İngiliz Sömürge Stratejileri

'Tarihi Bilgiler' forumunda DilzaR tarafından 20 Ocak 2009 tarihinde açılan konu

  1. DilzaR

    DilzaR Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    İngiliz Sömürge Stratejileri konusu
    İngiliz Sömürge Stratejileri-I

    [​IMG]

    GİRİŞ

    Öncelikle konunun başlığının içinde geçen “Ortadoğu” ve “Sömürge” terimlerinin tam bir netliğe kavuşturulması ve bizim konumuzda bu terimlerden bahsederken neyin ifade edildiğinin bilinmesi konunun anlaşılması bakımından yararlı olacaktır.
    .
    Ortadoğu; Ortadoğu ’nun sınırlarının çizilmesinin zorluğu , bölgenin belirgin bir coğrafi birim olmamasından değil, “Batı” gibi siyasal ve kültürel unsurlar tarafından belirlenmektedir.Dolayısıyla Batı’nın bölgedeki çıkarları ve müdahelelerinin gelişmesiyle tanım değişikliklere uğramıştır.En dar bakış açısıyla Ortadoğu; Türkiye, İran ve Mısır üçgeni ve bu üçgenin içinde kalan ülkeleri kapsar.En geniş bakış açısına göreyse bu devletleri ve onlara komşu olan çevre Müslüman ülkeleri, yani Kuzey Afrika , Sudan, Somali ve Afganistan’ı içerir.Bilimadamları arasında üzerinde en çok anlaşmaya varılan tanım, Arap Devletleri’ne Türkiye, İran ve İsrail’in eklenmesiyle elde edilen bölgedir.Bölge ne şekilde tanımlanırsa tanımlansın, burada Arap kültürü ve İslam dini egemendir.Bölge içinde iki ayrı alan vardır: (i) Merkez; bu alana Mısır, İsrail, Doğu Akdeniz’in Arap Develetleri, Arap Yarımadası, Türkiye dahildir.(ii)Çevre; Kuzey Afrika’nın geriye kalan bölümü(bazen Kuzeybatı Afrika ayrı bir birim olarak ele alınır) Sudan (bazen Sahra’nın güneyindeki Afrika içinde inceleme konusu olur)ve İran(bazen Pakistan ve Afganistan’la birlikte Güney Asya’nın uzantısı olarak gruplandırılmaktadır)çevreyi oluşturur.Bölge devletlerinin nüfusu , Lübnan ve İsrail dışında, büyük çoğunluğu Müslümandır.Ancak ,ortak din her zaman birleştirici bir öğe olamamaktadır.Çünkü İslam birçok bölüntülere ayrılmış olduğu gibi, bölge dışında da nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan devletler bulunmaktadır.Bölge devletleri , Türkiye, İran ve İsrail dışında Araptır.Bölgeyi tanımlamanın bir başka güçlüğüde aynı yere hem “Ortadoğu” hem de “Yakındoğu” denmesinde kaynaklanır.Yakındoğu eski bir terim olup, kökeni ilk Avrupa keşiflerine kadar geri gider.Avrupa ile Uzakdoğu arasında kalan alana ise Yakındoğu denmiştir.Daha sonra Osmanlı Devleti’nin yönetimi altındaki topraklar için kullanılmıştır.Ortadoğu terimi ise, II. Dünya Savaşı sırasında İngiltere Ortadoğu Komutanlğı ve Müttefik Lojitik Merkezi gibi askeri kuruluşlrın ortaya çıkmasıyla yaygın bir biçimde kullanılmaya başlanmıştır.Ancak hangisi kullanılırsa kullanılsın, her iki terimde Avrupa çıkışlıdır ve Asya ile Afrika kıtalarından bakıldığı takdirde hiçbir anlam ifade etmez.Bazı bilimadamları bu karışıklığı ve Avrupa eğilimini ortadan kaldırmak için, Ortadoğu’ya “Beş deniz Bölgesi”, “Doğu Akdeniz” yada “Merkez Bölge” gibi adlar vermekteyseler de hiçbir genel kullanımı içine girememiştir.XV. yüzyılda deniz yollarının bulunmasıyla, bölgenin kıtalararası ulaşımdaki azalan önemi, modern zamanlarda Süveyş Kanalı’nın açılması ve Hava yollarının artan önemi su yolları olan Türk Boğazları, Süveyş Kanalı, Kızıldeniz, Babel Mendap Boğazı, Hürmüz Boğazı ve Basra Körfezi Ortadoğu’dadır.Bunların ne kadar önemli taşımacılık ve ulaşım merkezleri olduğu, 1956 ve 1967-70’de Süveyş Kanalı’nın, 1980’den sonra Basra Körfezi’nin kapanmaları açık bir biçimde ortaya çıkmıştır.Bölgenin XX. yüzyıldaki önemi yeni petrol üretimiyle belirginleşmiştir.Ortadoğu petrolü Avrupa ile Asya’nın enerji ihtiyaçlarının büyük bir bölümünü karşılamaktadır.Batı Avrupa’da tüketilen petrolün % 75’i, Japonya’da tüketileninde % 90’ı Ortadoğu’dan gelmektedir.Bu startejik hammadde zenginliği, Ortadoğu’yu büyük devletler arasında bir rekabet alanı haline getirmiştir.
    Sömürgecilik ise; ...akademik çevrelerce genel kabul görmüş bir tanımı yoktur.Sömürgecilik; ekonomik, siyasal ve kültürel olarak bir grubun(ların) diğer(leri) üzerinde hakimiyet kurması olarak tanımlanabilir.Bir coğrafyanın siyasi ve ekonomik olarak yabancı bir devletin hakimiyetine girmesi olarak tanımlayabiliriz.Yani bir coğrafya ekonomik ve siyasi olarak bir devlete boyun eğdirilir.Bunun için ise sömürgeci devlet doğrudan askeri ve siyasi güç kullanır.

