığı tespit edildi. Araştırma sonuçları beynin sağ lobunda da, ritim, hayal kurma, renkler, boyut, hacim, müzik gibi fonksiyonların icra edildiğini ortaya koymaktadır. Beynin sol tarafı bilgiyi mantıklı ve doğrusal olarak işlemekte, sağ lob ise artistik tarafı oluşturmakta, detaydan çok resmin bütünüyle ilgilenmekte ve bilgiyi şekil ve hayal gücüyle işlemektedir. ​
    Sağ lobun duygular ve hayallerin etkisinde olduğu ve fotoğrafik, yani bütünsel öğrendiği ortaya çıktı. Bu yüzden bilgiyi sıra ile işleyen sol lobun aksine sağ lobun öğrenmede çok daha hızlı ve etkili olduğu anlaşıldı.. Ayrıca, insanın mucitlik ve üretkenlik kısmı sağ lob fonksiyonları arasında yer almaktadır. Sadece sol lobu gelişmiş olan ve bu lobu iyi kullanan insanların üretken düşünebilmesi için sağ loblarını da geliştirmeleri gerekmektedir. Öğrendikleri konular ve formüllerden yeni şeyler üretebilmeleri için beynin sağ lobunu da işin içine katmaları gerekmektedir. ​
    Beynin her iki lobu birbirini tamamlayan fonksiyonlara sahiptir. Her iki lob arasında yoğun sinir lifinden oluşan “korpus kallosum” ağ demeti bulunur. Bu ağ, beynin sağ ve sol lobu arasında sürekli bilgi alışverişinin yapılmasını sağlayan bir köprüdür. ​
    Sağ beyin yaratıcılığı, duygusallığı, seslere ve renklere, hayal gücüne, sezgilere ve soyut algılamalara daha yatkın çalışırken; sol beyin mantıklı, sistematik ve analitik düşünmeye, yazı ve sayılara, ölçme değerlendirme ve eleştirmeye daha yatkın olarak çalışmaktadır.​
    Beyinlerinin bir yarısını diğerine göre daha iyi kullanan kişiler, işleri ve ilişkileri bu boyutta çalışan yarıküre’nin yeteneklerine ihtiyaç duyduklarında zorlanırlar ve başarısız olurlar. Beyninin sağ lobu ameliyatla alınmış bir insanda neler gözlenir? İşte olacaklardan bazıları: Vücudunun sol tarafını kullanamayacaktır. Konuşmaya, coşku, hayal, heyecan veren sağ loba sahip olmadığından robottan çıkmışçasına düz konuşmaktadır. Matematik hesaplamaları ameliyat öncesinden hiçbir farkı yokmuşçasına aynen yapacak, mantıklı ve doğru cevaplar verecektir. Hayal ve sezgisel gücünü tamamen kaybetmiştir. ​
    Evinden komşuya gezmeye çıktığında, evler arasındaki mekan ilişkisini kuramayacak, evine geri dönemeyecektir. Çünkü boyut, hacim ve yerleşim yeteneğini kaybetmiştir. Basit bir aleti parçalara bölseniz, bir araya getirme–bütünleştirme işini de beceremeyecektir. Küçük parçalara bakarak resmin tanınması beynin sağ lobunun uzmanlığı arasındadır. ​
    Kendisini ziyaret eden ve haline gözyaşı döken yakınlarının bu haline bir anlam veremez. Sağ lobu sağlamken çok sevdiği müzik kasetindeki melodilere hiç ilgi göstermediğini ve hatta hatırlamadığını göreceksiniz. Ameliyat öncesi çok samimi olduğu bir arkadaşının bir resmini gösterseniz hatırlaması mümkün değildir. Çünkü sol lobun, tek başına şekilleri ve resimleri hatırlayabilmesi imkansızdır. ‘Rüya görüyor musunuz, hayal ediyor musunuz?’ sorunuza size hiç ilgisiz cevaplar verecek ya da ‘O da ne demek?’ diyecektir. ​
    Beynin kapasitesi ​
    Beyinle ilgili bu gelişmeler günümüzün başarılı insan anlayışında da değişikliğe yol açmaktadır. Buna göre başarılı insan beyninin her iki yarısını da etkili bir şekilde kullanabilen ve gerektiğinde birinden diğerine kolaylıkla geçebilen insandır. ​
    İki lobun birlikte kullanıldığı, birbirleriyle uyumun sağlandığı ve işbirliği içinde çalışıldığı durumlarda kişisel yetenek ve etkinlikte olağanüstü artış gözlenmektedir. Eğitimde beynin iki lobunun kullanımı beyin kapasitesinin iki kat değil, kat kat artmasına yol açmaktadır. Hızlı ve etkili öğrenmenin yolu beynin her iki lobunu birlikte ve dengeli kullanmaktan geçiyor. ​
    Bir kuşun uçabilmesinin iki kanatla mümkün olması gibi etkili öğrenme için beyin loblarının her ikisinin dengeli gelişimine ihtiyaç vardır. Kitap okurken genelde her iki lob birlikte koordineli bir şekilde çalışmak zorunda kaldığından kitap okumak beyin loblarının dengeli gelişiminde en faydalı faaliyetlerdendir. ​
    Çünkü sol lobca takip edilen ve kavranan sözel kavramlar, sağ lobla tasvir edilir, şekil, imge ve yeni düşüncelere dönüştürülür, canlandırılır. Halbuki, televizyon izleme, sağ lobu genelde pasif durumda bırakmaktadır. Bu yüzden de genelde beyin gelişimine pozitif bir katkı sağlamamaktadır. ​
    Lobların dengeli fonksiyonu ​
    İnsanların yüzünü kolayca hatırlarken, ismini hatırlamada zorlanışımız sağ lobun öğrenmede sol lobdan ne derece etkin olduğunu gösterir. “Bin defa duymaktansa bir defa görmek yeğdir.” Çin atasözü de bu gerçeğe parmak basmaktadır. “Hafıza şekillerle, temsillerle çalışır ve bilgiyi resimlerle işler” şeklinde ifade edilen hafıza gerçeği aslında sağ lobun şekil, resim, hareket ve boyuta duyarlılığı; hayallerin ve üretici düşüncenin merkezi olması vesilesiyle öğrenmede olağanüstü etki ve fonksiyonuna işaret etmektedir. ​
    Bazı insanlar okuduğu, gördüğü ve duyduğu bilgileri kolayca ve hemen hatırlıyorlar. Bunlar “fotoğrafik hafızaya” sahip insanlardır. Fotoğrafik hafızaya sahip insanlar üzerinde yıllar süren bilimsel araştırmalar yapılmıştır. Bunların en önemli özelliklerinin beynin her iki lob fonksiyonlarını birlikte ve dengeli olarak kullandıkları görülmüştür. ​
    Ülkemizde bilgiyi aktarmaya dayanan “söyleme–anlatma”, “öğretme” metodundan ibaret kalan eğitim şekli beynin sol lobunun, diğer bir deyişle beynin yarısının kullanıldığı eğitim tarzıdır.. Hayal gücü, renk, ritim, şekil ve yaratıcı düşünme gibi özelliklere sahip sağ lob fonksiyonları yerine getirilememektedir. ​
    Beynin boş bir kutu içine bir şeyler dolduruyormuşçasına süre giden sadece sol loba hitap eden eğitimin ne derece verimsiz kaldığını hep birlikte görmekteyiz. ​
    Eğitimle ilgili toplumda yaygınlaşan çarpıcı ifadeler de aslında özellikleri yeni anlaşılan beyin gerçeklerinin somutlaştırılmış ifadeleri olmaktadır. Mesela “Sıradan öğretmen anlatır; iyi öğretmen açıklar; yetenekli öğretmen yapar ve gösterir, büyük öğretmen ilham kaynağı olur” bunlardan birisidir. ​
    Yetenekli ve büyük öğretmen, insanların sağ lobuna hitap etmektedir. Yetenekli öğretmen, yaparak, yaşayarak öğreten, deneyen, düşündüren, sorgulayan, gerçek hayatı okula getiren öğretmendir. ​
    Ayrıca büyük öğretmen, sağ lobun etkisinde olan insanın duygusal ve ruhsal zekasına da hitap eder, söylediklerini yaşar, usta–çırak ilişkisine dayanan öğrenme eylemine müracaat eder. Anadolu liseleri sınavları ve üniversiteye hazırlayacağız diye eğitim, tamamen ezberci ve tekrara dayanan sol beyin ağırlıklı bir öğrenim yöntemine dönüştürülmüştür. ​
    Bu durum bir öğrenim ya da öğrenme değil, sadece kişilere verilen bilgilerin belleğe kayıt edilmesidir. Bu kayıtlar ise inanılmaz bir hızla bellekten silinmektedir (ya da öğrenciler bu kayıtlara ulaşamamaktadır). ​
    Kaynak Site: İsmail KIRBAŞ 'ın sitesinden alınmıştır.​
     