    Birinci Bölüm

    İNGİLTERE’NİN SÖMÜRGECİLİK TARİHİ

    İngiltere sömürgeciliğe iç savaş ardından yapılan 1688 Devrimi ile başladığı söylenebilinir.Bu devrim ile İngiltere de yönetim meşruti ve anayasal oldu.Parlamento ülkenin gerçek gücü haline gelmişti.Bu devrim ve daha sonra Hannover Hanedanı’nın iktidara gelmesi ticaret burjuvazisinin işine yarayıp İngiliz sömürgeciliğini tetikleyen güç oldu.

    Devrimi denizlerde yayılma izledi. Ticari bir kar elde etmek için tam bir imparatorluk meydana getirildi ve düzenli bir şekilde sömürülmeye başlandı.Elbette bunları yapabilmesi için deniz üstünlüğüne ihtiyacı vardı.Bunu da kısa süre içinde hallederek yayılmaya başladı.

    İngiltere’nin bu yayılması diğer büyük güçleri İngiltere aleyhinde ittifaka itti. Bu rekabetin getirdiği savaş ters bir etki yaparak İngiltere’nin yayılmasına yaradı. İspanya Veraset Savaşı (1701-1713) ve Yedi Yıl Savaşları (1756-1763) İngiltere’nin çok önemli sömürgeler elde etmesine yaradı. Ayrıca Hindistan’da bölge hakimiyeti için Fransa ile yapılan Plasey Savaşı neticesinde, bölgeden Fransızlar’ın çekilmesine ve buraları İngilizler’e devretmesine neden oldu. Hindistan ile İngiltere arasındaki en önemli geçiş yeri olan Oratdoğu bölgesinin İngiltere açısından önemi artmaya başladı.

    1770’lere doğru Amerika ve Hindistan olmak üzere iki İngiliz nüfuz bölgesi oluşmuştu. Bu geniş toprakların korunması ve sömürülmesi gittikçe ağırlaşan ulaşım sorunları nedeniyle deniz üsleri sorunu doğmaya başaldı. Bu dönem aslında Doğu ile ticareti rahatça yapmak, pazarları ve buralara erişimi sağlayan ticaret yolları üzerindeki stratejik mevkileri elde tutmak için mücadelenin olduğu zamandır. Bu zamanda Ortadoğu’nun öneminin artmasının bir diğer sebebide Atlantik yolunun denetimini Hollandalılar’ın elinde olmasından kaynaklanıyordu. Özellikle batısının denetimini elinde tuttuğu Akdeniz, İngilizler açısından daha bir önemli hale gelmişti.

    Sanayi Devrimi’nin birinci aşaması ile İngiltere, sömürgelerinde ki plantasyonlarından elde ettiği hammaddeyi çok kısa zamanda işleyip pazara sürdü. Bununla rekabet edemeyen yerel tüccarlar ticareti büyük ölçüde İngilizler’e bırakmak zorunda kaldılar.

    Napolyon Savaşları İngiltere’yi gerçek manada tehdit etmişti.Bu tür bunalımlardan çıktıktan sonra İngiltere yeni bir denizaşırı yayılma ve Hind Okyanusu’nu kapsayan güçlü üsler ağı kurma dönemine girdi. XIX. yüzyılın başlarında İngiltere kesin br biçimde denizlere hakim olmuştu. Ayrıca bu dönemde ilk defa Doğu Akdeniz’de boy göstermeye başlamıştır. Bunun anlamı ise , dünya ticaretinde en büyük söz sahibi olmasının yanında çok büyük zenginliklerin İngiltere’ye akması idi.