  9. Siraç

    Siraç Site Yetkilisi Admin Editör

    [​IMG]
    [​IMG]


    Broca Alanı Nedir ?

    Fransız cerrah Broca'nın 1864 yılında sol şakaklarımızın yakınında tespit ettiği beynin iki küçük bölümünden biri. Bu bölge dil üretimi organizasyonundan sorumlu olan bölgedir. Bu bölge beynin alın (frontal) kısmının korteksinin arka tarafında bulunur. Kelimelerin ve kısa cümleciklerin ifadesi için motor kalıplarının oluşturulduğu bu bölgeye, Wernicke alanından gelen sinyallerle yorumlanan ve sentezlenen düşünceler aktarılır. İşte Broca alanı bu düşüncelerin kelimelere dökülmesinde ve bu dizilmiş kelimelerin ses tellerimize iletilmesinde rol alır. Eğer Broca alanı tahrip olursa, kişi söylemek istediğini bilir ve buna karar verir, ancak kelimeleri seçemez, manalı konuşma yapamaz ve anlamsız sesler çıkarır. Buna motor afazi veya Broca afazisi denilmektedir. Broca alanından gönderilen sinyaller vasıtasıyla ses telleri, gırtlak, dudaklar, ağız, solunum sistemi ve konuşmada rol alan bütün diğer yardımcı kaslar çalıştırılarak düzgün konuşma ortaya çıkarılabilmektedir. Buraya kadar söylediğimiz bilgiler ışığında şunu ifade edebiliriz: Ses telleri sağlam ve konuşma için yeterince sağlıklı olsa da, beynimizdeki Wernicke ve Broca alanları hatta görme ve işitme ile ilgili yorum alanları sağlıklı değilse konuşma mümkün olmaz.



    Wernicke Alanı Nedir ?

    Carl Wernicke 1874 yılında Broca alanının dışında başka bir dil kaybı bölgesi tanımladı. Sol kulağın yakınında yer alan ve dilin algılanmasının bulunduğu beynin başka bir bölümünü belirledi. Dış dünyadan (görme, işitme vs.) ve içimizden (ağrı, sancı) gelen duyularımıza ait bilgilerin yorumlandığı bu alan, temporal lop (şakak bölgesinin) üst çıkıntısındaki işitme alanının arkasında bulunur. Konuşma için, önce herhangi bir duyu organımızdan, beyin korteksimize gelen bilgilerin alınması, kendi içinde yorumlanması ve daha sonra diğer duyulardan gelen bilgilerle karşılaştırılarak tekrar yorumlanması gereklidir. Görme ile ilgili bilgiler önce artkafa bölgemizde (occipital kortekste) bulunan görme merkezine gelir ve burada yorumlanır. Daha sonra tekrar yorumlanmak üzere Wernicke alanına iletilir. İşitme ile ilgili bilgiler önce şakak bölgesinin (temporal lob) üst kısmında bulunan işitme alanına gelir ve burada yorumlanır. Elde edilen entegre bilgi Wernicke alanına gönderilir. Dokunma ve ağrı ile ilgili bilgiler önce yan kafa loblarının (parietal loblar) ön kısmında bulunan dokunma alanına gelir ve burada yorumlanır. Dokunma duyusuna ait bu işlenmiş bilgiler de yine Wernicke alanına iletilir. Netice olarak bütün duyuların, hafızadaki eski bilgilerle karşılaştırılıp yorumlandıktan sonra Wernicke alanına iletildiğini söylemeliyiz. Burada bütün bilgiler yeniden yorumlanmakta ve konuşma esnasında kullanılacak kelimeler burada seçilmektedir. Seçilen kelimeler mânâlı bir şekilde burada dizilmektedir. Konuşma için kelime hafızasının zenginliği çok önemlidir. Tıp dilinde konuşma bozukluğuna 'afazi' adı verilir. Görme duyularının yorumlandığı artkafa bölgesi harabiyetinde, yazılan kelimeleri anlama kabiliyeti ortadan kalkar, buna görme idrak bozukluğu (afazisi) denir. İşitme duyularının yorumlandığı şakak lobu harabiyetinde de konuşulan kelimeleri anlama kabiliyeti ortadan kalkar. Buna da işitme idrak bozukluğu (afazisi) denir. Eğer Wernicke alanı tahrip olursa, konuşulan veya yazılan kelimeler tek tek algılansa da, ifadeler bir bütün olarak, düşünce ifade edecek şekilde yorumlanamaz. Buna da Wernicke afazisi denir. Bu kişilerin aslında motor konuşma alanı sağlamdır. Ancak yorum yapamadıkları için kelimeleri dizemezler ve konuşamazlar.
     
  10. Siraç

    Siraç Site Yetkilisi Admin Editör

    [​IMG]

    [​IMG]

    Sulcuslar ve Gyruslar..


    [​IMG]

    [​IMG]
     
  11. Siraç

    Siraç Site Yetkilisi Admin Editör

    beyincik

    [​IMG]
    [​IMG]


    Beyincik Hücre Dağılımı
    [​IMG]



    İNSAN'IN YÜRÜYÜŞÜ ve HAREKET SİSTEMİ

    Sağlıklı doğan bir bebek yaşaması için gerekli olan ve tüm ihtiyaçlarını eksiksiz karşılayacak organlarla beraber doğar. Bu organların ortak özellikleri hepsinin son derece kompleks bir yapıya sahip olması ve birbirlerini mükemmel bir biçimde, tamamlamaları. İnsan vücudunu gelişmiş bir bilgisayara benzetebiliriz. İçinde son derece karmaşık devreler barındıran bir bilgisayar. Eğer bu devreyi oluşturan elemanlardan bir teki eksik olsaydı ya da yanlış kullanılsaydı bilgisayar çalışmazdı. insanın yürüyüşü ve hareket sistemi. Bu tek örnek bile insan vücudunun ne kadar büyük bir mucize olduğunu anlamaya yetecektir. Peki bu mucize nasıl ortaya çıkmış olabilir?
    Evrimci biyolog Douglas Futuyma bu konuda şunları söylüyor:
    "Yaratılış ve Evrim, canlıların kökeni hakkında yapılabilecek yegane iki açıklamadır. Canlılar, dünya üzerinde ya tamamen mükemmel ve eksiksiz bir biçimde ortaya çıkmışlardır; ya da kendilerinden önce varolan bazı canlı türlerinden evrimleşerek meydana gelmişlerdir. Eğer eksiksiz ve mükemmel bir biçimde ortaya çıkmışlarsa o zaman üstün bir akıl tarafından yaratılmış olmaları gerekir."
    Futyma'nın ne dediğini bir örnekle biraz daha pekiştirelim. Masa üzerinde dizilmiş, içleri çeşitli renklerde boyalarla doldurulmuş şişeler yanında farklı numaralarda fırçalar, tuvaller ve palet olsa; hemen yanı başında bu malzemelerden meydana gelmiş tam bir ahenk, renk uyumu, kusursuz gölgeleme ve perspektif örnekleri gözüken ruhu okşayan bir resim olsun. Bu manzara bize neyi çağrıştırır? Acaba içimizden hiçbir kimse bu boyaların yıllar içerisinde tesadüfler sonucunda bu resmi oluşturduğunu iddia eder mi? Tabi ki hepimiz ittifakla bu resmi yapan bir sanatçının varlığını kabul ederiz. Çünkü hiçbir zaman mükemmel bir tasarım tesadüflerin eseri olamaz. Şimdi tüm bunları zihnimizin bir kenarına yazıp, yürüme sistemimizi inceleyelim.
    [​IMG]Yürümek, daha çok küçük yaşlardan itibaren, hepimizin hiç zorlanmadan yaptığımız bir eylemdir. Bir fiziksel rahatsızlığı olmayan herkes henüz 2-3 yaşlarında iken yürümeye başlar. İnsanın hayatta ilk öğrendiği şeylerden biri yürümektir. Yürümeye başlamadan önce hiçbir zaman kendimize "acaba adımımı hangi açıyla atmalıyım", "şöyle basarsam dengemi kaybeder miyim", "şu engeli aşmak için ayağımı ne kadar yukarı kaldırmalıyım", "çok kaldırırsam düşer miyim" gibi sorular sormamışızdır. Yürümek bizim için her zaman çok basit bir işlem olmuştur. Peki bu derece rahatlıkla gerçekleştirdiğimiz bir eylem acaba bilim adamları içinde bu derece basit midir?
    Internet'te İngilizce olarak "insan yürüyüşü" yazıp bir arama yapıldığında karşımıza 1.430.000 farklı makale ve site çıktığı görülecektir. Bu tek örnek dahi yürümemizin ne derece karmaşık bazı sistemlerin bir araya gelmesi ile gerçekleştiğinin açık bir göstergesidir. Yürümemizi bu derece karmaşık kılan nedir ?
    Yürüme sistemimizi karmaşık kılan her biri çok sayıda parçadan oluşan çeşitli sistemlerden oluşmasıdır. Bir insanın yürüme fiilini gerçekleştirebilmesi için gerekli unsurlar şunlardır:
    1-Taşıyıcı sistem
    2- Hareketi sağlayan sistem
    3- Denge ve Koordinasyon

    [​IMG]
    Yürümenin ilk şartı vücudu taşıyan özel bir sistemin var olmasıdır. Vücudumuzdaki taşıyıcı sistem diğer organları taşıyabildiği gibi ekstra yükleri ve zorlanmaları da kaldırabilir: Örneğin; uyluk kemiği, dikey durumda bir ton ağırlığı kaldırabilecek kapasitededir. 16 kilogram ağırlığında kemik, 80 kilo ağırlığında bir insan bedeninde taşır. Nitekim atılan her adımda bu kemiğimize, vücut ağırlığımızın üç katı kadar bir yük binmektedir. Hatta sırıkla yüksek atlama yapan bir atlet yere inerken kalça kemiğinin her santimetrekaresi 1400 kiloluk bir basınca maruz kalır. Peki bu kemiklerimizi bu kadar sağlam kılan nedir?
    [​IMG]
    [​IMG]
    Omurga

    Bu sorunun cevabı kemiklerin eşsiz tasarımında gizlidir: Kemiklerin iç yapısı, insanların binalarda ve köprülerde kullandığı kafes yapı sistemine benzer. Kemiklerin içindeki sistem, insanların geliştirdiğinden çok daha üstün ve karmaşıktır. Bu yapı kemiklerin, hem son derece sağlam, hem de çok hafif olmasını sağlar. Kemiklerin içi, dışı gibi sert ve tamamen dolu olsaydı, kemikler taşıyabileceğimizden ağır olurdu. Tek bir adım atmak çok büyük bir kuvvet ve enerji harcamak zorunda kalırdık. Üstelik içi dolu olan kemikler daha sert ve kırılgan hale gelirdi. Atılan ilk adımda ya da sıçrama da hemen çatlar veya kırılırlardı. İnsanoğlunun kullandığı en sağlam ve kullanışlı malzemelerden biri çeliktir. Ancak kemikler birçok özelliğiyle çelikten çok daha üstündür. Bir parça çelik, kemiğin ancak onda biri kadar esnekliktedir ve kemikten 3 kat daha ağırdır.
    İskelet sistemimizde vücudun üst kısmının ağırlığını omurga taşır. İnsanın rahat hareket edip yürüyebilmesini sağlar. Omurga, "omur" denilen 33 tane küçük kemiğin birbirlerinin üzerine dizilmesiyle oluşur. Omurgamızda sinirsel iletişim ağının geçmesi için koruyucu bir kanal unutulmamıştır.
    [​IMG]
    Omurların arasına yerleştirilmiş olan kıkırdak yapılı diskler.

    Her adım atışımızda omurgamızı meydana getiren omurlar birine sürtünecek şekilde hareket eder. Bu durumda omurların zaman içinde aşınarak yapısının bozulması beklenebilirdi. Ancak hiçbir zaman böyle olmaz. Omurların arasına yerleştirilmiş olan kıkırdak yapılı diskler otomobil tekerleklerindeki yükü emen amortisörler gibi çalışarak aşınmayı engellerler. Amortisörler yıllar süren teknolojik birikimin sonunda mühendislerin vardığı arabalar için en verimli bir sistemdir. Ancak bizim vücudumuzda her hangi bir mühendise ihtiyaç duyulmadan bu sorun çözülmüştür.
    Omurganın S şeklinde kıvrımlı yapısı üzerindeki yükün eşit dağıtılmasını sağlar. Yürümek için attığınız her adımda, vücut ağırlığınız nedeniyle yerden vücudunuza doğru bir tepki kuvveti gelir. Bu kuvvet, omurganın sahip olduğu amortisörler ve "kuvvet dağıtıcı" kıvrımlı şekli sayesinde, vücuda zarar vermez. Eğer tepkiyi azaltan amortisörler ve kıvrımlı özel yapı olmasa, atılan her adımda, ortaya çıkan kuvvet direkt olarak kafatasına iletilirdi ve omurganın üst ucu, kafatası kemiklerini parçalayarak beynin içine girerdi .
    [​IMG]Hareketli mekanik parçalar birbirine sürtündüklerinden zaman içinde aşınmaya uğrarlar. Bu nedenle basit bir kapı menteşesinden, araba motoruna kadar her hareketli mekanik sistemde yağlamaya ihtiyaç vardır. Ancak yağlama aşınmayı tam olarak engellemez, yalnızca geciktirir. Gerek yürürken gerekse başka hareketler yaparken vücudumuzdaki eklemler bir ömür boyunca hareket ederler. Buna rağmen hiç bir zaman yağlanmaya ihtiyaç duymazlar. Peki ama nasıl? Bilim adamları yaptıkları araştırmalarında, olayın hayranlık uyandıracak bir sistemle çözüldüğünü gördüler: Eklemlerin sürtünme yüzeyleri, ince ve gözenekli bir kıkırdak tabakasıyla kaplanmıştır ve bu tabakaların altında ağdalı ve kaygan bir sıvı bulunur. Kemik, eklemin bir yerine baskıda bulunursa bu sıvı gözeneklerden dışarı fışkırır ve eklem yüzeyinin "yağ gibi" kaymasını sağlar. Hayatımız boyunca bir an bile kıkırdaklarımızın arasını yağlama gibi bir problemle karşılaşmayız. Kapı menteşelerinin bile ihtiyaç duyduğu yağlama işlemi, üstün bir akıl tarafından, benzersiz bir tasarımla, bizim ihtiyaç duymayacağımız şekilde planlanmıştır.
    [​IMG]Yürüme esnasında en önemli görevi üstlenen ayaklardır. Ayak tabanındaki kavisli şekil vücut ağırlığına karşı, kemiklere destek verecek özelliğe sahiptir. Bu kavisten yoksun olan düz tabanlar bu yüzden yürüme zorluğu çekerler. Kemerli yapılar taşıyıcı sistemlere dayanıklı hale getirdiği için insanların yaptığı binalarda ve köprülerde de kullanılır.
    Gün boyu ayaklarımızın üzerinde durmamıza rağmen hiçbir zaman acaba ayaklarımızın altındaki hassas dokular, sinirler ve incecik damarlar nasıl zedelenmeden bu kadar basınca dayanabiliyor diye düşünmeyiz. Aynı basıncı ellerimizin üzerinde kalkıp bir müddet durduğumuzu varsaydığımızda karşımıza ezilmiş dokular, patlamış damarlar ve mosmor bir deri ile karşılaşırız. Böyle olmasının nedeni ayaklarımız özel bir tasarımla basıncın eşit şekilde dağılmasını sağlayacak yastıksı yapısı sayesinde olduğunu görürüz.
    [​IMG]Peki daha var olduğu ilk günden beri bu mükemmel sistemleri üzerinde bulunduran insanoğlu her hangi bir mühendis veya tasarımcı olmadan nasıl bu derece ayrıntılı yapılara sahip olmuştur?
    [​IMG]
    Kasın Lifli Yapısı