    Bu dönemde İngiltere’ de libarelizmin yükselişi ile tolumsal değişme meydana gelmiştir. İngiltere köleleri koruma adına bazı kanunlar çıkarıp, onların hamisi rolünü üstlenmiştir. Bu da Asya ve Afrika’da küçük devletlere müdahele hakkı vermiştir. 1830’larda başlayan Sanayi Devrimi’nin i kinci büyük dalgası ile görülen en büyük değişiklik üretimin çapında olan artıştır. Büyük ölçekli fabrika üretimi ve ulaşım yöntemlerinde meydana gelen yenilikler Avrupa ticaretini çok büyük bir hale getirdi. Üretimin büyük boyutlara ulaşması malların çok ucuza satılmasına neden oldu. Bu dönemde İngiltere dünyayı ekonomik olarak yönlendiriyordu. Ticaret burjuvazisinn yerini alan XVII. ve XVIII. yüzyılların zayıf sanayi burjuvazisi politikaya ağırlığını koymaya başlamıştı. Bunun sayesinde sömürgeler ve pazarlar üzerindeki İngiliz ticaret şirketlerinin tekeli kırılıp serbest piyasa ekonomisi getirilmişti. Sanayi Devrimi’nin bu hamlesi ile demiryolu yapımı, kömür ve çelik sanayileri gelişti. İngiltere artık dünyanın en önemli sanayi merkezi haline gelmişti. Dünya ticaretinin en önemli unsuru ve belirleyicisiydi. Mallarını satmadığı yalnızca birkaç ülke kalmıştı. İngiltere s ömürgeciliği pazarların mutlak hakimi olmasının yanısıra Osmanlı Devleti gibi bağımsız devletlerin pazarlarını da serbest ticaret anlaşmaları ile ele geçirmişti.

    Süveyş Kanalı’nın açılması çok önemli bir olaydı. Avrupa yayılmasında hareketli bir dönem olmasına neden oldu. Kanal büyük ticaret yollarını değiştirmişti. Bundan sonra Ortadoğu, İngiltere açısından daha da önemli hale gelmişti ve bölge üzerindeki siyasetinde bazı değişikliklere gitme zorunluluğu yaratmıştı. Bu durumda Doğu Akdeniz’de hiçbir üssü olmaması, Rus tehlikesine karşı yardım karşılığında Kıbrıs Adası’nı ele geçirmesi ile sonuçlandı. Bunu Mısır’ın işgali izledi. İngiltere Afrika ve Asya’da hammadde bakımndan zengin ayrıca stratejik özlliği olan yerleri ele geçirerek büyümesine devam etti.

    Mısır, İngiltere açısından yalnızca Süveyş Kanalı’nın bulunması nedeniyle önemli değildi. Ayrıca Güney Afrika’dan elde ettiği mücevher ve diğer değerli madnlerin rahatça taşınması için yapmayı planladığı Ümit Burnu-Kahire Demiryolu açısındanda son derece önemliydi. Ayrıca İngilizlerin Afrika’da Kuzey-Güney yönlü bu ilerlemesi, Fransızlar’ın Doğu-Batı yönünde olan genişlemesi ile çakışınca, bu iki imparatorluk burada hakimiyet mücadelesine girdi ve bu mücadeleyi de İngiltere kazandı.

    Kısa bir zaman sonra İngiltere büyümekte olan Almanya karşısında en büyük rakibi olan Fransa ile işbirliğine gitmekten kaçınmadı. I.Dünya Savaşı’nı kazanan bu dvletler yenilen devletleri-özellikle Osmanlı’yı-aralarında paylaştılar. İngiltere bu paylaşımdan stratejik ve petrol zengini olan yerleri aldı. Bu dönemde petrolün rolunün iyice artması artık İngiltere’nin tamamen Ortadoğu’ya dönmesine neden oldu. Bu hakimiyeti Manda Rejimi ile sürüdürüldü. Ayrıca İran gibi ülkeleri de siyasi ve askeri gücüne dayanarak sömürmeye devam etti.
     
  2. DilzaR

    DilzaR Üye

    İngiliz Sömürge Stratejileri-II

    İkinci Bölüm

    İNGİLTERE ‘NİN ORTADOĞUYA KARŞI UYGULADIĞI SÖMÜRGE SİYASETİ


    İngiltere’nin Ortadoğu’ya karşı uyguladığı sömürge siyasetinin genel olarak üç dönemde incelenmesi konunun anlaşılması bakımından daha uygundur. Bu dönemler; Hindistan denetiminin İngilizler tarafından ele geçirilmesinden Süveyş Kanalı’nın açılmasına kadar olan birinci dönem, bu tarihten I. Dünya Savaşı’na kadar olan ikinci dönem ve I. Dünya Savaşı sonrası olan üçüncü dönemdir. Aslında bu dönemler çok kesin hatlarla birbirinden ayrılmış değildir . Fakat bölgede ve bölge üzerindeki politikalarda meydana gelen etkiler ile İngiliz politikasında oluşan değişiklikleri yansıtmak bakımından yararlı olacaktır. Çünkü İngiltere’nin bölgede duruş amacı ve beklentilerinde bazı değişikler meydana gelmiştir. Bu amaç ve beklentiler doğrultusunda İngiltere bölge politikalarında birtakım değişikliklere gitmek zorunluluğu hissetmiştir.