    Peki hiçbir plan ve tasarlama yeteneği olmayan bir hücre nasıl olmuştur da kusursuz bir insanın dünyaya gelmesine vesile olmuştur. Bu hücre kemiğin iç dokusunun kafesli olması gerektiğinde nasıl karar vermiştir. Ayağın kavisi, yağlama sistemi ve şu an bile incelendiğinde bilim adamlarını hayrete düşüren bu yapıların bu şekilde olmasına nasıl karar verebilmiştir. Bunun tabi ki tek cevabı benzersiz ve kusursuz yaratan Allah'ın bu hücreye ilhamından başka bir şey değildir.
    Yapısı ne kadar mükemmel olursa olsun taşıyıcı sistemin varlığı yürümek için tek başına yeterli olabilir mi? Tabii ki olamaz. Taşıyıcı sistemi hareket ettirecek bir kas sisteminin varlığı şarttır. Vücudumuzdaki hareketleri sağlayan kaslar bünyelerinde milyarlarca küçük mikroskobik motor barındırır. Söz konusu motorlar "kas liflerimiz"dir. Vücudunuzda 6 milyardan fazla motor var. Bu küçük motorlar bize su içirir, araba kullandırır, yürütür, konuşturur, kalbimizi attırır, gözümüzü kırptırır, nefes aldırır, yemek yedirir, boynunuzu çevirmenizi sağlar… Küçük motorlar yani kas lifleri bir araya gelerek büyük güç tribünlerini yani kasları oluşturur. Örneğin bacağınızı hareket ettiren Quadriseps kası milyonlarca küçük motorun bir araya gelmesiyle oluşmuştur.
    [​IMG]İnsanın yürüyebilmesi dahası hareket edebilmesi için kasların ve kemiklerin birbirine bağlanmasının da ayrı bir önemi vardır. Kaslar kemiklere özel bir yapı ile bağlanırlar. Eğer bu bağ şimdikinden daha gevşek olsaydı kemik kastan ayrılırdı. Daha sıkı olsaydı kaslar hareket edemezdi. Şüphesiz bu bağlayıcı dokunun yapısını belirleyen ne kemikler, ne kaslar, ne de bu dokuyu oluşturan hücreler değildir. Hücrenin de, dokunun da bir bilinci yoktur. Bu bilgilerin herhangi bir şekilde hücreye yerleştirilmesi de mümkün değildir. Dolayısıyla hücrelere bilgileri yerleştiren, nasıl davranmaları gerektiğini öğreten, kısacası onları yöneten bir güç vardır.
    Yürürken 100'e yakın kas çalışır. Bu kadar çok kas çalışmasına karşın yürüme sırasında harcanan enerji oldukça düşüktür. Gerçekten de kas lifleri %25 verimle çalışan mekanizmalardır ki, bu modern otomobil motorlarının verimine yaklaşık olarak eşdeğer bir orandır.
    [​IMG]Yürüyebilmenin dahası hareket edebilmenin olmazsa olmaz şartlarından biri de dengedir. Ne kadar mükemmel bir kas ve iskelet sisteminiz olsa da dengenizi sağlayamazsanız. Dünyanın en atik en kıvrak sporcusu denge sistemi olmadan bir hiçtir. Tüm bedenimizi her saniye sürekli olarak kontrol eden ve ayarlar yapabilen denge sistemimizin önemli bir parçası iç kulakta yer alır.
    25. Bu son derece küçük ve karmaşık bir sistemdir. Sistem 6,5 mm çapında içi özel bir sıvı ile dolu kanallar ve bu kanallarda algılayıcı olarak çalışan tüycüklü hücrelerden oluşur. Biz başımızı sağa sola çevirdiğimizde, yürüdüğümüzde ya da herhangi bir hareket yaptığımızda, bu yarım dairelerin içindeki sıvı hareket eder ve tüycükleri titreştirir. Tüycüklerdeki bu titreşim, aynı salyangozda olduğu gibi tüycüklerin bağlı olduğu hücrelerin iyon dengesini değiştirir ve elektrik sinyali üretir. İç kulaktaki labirentte üretilen bu elektrik sinyalleri, labirentten çıkan sinirler aracılığıyla beynimizin arka tarafındaki "beyincik" denen organa iletilir. Beyincik, iç kulaktaki labirentten gelen bu bilgileri her an yorumlar. Ancak dengeyi sağlamak için başka bilgilere de ihtiyaç vardır. Bu nedenle beyincik, gözlerden ve vücudun dört bir yanındaki kaslardan da devamlı olarak bilgi alır. Tüm bu bilgileri müthiş bir hızla analiz eder ve vücudun yerçekimine göre konumunu hesaplar. Bundan sonra ise, bu hesaplamaya dayanarak, kasların nasıl bir hareket yapmaları gerektiğini belirler. Ortaya çıkan sonuç, kaslara yine sinirler aracılığıyla emir olarak bildirilir. Bu olağanüstü işlemler, saniyenin yüzde biri kadar bile sürmeyen bir zaman dilimi içinde gerçekleşir. Biz de, içimizde gerçekleşen bu mucizenin hiç farkında olmadan rahatlıkla yürür, koşar, en zor sporları yaparız. Oysa bu işlerin tek bir anı için vücudumuzda gerçekleştirilen hesaplamaları kağıda döksek, binlerce sayfa yazmamız gerekecektir.
    Gelişen elektronik ve bilgisayar teknolojisi, robot olarak isimlendirdiğimiz makineleri yapmaya imkan tanımıştır. Robot uzmanları yılanları, akrepleri taklit eden robotlar yapmışlardır. Bunun nedeni bu robotların dengesinin, yere dikey duran insanı taklit eden robotlarınkinden daha kolay sağlaması. Bilim adamlarının en çok zorlandıkları robotlar insan vücudunu taklit ederek yapmaya çalıştıkları robotlar olmuştur.
    [​IMG]
    Honda firmasının yaptığı Asimo adlı robot

    ABD'nin en ünlü teknoloji enstitülerinden biri olan MIT'de görevli robot bilimci Rodney Brooks, yaptıkları araştırmalarda sonuçlarını şöyle açıklamıştır: "... robotlarda kullanılan katı bağlantı yerleri, insanlardaki dış etkileri emebilecek kas sistemleri ve esnek yapılarla kıyaslanamayacak kadar ilkel olduğundan, robotlar için iki ayak üzerinde yürümek çok zor bir işlem olmaktadır."
    Bugün bilim adamları yaptıkları yoğun çalışmalar sonunda insan gibi iki ayağı üstünde dik olarak yürüyebilen bir robot yapmayı başardı. Honda firmasının yaptığı Asimo adlı bu robot yürümenin ne kadar büyük bir mucize olduğunu gösteren önemli bir delildir. Asimo yürüyebiliyor, merdiven çıkabiliyor hatta az da olsa dans bile edebiliyor. Yapımcı firma Asimo'yu tanıttığı zaman bilim çevrelerden büyük takdir ve kamuoyundan da alkış aldı. Çünkü Asimo o zamanda kadar yapılamayan bir şeyi yapıyordu. İki ayağı üzerinde durabiliyor ve insan gibi yürüyebiliyordu. Bu gerçektende robot biliminin o güne kadar ulaşığı en büyük başarılardan biriydi.
    Honda firması bu takdiri hak etmek için neler yapmıştı? PROJE MALİYETİ: 100 milyon Dolar, PROJE SÜRESİ: 14 yıl, TEKNİK EKİP: Onlarca mühendis ve bilim adamı, YAPILAN İŞ: "Yürümek". Şimdi soruyorum sizlere bunca emek sonunda ortaya çıkan Asimo mu yoksa henüz okula bile gitmemiş bu çocuk mu alkışı hakkediyor?
    Acaba ben asimo'nun tesadüfen oluştuğunu iddia etsem ve bunun gerçek olduğunu anlatmak için çeşitli teoriler öne sürsem bana bakışınız nasıl olur. Hepimiz biliriz ki bu derece kompleks bir sistem tesadüflerin sonucu olamaz. Hatta biraz daha ileri gidelim ve tüm Asimo'nun parçalarını yan yana koyup yıllar sonra bu parçalar kendiliğinden birleşip Asimo'yu meydana getirmesini bekleyelim. Ne kadar beklersek bekleyelim bu imkansızdır. Peki birileri çıkıpta Asimo'dan çok daha üstün daha karmaşık bir yapıya sahip olan insanın tesadüfi küçük değişimlerle 2 ayaklı olduğunu ve yürüyebildiğini idda ederse?
    [​IMG]Evrimciler iki ayaklılığın maymunların dört ayaklı yürüyüşünden evrimleştiğini iddia ederler. Bu, pek çok yönden gerçekleşmesi mümkün olmayan bir iddiadır.
    Öncelikle insan ve maymunlar arasında çok büyük anatomik uçurumlar vardır. İnsanın ve maymunun yürüyüş şekilleri birbirlerinden çok farklıdır. İnsanların iki ayaklı olmalarının evrimi geçersiz kılan bir neden de bunun Darwinizm'in "aşama aşama" gelişim modeline uymamasıdır. Bu iddiaya göre dört ayaklı yürüyen bir canlı bir süre sonra hem dört hem iki ayaklı yürümeye başlamış ve bu şekilde yavaş yavaş iki ayaklı yürüyüşe ulaşmıştır. Ancak böyle bir senaryonun bariz anatomik farklılıklardan dolayı gerçekleşmesi mümkün değildir.
    Evrimcilerin insanın "dik durup 2 ayağı üzerinde yürümesi konusundaki iddiaları o kadar dayanaksızdır ki kendileri bile bunu zaman zaman dile getirirler. İngiliz paleontropolog Robin Crampton 1996 yılında bilgisayar yardımıyla yaptığı araştırmalarda bu çeşit bir "karma" yürüyüşün imkansız olduğunu göstermiştir. Compton'un vardığı sonuç şudur: Bir canlı ya tam dik, ya da tam dört ayağı üzerinde yürüyebilir. (1)
    Bir başka evrimci paleoantropolog Elaine Morgan ise insanın evrimiyle ilgili olarak dört önemli açıklayamadıkları sırrın bulunduğunu şöyle itiraf etmektedir:
    "İnsanlarla (insanın evrimiyle) ilgili en önemli dört sır şunlardır:
    1)Neden iki ayak üzerinde yürürler?
    2)Neden vücutlarındaki yoğun kılları kaybettiler?
    3)Neden bu denli büyük beyinler geliştirdiler?
    4)Neden konuşmayı öğrendiler?

    Bu sorulara verilecek standart cevaplar şöyledir:
    1)Henüz bilmiyoruz.
    2)Henüz bilmiyoruz.
    3)Henüz bilmiyoruz.
    4)Henüz bilmiyoruz.

    Sorular çok daha artırılabilir, ama cevapların tekdüzeliği hiç değişmeyecektir." (2)
    Elain Morgan ve Robin Crampton gibi diğer evrimciler bilmiyor olabilir. Ama bizler biliyoruz ki 4 ayaklı, sürünen, uçan, iki ayağı üzerinde duran bizleri ve tüm canlıları var yaratan Rahman ve Rahim olan Allah'tır.
    Bunu kabul etmekte zorlananlara diyorum ki "insan vücudundaki kusursuz yaratılış sadece doğum sürecinde ya da hareket sistemi ile kısıtlı değildir. Ayak tırnağımızdan saçımızdaki bir tele kadar her yerimiz sonsuz sayıda yaratılış delili ile doludur.
    İsterseniz yazımızın başına dönüp bilim adamı Futuyma'nın ne dediğin bir hatırlayalım: "... Canlılar eğer eksiksiz ve mükemmel bir biçimde ortaya çıkmışlarsa o zaman üstün bir akıl tarafından yaratılmış olmaları gerekir." Bu doğrultuda değerlendirecek olursak söylenebilecek tek bir şey kalıyor yerde ve gökte ki her şeyi yaratan üstün ilmiyle herşeyi kuşatan Rabbimiz Allahtır.
     
  12. Siraç

    Siraç Site Yetkilisi Admin Editör

    Beyinciğin işlevi

    Görünüşe göre beyincik, bedenin kesin koordinasyonu ve kontrolünden zamanlaması, dengesi ve hareketlerinin uyumundan- sorumludur. Bir dansçının zarif hareketlerini, profesyonel bir tenisçinin rahat hareketlerini, bir araba yarışçısının hızlı kontrolünü, bir ressamın veya müzisyenin ellerinin kendinden emin davranışlarını düşünün. Beyincik olmasaydı, böylesine kesin dengeli davranışlar da olmazdı; tüm davranışlar, acemice ve beceriksizce olurdu. Öyle görünüyor ki, yeni bir beceri kazanma aşamasında olduğumuz zaman, diyelim yürümeyi veya araba kullanmayı öğrenirken, her hareketi ayrıntılarıyla önceden düşünmemiz gerekir ve beyin kontrolü ele almıştır. Fakat, yaptığımız işte ustalaştıkça ve becerimiz bizim özelliğimizin bir parçası, “ikinci doğamız” haline geldiği zaman kontrolü beyincik ele alır. Üstelik, ustalaşılan becerideki hareketleri düşünmek artık alışılagelmiş bir deneyimdir ve bu hareketlerin kolayca denetimi, geçici olarak yitirilebilir. Bunu düşünmek, beynin tekrar kontrolü ele geçirmesi demektir ve bu suretle sonuçta bir hareket esnekliği oluşsa bile, beyinciğin sağladığı akıcı ve dengeli hareket yitirilmiştir. Kuşkusuz yaptığımız tanımlamalar son derece basitleştirilmiş tanımlardır ama yine de beyinciğin işlevi hakkında bir fikir verebilir (Tuhaftır ama, beynin “bir taraftan diğerine geçişli” davranışı beyincik için geçerli değildir: Beyinciğin sağ yarısı, bedenin sağ tarafını, sol yarısı ise bedenin sol tarafını kontrol eder).
     