    İngiltere esas olarak iki çeşit sömürgeye sahip olmuştur; tam ve yarı sömürgeler. Tam sömürgelerde ekonomik bağımsızlık ile siyasal bağımsızlığı da ele geçiriyordu. Bunlara en iyi örnek Hindistan’dır. İkinci grupta ise politik bağımsızlıklarını biçimsel olarak muhafaza eden fakat ekonomik olarak büyük öçüde İngiltere’ye bağlanmış devletler bulunur. Bunlara örnek olarak ise Osmanlı Devleti en iyisi olacaktır. Birinci grubu fiilen işgal ederken, ikinci grubtaki ülkelere “serbest ticaret ilkeleri” denen yollar ile giriyordu. Normal ekonomik ilişkiler çerçevesinde yatırımlar yapıp bölgeyi sömürmeye başlıyordu. Bu bölgeler İngiltere için üretim yapan ama kendisi için birşey üretemeyecek hale getirilen yerlerdi. İngiltere bu bölgelere çeşitli yollara ile sermaye ihracı yapıyordu. Yarı sömürgelerde en önemli yöntem, borç verme yolu ile olanıydı. Osmanlı ve Mısır üzerindeki hakimiyetini böyle kurmuştu. İlk büyük yatırımlar, dış denetime kapı aralayan bu borçlar ile yapıldı. Daha sonra bu borçlar ile ele geçirilen imtiyazlar bölgeye daha büyük ölçeki sermeye ihracını sağlıyordu. Görüldüğü gibi İngiltere sömürdüğü ülkeden elde ettiği karlar ile o ülkeyi daha etkin bir biçimde sömürüyordu.

    Bu dönemsel değişimlere rağmen İngiltere genel olarak uyguladığı sömürge siyasetinin -özellikle Hindistanda uyguladığının- devamı olarak, Ortadoğu siyasetinde belli birtakım prensiplerini uygulamaya devam etmiştir. İngiltere, daha çok dolaylı yönetimi yeğlemişlerdir. Bunun en açık ve bize en yakın örneklerinden biri Kıbrıs’ın İngiltere tarafından işgalidir. Ada işgalinden sonra Osmanlı’ya ait gözükmekle beraber askeri ve stratejik olarak İngiltere tarafından kullanılacaktı. Bundan önce bölgeye yerel hükümdarlar ile yapılan sözde dostluk anlaşmalrı ile bölgeye giriyordu. Yönetimi direkt olarak ele aldığı yerler pek azdı. Bu konudaki İngiltere politikası yerleşik toplumsal kurum ve ilişkilerde olabildiğince az sarsıntıya neden olmaktı. İngiltere işlerini genelde bölgede yaşayan ve anlaşma hükümlerini güvenceye almak için bir tür bekçi görevi yapan bir İngiliz aracılığı ile yürütürdü. Yerel yönetici uygulamada İngilizlere karşı inatla direnmedikçe tahttan indirilmezdi. Daha doğrusu ya İngiltere’nin dediğini yapcak yada yerine başka biri getirilecekti. Aslında devletin iç ve dış politikası bu İngiliz yetkili tarafından, İngiliz siyasetine uygun olarak devam ettiriliyordu. İngilizler, askeri zorunlu kalmadıkça ticarete karıştırmak istemiyorlardı. Fakat yinede tüccarların ardında silahlı kuvvetleri vardı. Tek hedefleri oldukça çok kazanmak ve oldukça ucuza mal etmekti. Bu yüzden yerel din, kültr vs. üzerine pek oynamamışlardır. Yani alışılmış yaşam ve yönetim biçimlerini değiştirmekten kaçınmamışlardır. Böylece bölge halkı İngilizler’e karşı gelmek için daha az nedene sahip olmuştur. Bu ise İngizler’in buralarda uzun süereler yerleşmesini sağlıyordu. “Tüccar laikliği” denen olguyu çok iyi tatbik ediyordu. Tahminimce bunun bir diğer sebebi de zaten İngilizler’in bölgeye girmesinde bu alışılmış yaşam ve yönetim biçimleri etkin bir karşı koyma gösterememişlerdi. İngiltere bölgede devamlı olması için kendi askeri ve siyasi üstünlüğünden önce bu sömürüye açık ortamın devamını aynen muhafaza etmesi gerekiyordu. Bir diğer sebebi de; Fransa gibi rakip devletlerin olması İngilizler’i biraz daha tavizkar görünen-yerel halkın sempatisini kazanmak enazından tepkisini azaltmak için böyle bir yol izlemeye itmiştir.

    Fakat Ortadoğu’da startejık çıkarları daha ön planda idi. Özellikle ilk dönemler için, Hindistan’ daki hakimiyeti ve Doğu ile yapılan ticaretin geleceği herşeyden önce Ortadoğu’daki hakmiyetine bağlıydı. Buralarda kesin olarak varlığını hissettirmek zorunda idi. Bu mecburiyet buralarda genelde askeri güce biraz daha fazla dayanmasını gerektiriyordu. Bu tür yerlerin korunması en az ticaret kadar öenmlidir. Çünkü İngiltere konumudaki ülke bölgeler arası bağlantıyı sağlayamaz veya en azından aksamasına engel olamazsa -kendi ihtiyacı olan; artan nüfüsu beslemek için besin maddesi, üretim için hammade vs.- bu onun temel verlığın tehlikeye atabilirdi. Bu yüzden bu bölgelerin korunmasında askeri faktörün de önemi vardır. İngiltere askeri gücü ile denetim altına aldığı bölgeyi daha sonra bölgede yerleşen bir valisi ile rahatça idare edebiliyordu. Bu bölgelere yerleşirken bölgede kendine yardımcı olacak bir sınıf veya topluluk -etnik de olabilen- arıyordu.