  13. Siraç

    Siraç Site Yetkilisi Admin Editör

    Nasıl Tat Alıyoruz

    Tat duyusu dil üzerinde bulunan, tat tomurcukları olarak adlandırılan alıcılar tarafından algılanır. Sayıları 9 bin-10 bin kadardır. Çocuklarda sayıları çok daha fazladır. Kırk beş yaşından sonra birçoğu etkinliğini yitirdiği için tat duyarlılığı da giderek azalır.

    Tat duyumu verebilmek için gazlar da dahil bütün cisimler erimiş halde olmalıdırlar yani ilk koşul suda çözülebilirliktir. Erimeyen maddeler sadece dokunum ve ısı duyumu verirler. Bir meyvenin kabuğuna dilinizle dokunduğunuz vakit tat alamazsınız. Bununla beraber tat duyumu, tadı olan maddelerin erimesini ve karışmasını kolaylaştıracak olan tükürük salgısı ile mümkün olur.

    Tat almada sadece dil ve ağızdaki sinirlerin değil kokunun da payı vardır. Koku duymayan bir kimse yediği yemeklerde hiç tat bulamaz. Tat duygusu insandan insana değişir.

    Koku duyusunda olduğu gibi tat duyumunu da oluşturan yine moleküllerdir. Gıdadaki molekül ile ağzın içindeki tat alıcı duyargalar arasındaki etkileyiş kimyasaldır. Gıdayı oluşturan bileşenlerin molekül yapıları ile tatları arasında da bir bağlantı vardır. Örneğin, atom yapısı büyüdükçe acı tat ortaya çıkmaktadır.

    Tatlı, tuzlu, acı ve ekşi olmak üzere başlıca dört tat unsurunun olduğu kabul edilmektedir. Tat duyusunun ortaya çıkması sırasında, tat molekülü dil üzerinde zayıf bir şekilde emilmekte, moleküler yapıda oluşan değişim sinirlerle elektrik sinyalleri olarak beyne gönderilmekte, tat beyinde algılanmaktadır. Tadın algılanması için gereken süre ortalama, bir saniyenin kırkta biri kadardır.

    Ana dört tat, dilin değişik kısımlarında algılanır. Acı, dilin arka kısmında, ekşi arka yanlarda, tuzlu Ön yanlarda, tatlılık ise dilin uç kısmında daha yoğun olarak algılanır.



    Genel olarak tatlılığın şekerden, ekşiliğin asitten, tuzluluğun tuzdan, acılığın da kafein, kinin gibi pek çok organik ve inorganik bileşenlerden kaynaklandığı söylenebilir. Ancak birçok gıda maddesinde bu bileşenlerin hemen hepsi vardır. Hangisi baskınsa biz onu algılarız. Örneğin, puan açısından (yüzde değil) değerlendirildiğinde kola, turşu, kahve ve balın tat değerleri aşağıdaki şekilde oluşur.

    Tatlar arasındaki karşıtlık etkisi de bazı tatları değiştirir veya şiddetlendirir. Örneğin, ekşi bir besin yenildikten sonra içilen su, şekerli bir tat verir. Tatma öncesinde alınan çok sıcak veya soğuk bir sıvı da tat duyumunu etkiler.
     
  14. Siraç

    Siraç Site Yetkilisi Admin Editör

    Dişler

    İnsanlarda ve hayvanlarda dişlerin başlıca görevi, besinleri kesip parçalayarak ve çiğneyerek sindirimi kolaylaştırmaktır. Bazı hayvanların dişleri birbirinin eşidir (yunusbalığı), ama insanda böyle değildir, insanın ağzında dört çeşit diş vardır: sekiz tane yassı kesici diş, dört tane sivri köpekdişi, sekiz küçükazı ve on iki büyükazı.

    Çocuk doğduğu zaman dişsizdir. Sonra dişler iki aşamada gelişir. Çocuk 5-6 aylık olunca geçici dişler çıkar (süt dişleri), giderek sayısı yirmiyi bulan bu dişler yavaş yavaş düşer (6 ile 12 yaş arasında), yerine daimi ve eksiksiz, ikinci dişler çıkar (o-tuz iki tane). Bunlar düşse de yerine yenisi çıkmaz.

    Çiğneme sırasında bazı yemek artıkları dişlerin arasında kalabilir; bakteriler bu yemek artıkları içinde gelişir ve dişlerde doku bozukluğuna (çürükler) sebep olabilir, bu da bazen çok ciddi bir hal alır ve sancı verir. Bunun için dişleri çok muntazam olarak fırçalamak (her yemekten sonra) ve hiç olmazsa yılda bir defa dişçiye muayene ettirmek kesinlikle gereklidir. Diş bakımında fazla sıcak ve fazla soğuk besinleri ağıza almamanın, fındık, ceviz gibi meyveleri dişle kırmamanın da önemi vardır.
     
  15. Siraç

    Siraç Site Yetkilisi Admin Editör

    Klavikula ( omuz kemiği)

    Taekwondo yüksekten gelen sert ve etkili tekmelere sahiptir .Bu nedenle sporcular klavikula ( omuz kemiği) kırılmalarına her an için hazırlıklı ve tedbirli olmalıdırlar.Klavikula kemiği kırıkları genellikle orta ve 1/3 dış kısmından kırılır.En yaygın olanı orta yerinden kırılmasıdır.Dış kısım kırkları nadiren olur .Bu kırıklar sıklıkla omuz eklemini de etler.
    Klavikula kırıkları omuz eklemi,kırk bölgesini çevreleyen yumuşak dokuları, tendonları bağları, damarları, kasları etkiler.
    Clavicula kırıkları kendisini :
    *Kırık bölgesinde ağrı,
    *şişme,
    *kırk parçaları birbirinden iyice ayrılmış ise gözle görülür bir şekil bozukluğu,
    *dokununca hassasiyet,
    *kan dolaşımı zarar görmüş ise etkilenen tarafın omuz ve kolunda soğukluk ve hissizlik hissi ile belli eder.
    Taekwondoda omuz eklem,i kırılmalarının önüne geçmek için sporcuların kullandığı safeguardlarda değişime gidilmiş ve koruyucular omuz genişliğini örtecek şekilde düzenlenmiştir.
    Bu tür kırılmaların önüne geçmenin diğer bir yolu da iyi bir kondisyon kazanman ve yeterli kas gücüne ulaşmaktır.kalın kas yapıcı kemiğin ve komşu dokuların korunmasında en büyük yardımcıdır.
    Klavikula kemiği şüpheniz varsa bunun tedavisi keinlikle dpoktor müdahalesidir.
    Doktora gidinceye kadar yapabileceğiniz müdahale:

    Münkünse kişinin o bölgeye baskı yapan elbise ve koruyucularını çıkartmak.

    Şok olasılığına karşı battaniye ile sarmak.Hemen buz tatbiki yapmak
    ve doktora müracaat etmektir.Doktor burada ameliyatlı veya ameliyatsız olarak kemik bütünlüğünü sağlar.Bunu sağlamak kemik kırılmasından hemen sonraki birkaç saat içinde yapılmalıdır.6 saat geçmesi demek iç kanama riskini artırabilir ve şoka neden olabilir.Doku elastiğini kaybettiği için kemik parçasını yerine kaydırmak zorlaşabilir.
    Kemik bütünlüğü sağlanınca doktor size hareketsizliği sağlamak için boyun askısı önerir.
    Cerrahide konan vidalar bir yıl veya daha fazla kalabilir.Ancak siz normal fonksiyonlarınıza ve antrenmanlarınız 4-5 hafta içinde dönmelisiniz.
    Sizin bu esnada yapmanız gereken buz masajıdır.İyileşmeden sonra bile buz tatbikini ihmal etmeyin.iyileşme sağlandıktan ve antrenmanlara başladıktan sonra bile buz masajını antrenmandan 15 dakika evvel 4-5 dakika uygulayın.
    Aktivitelerinize yavaş yavaş doktor tavsiyesi ile dönün.Herhangi bir şikayette aktiviteyi bırakın ve doktora başvurum.
    Toparlanma süresi içinde Et , balık ,süt yumurta gibi iyi protein içeren besinlerle beslenin.Bol sıvı ve lifli besinler alın.



    [​IMG]



    [​IMG]
     
  16. Siraç

    Siraç Site Yetkilisi Admin Editör

    Kulak

    Kulak üç bölümden meydana gelir: dış kulak, orta kulak, iç kulak; yalnız dış kulak dıştan görülür. Dış kulak, kulak kepçesiyle kulak yolundan oluşur; kulak kepçesi, kıvrımlı bir kıkırdak parçasıdır ve hayvanların birçoğunda hareketlidir, istenilen yöne yönelebilir; kulak yolunun sonu kulak zarı denilen değirmi bir zarla kapalıdır.

    Orta kulakta bir orta kulak boşluğu ve bunun içinde üç küçük kemik (çekiç, örs, üzengi), ayrıca mememsi boşluklara ve yutağa açılan östaki borusu bulunur. Şakak kemiğinin içine gömülü olan iç kulakta bir sıvı ve bu sıvının içinde yüzen bir çeşit kese (zar dolambaç) vardır. İç kulak, kulağın en önemli kısmıdır.

    Kulak sıvısı denilen bir sıvıyla dolu olan zar dolambaç, yarım daire biçiminde üç kanal ile iki torbacıktan (kırbacık ve kesecik) ve salyangozun bulunduğu salyangoz borusundan meydana gelir, işitme sinirlerinin duyarlı uçları salyangozun içindedir. Kulak kimi hayvanlarda bir kesecikten, kimi hayvanlarda bir kanaldan ibarettir; omurgalılarda giderek gelişmiştir
     
  17. Siraç

    Siraç Site Yetkilisi Admin Editör

    Nasıl Koku Alırız

    [​IMG]

    Duyu organlarımız bize dış dünya ile ilgili bilgileri aktarırlar. Bu bilgilerin yüzde 80'ini gözlerimizle, yüzde 1'ini ise burnumuzla alırız. Ancak nezle veya grip olup burnumuz tıkandığında, koku alamayınca, yediğimiz yemeklerin tadını bile alamayız, dünyadan aldığımız zevk azalır. Eğer burnunuzu parmaklarınızla iki yandan sıkarsanız, bir dilim çiğ patates mi yoksa elma mı yediğinizi söylemekte bile güçlük çekersiniz.

    Koku duyumuz anlaşılması en güç olan duyumuzdur. Bellek ve duygularımızla çok ilgilidir. Bir toprak yolda yürürken yağmur kokusu aldığımızda, birden bir çocukluk anımız canlanabilir.

    Peki bir koku duyduğumuz zaman ne oluyor? Bu kokuyu diğerlerinin arasından nasıl tanıyoruz? Beynimiz bu farklı uyarıları nasıl algılıyor? Bir kokunun oranı, bir litre havanın içinde bir miligramın milyonda birinden bile küçük olsa onu nasıl ayırt edebiliyor?

    Aslında tek bir koklama ile hemen hemen yeterli algılamayı sağlarız. Normal bir insan dakikada 30 litre havayı içine çekip koklayabilir. Ancak belli bir zaman sonra algılama süratle azalır, yani bir kokunun içinde uzun zaman kalırsak artık onu duymamaya başlarız. Kokunun hangi yönden geldiğini ise burun deliklerimize gelişi arasındaki anlık farktan anlarız.

    Koku alma kapasitemiz şüphesiz koku kaynağının gücüne de bağlıdır. Havanın bir litresinde 5,83 miligram eter olunca kokuyu ancak hissederiz de 0,000.000.4 miligram sarımsak kokusu bile hemen hissedilebilir. En güçlü koku çürük yumurta kokusudur. Bu kokunun molekülleri havada 100 bin molekül içinde bir tane dahi olsa burnumuz tarafından hemen algılanır. Bir kokunun artıp azaldığını hissedebilmek için, onun hava içindeki oranının en az yüzde 30 değişmesi gerekir.

    İnsanlar gün başlarken daha iyi koku alırlarken kahvaltıdan sonra koku hissi azalır. İlkbahar ve yazın ise kışa göre daha kuvvetlidir. Koku alma duyusunu sıcaklık, aç veya tok olma ve alınan ilaçlar da büyük ölçüde etkiler. Kadınlar erkeklerden daha iyi koku alırlar. Bu duyu 60 yaşından sonra azalmaya başlar. Koku alma duyusu eğitimle arttırılabilir.

    Burnumuzun boşlukları içinde, her biri birer metal para büyüklüğünde iki koklama mukozası vardır. Buralarda milyonlarca algılama hücresi bulunur. Bu sinir hücrelerinin tüylü uçları, nefes aldığımız zaman havada bulunan koku veren molekülleri yakalarlar. Aldıkları bilgileri beyin kökündeki koklama soğanına iletirler.

    Görüldüğü gibi koklama mekanizması biliniyor da sistem nasıl çalışıyor tam belli değil. Bir görüşe göre her koku molekülü kendine özgü bir frekansta titreşim yapıyor ve burnumuzdaki koku sinirleri bu özel titreşimleri algılıyor. Bu durumda koku seste olduğu gibi dalgalar halinde yayıldığından sinir hücreleri ile moleküller arasında doğrudan bir temas olması da gerekmiyor.

    Bir başka görüş ise kokuyu renklere benzetiyor. Nasıl bütün renkler aslında temel renklerden oluşuyorsa, bir kaç kokunun, bütün diğer kokuların temelini oluşturduğu ileri sürülüyor.

    Bazı bilim insanları ise her bir kokunun kendisinin başlı başına ayrı bir koku olduğunu, her koku için hücrelerin özel olarak ayrı ayrı görev yaptıklarını, beynin uyarının hangi hücreden geldiğine bakarak karar verdiğini düşünüyorlar. Bunun ispatlanması için her bir sinir hücresinin ayrı bir koku ile uyarılıp test edilmesi gerekir ki bu da imkansızdır.

    Görüldüğü gibi burnumuz ve koku alma hissimizin sırları tam çözülebilmiş değil. Kokulan burnumuz gibi olağanüstü bir hassasiyetle ve bir saniyeden çok az bir zamanda algılayıp, ayırt edebilecek bir makineyi günümüzün gelişmiş teknolojisi bırakın yapmayı tasarlayamamaktadır bile.
     
  18. Siraç

    Siraç Site Yetkilisi Admin Editör

    Deri

    Vücudu saran ve dokunma organını oluşturan koruyucu zar.

    Dokunma duyusu organı olan deri vücudun üstünü kaplar. Doğal deliklerin içi, sindirim ve solunum organlarının iç ve dış yüzleri de mukoza denilen yalınkat bir deriyle kaplıdır. Derinin üstünde kıllar ve gözenek adı verilen çok küçük delikler bulunur.