    Yukarıda yaptığımız ayrıma göre birinci dönem olarak adlandırdığımız dönem de İngiltere’nin temel amacı; sömürge haline getirdiği Hindistan ile arasındaki bölgenin kontrolünü sağlamaktı.Hindistan’daki durumunun gereği İran ve Osmanlı ile dost geçiniyordu. Fakat aynı zamanda Aden gibi stratejik yerleri de ele geçiriyordu. İngiltere hükümetinin niyetini ve izlediği politikayı en iyi, Başbakan Disraeli’nin 5 Mayıs 1878’de Kraliçe’ye yazdığı bir mektuptan alınan şu pasaj açıkça belirtir;“Eğer Bab-ı Ali , Kıbrıs’ı majestelerine vererek , karşılığında Osmanlı Devleti’nin Asya’ daki topraklarını , Rus saldırısına karşı koruyacak bir anlaşma yapacak olursa, İngiltere’nin Akdeniz’ deki kuvveti artacak ve majestelerinin Hindistan İmparatorluğu da son derece kuvvetlenecektir”. Fakat bundan Doğu Akdeniz ile Avrupa arasındaki ticaretin önemli olmadığı sonucu çıkmamalı.1830-1860 yılları arası bölge ile Avrupa arasındaki ticaret yaklaşık sekiz kat artmıştı ve ticaretin büyük ölçüde yönlendiricisi İngiltere idi. Bu dönem aslında serbest ticaret dönemi olduğundan rakip sömürgeci güçlerin pazarları ellerine geçirme dönemidir. Bu rekabetten dolayı Ortadoğu’yu elinde tutması İngiltere için çok önemliydi.

    İngiltere dünyanın her tarafından elde edilen hammaddeye gereksinimi olduğu bir zamandı. Hammaddeleri sürekli ve düzenli bir şekilde ve en ucuza sağlamak, hammadde üreten ülkeleri ekonomik ve siyasal denetimi altına almak zorundaydı. Bu baskı için de Ortadoğu bir geçiş noktasıydı. Bu yüzden bazı girişmleri vardı. Öncelikle ağırlık verdiği yerler, önemli limanlar veya ileride bu görevi ifa edecek yerlerdi.

    Doğu Akdeniz denen bölgede hakim güç Osmanlı Devleti idi. Osmanlı ile iyi geçinirlerse burayı da dolaylı olarak kontrol altına alabilirdi. Eğer Osmanlı bu zamanda yıkılırsa Avrupa devletleri kendi aralarında çıkar çatışmasına girebilirlerdi. İngiliz donanması sayesinde böyle mevki hakimleri yapılan anlaşmalar ile bölge siyasi nüfuz altına alınıyordu. Fiili olarak yönetimi ele almasa da yönetici sarayına yerleştirilen bir İngiliz yetkili sayesinde perde arkasından idareyi elinde tutuyordu ve politikası da kaçınılmaz olarak İngiliz siyaseti doğrulktusunda oluyordu. Bu kişiler hükümet ve resmi görevlileri etkileyebiliyor ve bu etkiyi kendi yurttaşlarının ticari, ülkelerinin ise siyasi çıkarları doğrultusunda yönlendiriyorlardı.

    Ayrıca pazarların ele geçirilmesin de “serbest piyasa ilkeleri” denilen ve çeşitli anlaşmalar ile dayatılan şartlar etkili olmuştur. Burada ki en büyük yardımcıları işbirlikçi burjuvazi denilen sınıftır. İngilizler Anadolu’da tüccar-azınlık- burjuvazi ile ortak harekete geçip sanayinin yabancı ve azınlıkların tekelinde olması sağladı. Bunlar bölge ticaretinde aracı rolu oynuyorlardı. Avrupa ile ticaretin geliştirdiği bu burjuvazi ile aralarında çıkar ittifakı mevcuttu. İngiltere kendini bu konuma yükselten cemaatleri yardım ve koruması altına alıyordu. Bunlar yerel pazarları tanıyıp tüccarlara aracılık ediyorlardı ve XIX. yüzyılda Avrupa Devletleri adına ajan, çevirmen gibi işlerde çalıştılar. Bunları yapan müslümanlar da mevcuttu. Bu tüccarlar uluslararası ticaretteki önemlerinin yanısıra yerel ticarettte ise gerçek hakim zümre idi. Örnek olarak; Suriye veLübnan’da Hristiyanlar, Irak’da Yahudiler, Mısır’ da Koptlar idi, Osmanlı’da ise Ermeni, Rum ve Hristiyanlardı. Görüldüğü gibi bölgede kendine yardımcı olarak bulduğu grupları, kendi çıkarları gereği kullanmıştır.

    Bu dönemde İngiltere’nin Osmanlı siyaseti; Osmanlı’nın yıkılmaması yönündeydi. Osmanlı İngiltere’nin bölge üzerindeki siyasetinde en önemli yeri teşkil eder ve Osmanlı’nın toprak büütnlüğünden yanadır. Bunun temel olarak iki sebebi vardir; ilki Osmanlı’ya karşı düşmanca bir tavır takınan Çarlık Rusyası’nın toprak genişletmesini engellemek, ikinci olarak ise, Osmanlı pazarını başta Almanya olmak üzre diğer devletlere kaptırmak istememesidir. İngiltere’nin asıl isteği; dağılama süreci yavaşlatılmış ve İngiltere ile ekonomik ve siyasal bağları güçlendirilmiş bir Osmanlıydı. Osmanlı’yı sömürmesi içim onu dağıtmadan ayakta tutması gerekiyordu. İngiltere bu yüzden reformlar yaptırarak Osmanlı’yı ayakta tutmaya çalışmıştır. Böylece kendi dışındaki Avrupa Devletleri’nin müdaheelesini engellemeye çalışmıştır. Çünkü Osmanlı’nın idaresi altındaki bölgeler, stratejık ve ekonomik olarak İngiltere için çok önemli bölgelerdi.

    İngiltere sömürülen ülkede kendi ekonomik gereksinileri olan hammadde kaynaklarını geliştirmek için çaba harcıyordu ve bunu da tek yönlü yapıyordu. Ortadoğu plantasyonlarında yetişirelecek ürünü İngiltere belirlemekte idi. Bu ürünleri kendi belirlediği sabit fiyatlar ile alması yerli sermayenin oluşmasına engel oluyordu. Fakat unutulamaması gereken husus İngiltere bölgeleri sömürürken , diğere taraftan bölge halkının satın alma gücünün belirli bir orandan aşağıya düşmemesini sağlıyordu. Çünkü bu kendi pazarını yok etmek anlamına gelirdi. Ayrıca bu bölgelerde üretken güçleri de harekete geçirirdi ama kendi gereksinimleri doğrultusunda . Örneğin etkisi günümüze kadar devam etmiş olan bu olgu – Mısır’ın pamuk üretiminde yoğunlaşması gibi- tamamen İngiltere yönlendirmesi ile oluyordu.

    İkinci dönem dediğimiz devrede ise; Ortadoğu’nun önemi daha da artmıştı. Süveyş Kanalı’nın açılışı Ortadoğu’nun önemi bir kat daha arttırmıştı. Süveyş Kanalı’nın açılışı Hindistan’ı savunmak zorunda olan İngiltere’nin dikkatini Mısır’a çekti. Osmanlı Devleti’nde olduğu gibi Mısır’a da ekonomik yardımı ile başlayan ve sonunda kanal hisselerinin çoğunu ele geçirmesi ile devam eden süreç ile Mısır’ı dışa bağımlı hale getirdi. Artan dış bağımlılığa tepki olarak bir Temsilciler Meclisi kurulmuştu. Bunu yabancı karşıtı hareketlere girilebileceği yolunda yorumlayan İngiltere Mısır’ı işgal etti. Yani İngiltere açık bir tehdit alacağı kuşkusu ile askeri müdahele gerçekleştirdi. Süveyş’ in ticaret yollarını değiştirmiş olması ve Almanya’nın bu bölgeyi denetimine alacağı korkusu üzerine İngiltere Süveyş ve Mısır’ı işgal etti. Bu dönemden sonra İngiltere, Mısır’ı yönetmeye başlamsına rağmen dış politikadaki karışıklıklardan dolayı bunu resmi olarak ifade etmedi. Daha sonra Sudan’daki dini hareket neticesinde çıkarları gereği burayı Mısır’daki birlikleri işgal edip, Mısır ile birleştirerek bir kondominyum meydana getirdi. Buradaki yerel hükümetler ismen varlıklarını korurken, gerçek yönetim İngiltere’nin elindeydi.

    XIX. yüzyılın ortalarına doğru yeni teknolojiler ile üretim yapan Almanya, Osmanlı pazarını ele geçirmeye başlamıştı. Almanya’nın sanayileşmesini tamamlayıp büyük bir güç haline gelmesi İngiltere’ nin Osmanlı ve bölge üzerindeki siyasetini de değiştirmesine yol açmıştır. Osmanlı’nın Almanya ile yakınlaşması, ona biraz daha hareket serbestisi sağladı. Almanya’nın güçlenmesi neticesinde İngiltere dış yatırım ve ticaretini sömürgelere kaydırmaya başladı. Artık amacı hiç olmazsa elindeki sömürge pazarlarını kaçırmamaktı. 1886’dan sonra, savunuculuğunu yaptığı serbest ticaret ilkelerinden vazgeçip, İmparatorluk içi ekonomik ilişkilere ağırlık vermeye başladı.