    DERİNİN YAPISI

    Deri üstderi ve altderi diye iki kısma ayrılır. Altderinin altında da derialtı dokusu denilen yağlı bir tabaka yer alır. Bu tabaka derinin kaslar ve kemikler üstünde kaymasını sağlar. Bundan yararlanılarak hayvanların, derisi kolayca yüzülebilir.

    Üstderi'nin kalınlığı bir milimetrenin onda biri kadardır. Üst kısmı cansız (boynuzsu tabaka), alt kısmı canlıdır. Üstteki ölü hücreler aşınıp döküldükçe alttan yeri doldurulur. Malpigi tabakası da denen canlı kısımda deriye rengini veren boya maddeleri bulunur.

    Altderi esnek ve dirençlidir. Kılcal kan damarları, sinir uçları, kıl kökleri, ter ve yağ bezleri bu kısımda bulunur. Kılın gövdesi cansız, fakat kökü canlıdır. Kıl günde ortalama 0,2 mm kadar uzar. Kan dolaşımı arttıkça kılın büyümesi de hızlanır. Kötü beslenme ve kötü kan dolaşımı kılların dökülmesine yol açar. Bazı hastalıklar da kılların dökülmesine sebep olur (kellik, saçkıran v.b.).

    Kılların beyazlaşması ise kıl soğanındaki boya maddelerini akyuvarların yok etmesinden ve mikroskopik hava kabarcıklarının kıla yerleşmesinden ileri gelir. Her kılın dibinde bir irkilme kası vardır. Soğuk ve korku gibi etkenler bu kasın kasılmasına ve kılın dikleşmesine sebep olur. Kılların dibinde bulunan salkım biçimindeki bir yağ bezi durmadan yağlı bir sıvı salgılar. Bu yağ deriyi ve kılları yağlayarak sudan korur.

    DERİNİN DUYARLILIĞI

    Deri dokunma organıdır. Dokunma, basınç, sıcak, soğuk ve acıyı algılar. Altderide bulunan sinir uçlarına bağlı duyu cisimciklerinin kimi dokunmayı, kimi basıncı, kimi sıcağı, kimi soğuğu, kimi acıyı alır. Geniş yüzeyi ve büyük duyarlığıyla deri vücudumuzun dış etkilerden korunmasını sağlar. Bu nedenle derinin bakımı ve korunması insanlar için büyük önem taşır.
    Elin üstderisinden bir parça: kırışıklıklardan, ter deliklerinden ve ince kıllardan oluşan tabaka açıkça görülüyor. 75 kiloluk bir insanda, l metrekare kadar yer tutan, 3 kg ağırlığında deri bulunur. Kalınlığı 1,5-3 mm arasındadır. Rengi ve görünüşü, cinsiyete, ırka, iklime, yaşa v.b. göre değişir.

    YANIKLAR

    Yanıklar, derinin en sık uğradığı kazalardır. Derinliğine göre üç dereceye ayrılır: birinci derece yanık, hafif bir yanıktır (güneş yanığı gibi); ikinci derece yanık, deride içi saydam bir sıvı dolu kabarcıklar oluşur, iz bırakabilir; üçüncü derece yanık, çok ciddidir, hem üstderiyi, hem altderiyi zedeler ve deri naklini gerektirir.

    ERGENLİK

    Erinlik döneminde bazen sivilceler yüzü, omuzları ve gövdenin üst kısmını kaplar. Bu çıbanın niteliği henüz belirlenmemiş ise de, sindirim ve hormon bozuklukları yüzünden çıktığı sanılmaktadır. Yerel tedavi (losyonlar sürülmesi) veya daha genel (be
    slenme sağlığına dikkat) bir tedavi uygulanır ve genellikle erişkin yaşta geçer.
     
  19. Siraç

    Siraç Site Yetkilisi Admin Editör

    Damarlarımız Neden Mavi

    [​IMG]

    Yaşamımızın sürebilmesi için vücudumuzdaki her bir hücrenin oksijene ihtiyacı vardır. Hücrelerimize oksijeni kanımız taşır. Kanımız oksijeni havadan aldığımız nefesin sonucunda akciğerlerimizden alır ve vücudumuzun her bir noktasına ulaştırır. Bu noktalarda oksijeni hücrelere devreden kanımız, kalp tarafından emilerek tekrar oksijen depolayabilmesi için akciğerlerimize pompalanır ve çevrim böyle devam eder.

    Kanımızın içinde oksijen moleküllerini tutup, damarlarda taşıyarak, hedefe ulaşıldığında bırakan özel bir molekül vardır. Kırmızı kan hücrelerini, yani alyuvarları çevreleyen ve aslında demir içeren bir protein olan hemoglobin, oksijenle birleşerek bilinen parlak kan rengini oluşturur.

    Kanımız hücrelerde oksijeni terk edip, karbondioksiti alıp geri dönerken yani toplardamarlarımızda iken rengi koyu kırmızı hatta biraz mora yakındır. Damarlarımızın çeperleri ve kan hücreleri renksiz olduklarından, kanın rengini veya renginin tonunu içinde oksijen olup olmaması tayin eder.

    Damarlarımızın mavi renkte görünmesi, vücudumuza gelen ışığın bir kısmının derimizde emilmesi, bir kısmının da yansıtılması ile ilgilidir. Derimizde mavi renk gibi yüksek enerjiye sahip dalga boyundaki ışıklar daha çok yansıtılıp gözümüze geldiği için damarlarımız mavi renkte görülür.

    Vücudumuzda gördüğümüz damarların hemen hemen tümüne yakını daha koyu renkli kanı taşıyan toplardamarlardır. Atardamarlarda kalp tarafından pompalanan kanın vücudun her yerine süratle ulaşabilmesi için basınç yüksektir. Toplardamarlarda ise kanın basıncı düşük, hızı da daha yavaştır.

    Herhangi bir atardamar kesildiğinde kan daha hızlı dışarı çıkar, kan kaybı süratli ve çok olur. Hayati tehlike yaratır. Bu tehlikeye karşı atardamarlarımız daha kalın çeperli yapılmış ve derimizin altında daha derinlere yerleştirilmişlerdir. Bir kaza veya ameliyat olmadıkça atardamarlarımızı pek göremezsiniz.

    Bu nedenle derimizde gördüğümüz damarların çoğu, et kalınlığı az olduğu için içindeki kanın rengini daha çok yansıtan ve deriye daha yakın olan toplardamarlardır. Tabii ki bu durum toplardamarlar kesildiğinde kanın koyu kırmızı veya mor renkte akacağı anl----- gelmez. Kesilme yerinden akan kan derhal hava ile temas edip, ondaki zengin oksijeni alır ve rengi yine bilinen kan rengine dönüşür.
     
  20. Siraç

    Siraç Site Yetkilisi Admin Editör

    Saçlar

    [​IMG]

    Bütün memeliler arasında yalnız insanın başı, ensesi ve şakakları, vücudun geri kalan kısımlarında çıkan kıllardan farklı kıllarla örtülüdür.

    Saç, tırnaklarınkine ve derinin koruyucu tabakasına benzeyen boynuz-su bir maddeden meydana gelir. Başlıca iki bölümü vardır: kök ve sap. Saçın tek canlı öğesi olan kök, saçlı deriye gömülüdür ve yaklaşık olarak ayda bir santim kadar büyüyen sap kısmı buradan çıkar. Yaş ilerledikçe saçlar beyazlaşır (ağarma) ve yavaş yavaş dökülerek sonunda bazen büsbütün yok olabilir (dazlaklık).

    Saç sıklığı, santimetre kareye yaklaşık 175 ile 300 arasında değişir. Erişkin insan günde 35-100 arası, çocuk 90 ve ihtiyarlar ise 120 saç döker. Saçlar kışa göre yazın ve gün-düze göre geceleyin daha çabuk uzar.
     

Bu Sayfayı Paylaş