    Ayrıca bu zamnda Ortadoğu’daki ekime daha fazla toprak ayrılmaya başlandı ve bu ürünlerde dünyada bir pazara sahip oldular. Irak, Suriye, Filistinve Mısır büyük ölçüde besin ithal eden bölgeler haline gelmişlerdi. Bu nedenle Ortadoğu’dan da kolay kolay vazgeçemiyordu.

    Büyük devletler çıkarları gereği, diğer bir büyük devletle işbirliine gitmekten kaçınmazlar. Bundan dolayı Almanya’nın güçlenmesi daha önce dünya üzerindeki hakimiyet yarışındaki en büyük rakibi olan Fransa ile işbirliğine gitmesine neden oldu. Bundan sonra bu iki devlet çoğu zaman aynı safta olacaklardır.

    Osmanlı’nın bölünmesi ise bu dönem için İngiltere’nin işine geliyordu. Almanya tehlikesi karşısında bölgedeki stratejik mevkileri sağlama alması gerekiyordu. Böylece Almanya’nın büyümesi, başka bir deyişle ise kendi küçülmesinin önüne geçmeye çalışmıştır. Eğer Almanya sayesinde Osmanlı’nın Panislamist politikası başarıya ulaşırsa, o zaman bölgede İngiltere’nin hiç bir etkisi kalmazdı. Bu yüzden İngiltere, Osmanlı’yı parçalama -ki aslında islam devletleri bütünlüğünü parçalamadır- planını uygulamaya koydu. Bu ulusçuluk hareketi ile İslam toplumu parçalanma evresine girdi.

    Ulusçuluk XIX. ve XX. yüzyılların en önemli siyasi olgularından biriydi. Uzmanlar ulusçuluk akımı ile ilgili olarak iki temel görüş içindedirler; bazılarına göre olumlu bir güçtür ve farklı gruplar ile eşitliği sağlar, kmilerine göre ise birleştirici olduğu kadar tersi de bir rolü vardır. İşte bu olgu- Araplar’ın birleşip Osmanlı’dan ayrılma fikri- İslam toplumunu parçalamanın temel öğesiydi. Osmanlı açısından asıl sorun stratejik öneme sahip topraklarının büyük kısmında bu Arap tebasının bulunmasıydı. Fakat bundan sonra İslam toplumunun dağılmasından doğacak yeni devletlerin hiç biri islam toplumunun o eski devirlerine ulaşamayacaktı. Bunun en önemli sebebi, ulusçuluk ile İslamın evrenselliği birbiri ile uyuşmamasıydı. İngiltere için önemli olanı ise ayrılma gerçekleştikten sonra bu topraklarda ki hakimiyetini daha etkin bir biçimde yerleştirmiş olabilmekdi. Arap milliyetçiliğini canlandırmak Osmanlı bünyesinde ki büyük nüfusa sahip olmaları ve önemli bölgelerde bulunmaları nedeniyle ilk iş sayıldı. Osmanlı Panislamist politikası İngilizler’i karşısına aldı. Çünkü bu hareket İngilizler’e tahmin bile edemeyecekleri sonuçlar doğurabilirdi. Bundan, eğer bu hareket başarılı olsaydı İslam toplumu artık rahatlayıp, özlemini duyduğu günlere ulaşacağı sonucu çıkmamalı. Aynı durum başka bir devlet hakimiyetinde -özellikle Panislamist akımın en büyük taraftarı Almanya tarafından- devam edeceti.Bu Panislamist akım ingiltere’nin Arap milliyetçiliğini ön plana almasında başat rol oynadı. Bu nedenle Osmanlı Devleti’nin I.Dünya Savaşı sırasındaki “cihad-ı ekber” çağrısı başarıya ulaşmamıştır. Neticede de Osmanlı Devleti’nin savaşı kaybedip parçalanmasına neden olmuştur.

    Dönemin başında sömürgelerini koruma politikası uygulamaya başlayan İngiltere, körfezdeki hükümdarlar ile ilişkilerinde daha resmi bir ifade kazandırmak için anlaşmalar yaptı.Bu anlaşmalar ile (Bahreyn, Uman, Kuveyt ve Barışçı Devletler ) bu devletlerin dış dünya ile olan ilişkileri İngiltere aracılığı ile yönlendirilecekti. Bu Osmanlı yayılmasını engellemede etkili oldu.

    Dönemin sonlarına doğru kullanımı genişleyen petrol ile büyük rezervleri olan Ortadoğu ’nun önemi en yüksek noktaya ulaştı. Bu petrolun çıktığı yerlerde genellikle Osmanlı’nın Arap tebası vardı.Bu,Araplar’ı Osmanlı’dan ayırıp kendi hakimiyeti altına alma fikrini daha da kuvvetlendirdi.Gittikçe artan çıkar çatışması I.Dünya Savaşı’na neden olmuştu.Osmanlı bu savaşa Almanya’ nın yanında gireceğini açıklayınca, İngilizler Ortadoğu’da ki çıkarlarını korumada ve Türk ordularını yıpratmada Arapları son ve kesin olarak örgütlediler. İngiliz kışkırtması ile Araplar tebası oldukları Osmanlı Devleti’ne k arşı savaşmakta tereddüt etmediler ve Araplar savaş sonunda barış düzenlemesi olarakkabul ettirilen şartlar ile Avrupa hakimiyetine girdiler.

    Ayrıca İran’da da petrolun varlığı ve buna ihtiyacı olan İngiltere’nin Rusya ile işbirliği yapıp İran’ı iki nüfuz sahasına ayırmasına neden oldu. İran bundan kurtulmaya çalıştıysada İngiltere bunu uzun yıllar devam ettirdi. İşte Ortadoğu’nun zengin petrol rezervlerine sahip olduğunun ortaya çıkması İngiltere’nin üçüncü dönemde ise siyasetinin ana beirleyicisi olmuştur. Artık ne pahasına olursa olsun kullanımı genişleyen petrole İngiltere sanayisinin ihtiyacı vardı. Anlaşmalar ile kendine ağladığı bölgeden tepki oluşana kadar buraları sömürdü. Tepki geldiğinde ise askerini kullanmaktan kaçınmadı. Aslında I.Dünya Savaşı, var olan sistemin bir çöküşydü. Artık uluslararası ilişkilerde düzen kurulup sorunların savaşa neden olmayacak şekilde çözüleceği bir dönem başlıyordu. I.Dünya Savaşı sonrası devletler arasındaki barışı korumak amacıyla uluslararası düzeyde bir kurumsallaşma süreci başladı( milletlet cemiyeti gibi). Bunlar yine büyük ölçüde ingilizler’in hakimiyetine gireceklerdi. Savaş sonunda Araplar’a verdiği sözleri yerine getirmemesi üzerine olan birkaç kıpırdanma bastırıldıktan sonra, Araplar İngiltere tarafından iş başına getirilen kukla hükümdarlar ile yönetildiler. I.Dünya Savaşı sonrası dönemde, Amerikanın kendi iç işleriyle uğraşıp Avrupa ve Dünya üzerindeki işlerinden eline çekince bu cemiyetler İngiltere’nin etkisi altına girdi ve görüşmeler sonucu İngiltere manda yönetimini Ortadoğu’da bir orta yol olarak kabul ettirdi. Bundan sonra bölgeyi bu ad altında sömürmeye devam etti. Bölgeyi kendi isteğine gore şekillendirdi. Kurulan devletler en azından bölgeye gelirken verdiği sözlere uymuyordu. Aslında burada kurduğu devletlerin hiçbir meşru altyapısı yoktu. Bu devletler ne tek bir etnik gruptan ne de aynı dinden insanlardı.

    Üçüncü dönemde ise tüm siyasetini kolonilerde özellikle varlığının etkilerinden bahsettiğimiz petrolü elde etmek üzerine kurmuştu. İngiltre Başbakanı Erdelin bir cümlesi bundan sonra ingilizlerin amacını açıklıyordu “İngiliz endüstri hayatı İran Körfezi’ndeki petrol yataklarına muhtaç olduğu sürece stratejik açıdan büyük önem taşımaktadır”. 1920’lerde muhalefet hareketleri durdurularak bölge İngiltere ve Fransa elinde kalmıştı. Fransa’nın bu savaştan zayıflayıpta çıkması İngiltere artık hemen hemen her konuda söz sahibi olmuştu.

    Bu bölgelerden çekilmesi birden olmamıştı. 1922’de Mısır özerklik sağlamsaına rağmen Mısır’ ın güvenliği ülkede bulunan İngiliz birlikleri tarafından sağlanacaktı. Kendi geleceği için önemli olan mevkilerinden çekilmek taraftarı değildi.

    Ayrıca I.Dünya Savaşı sonrası elde ettiği ve dolaylı olarak yönetimlerine müdahele ettiği yerlerde demokrasinin yerleşmesini geciktirdi, hatta engelledi. Çünkü mevcut sistem sömürülmeye daha açıktı. Bu bölgede krallık rejimi kurup, bu mevkideki kişiyi kendi atayıp, denetledi. Bu kişiler ile sözde dostluk anlaşmaları yapıp, bu bölgeden çekildiği zaman dahi bölge üzerindeki etkisinin devamını sağladı. Bu anlaşmaların bazı bağlayıcılıkları vardı; dış konularda İngiltere ile beraber karar veriyorlardı.

    İngiltere’nin Ortadoğu’ya olan ilgisi Hindistan hakimiyeti’ini ele geçirmeleri ile başladığı söylenebilinir. Bu süreç aralıksız olarak günümüze kadar devam etmiştir. Bu durumun yakın geleceğimizde de devam edeceği şüphe götürmez bir gerçektir.

    Alıntıdır
     

Bu Sayfayı Paylaş