İnat ( Günün hikayesi )

'Masallar-Hikayeler-Destanlar' forumunda Mavi_Sema tarafından 27 Ekim 2009 tarihinde açılan konu

  1. Mavi_Sema

    Mavi_Sema Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    İnat ( Günün hikayesi ) konusu
    İNAT

    [​IMG]


    Ticaretle iştigal eden "Sofi"nin bir gününde yaptıkları hemen hemen her gün tekrarlanır, evinden camiiye, oradan gidip dükkanını açar, Allah ne verdiyse bereketli olmasını rıza ile diler, öğlen evde yemeğini yedikten sonra biraz kestirir, tekrar dükkanına, işinin başına döner... devam eder gider... Gönlü
    tok, dünya malında fazla gözü olmayan, insanlara iyilik etmek, öğrenme ve onları yaşamaya adanmış bir ömür.

    Bütün bu hasletlere rağmen içini kemiren bir kurt vardı. Uzunca zamandır karısının kendine karşı tutumu değişmiş, sözünü dinlemez, yıllardır beraber yaşadığı, bir yastığa baş koyup, acı ve tatlı günleri birlikte paylaştıkları kocasını küçümser olmuştu.
    -Acaba?.. Yok canım... Tövbe tövbe... Nasıl içinden böyle şeyleri geçirebilirsin?... Yıllardır karın o senin.. İnsan karısından şüphelenir mi hiç?... Diye zaman zaman düşünceler beliriyor, olmayacağına kanaat getirmek için kendini motive ediyor ama, büsbütün de içinden çıkarıp atamıyor.. Nihayet takip etmeye, içinin rahat olması için olmadık bir zamanda eve gitmeye karar verdi.
    Sofinin karısı şeytanın hilelerine aldanmış, kunduracıya kul köle
    kesilmiş, kocasının hiç eve gelmediği zaman olan kuşluk vakitlerinde onu içeri alıp, buluşur olmuştu.
    Sofi düşündü ki:
    -"Eve en az gittiğim, hatta hiç gitmediğim zaman hangisi?.. Kuşluk vakti tabiiki.. Bu gün bir şey unutmuş gibi yapıp varayım eve de, huzursuz olan gönlümüz mutmain olsun" dedi, tuttu evin yolunu. Kapıya sert sert vurdu... İçeride kunduracıyla birlikte bulunan kadın şaşırdı, ürperdi, korktu... Ne kaçıp kurtulacak bir başka kapı, ne de bir hileye baş vurmaya fırsat ve zaman yoktu.
    Ne bir tandır vardı evde oynaşını gizleyecek, ne bir çuval vardı, perde gibi önüne gerecek. Evin içi "Arasat meydanı" gibi düm düz.
    Kadın hemen çarşafını oynaşının üstüne attı,erkeği kadın şekline sokup, kapıyı açtı.
    Çarşafın altında, kadın gibi gözükmeye çalışan kunduracı, rezil rüsvay olmuş, deve gibi dikilip durmakta idi merdiven başında.
    Kadın, oynaşı için kocasına dedi ki:
    -Şehir büyüklerinden birinin karısı, çok malları var, devletli kişiler, zenginler. Yabancı birisi, kapıyı vurmadan gelir, mahrem rahatsız olmasın diye kapıyı kapamıştım.
    -Böyle zengin birinin, bizim gibilerle ne işi ola ki?. Neden gelmiştir acep?. Bilelim de kusur etmeyelim, dedi Sofi..
    -Bize akraba olmak istiyor. Kızımızı görmüş, onu ister oğluna. İyi birilerine benziyor lakin içini Allah bilir. Öyle bir oğlu var ki şehirde menendi yok, geçimleri dersen yerinde, anlayışlı, yakışıklı...
    Sofi:
    -İyi ama biz yoksuluz, perişanız. Bunlar ise mallı, mülklü kişilermiş dediğine göre. Kapının bir kanadı fil dişinden, diğeri tahtadan.. Uyar mı, geçim olur mu hiç? Nikahta iki tarafın da denk olması lazım ki uyum olsun, biz onlara nasıl uyarız?..
    Kadın dedi ki:
    -Ben de bu özürü söyledim, lakin O: "Çeyiz filan arayanlardan değilim, biz mala altına doymuş da usanmışız, başkaları gibi hırs sahibi değiliz, mal ve para toplama düşüncesi yok bizde. Bizim istediğimiz şey; temiz, namuslu, kapalı oluşudur, zaten iki alamde de kurtuluş bunlarla olur.." dedi.
    Aslında Sofi durumu ta başta kavramış, "bakalım mendebur karı ne yalan uyduracak, yalanında daha ne kadar ayağını direyecek" diye düşünüyor, o yalan söyledikçe de işi sonuna kadar götürmeye daha çok istek duyuyordu.
    Dedi ki:
    -Zaten neyimiz varsa gördü, gizli bir şeyimiz kalmadı!!!. Kızın namusunu da babası anlatacak değil ya!.. Senin de yalanın çıktı ortaya rezil oldun. Bakın size bir kıssa anlatayım:
    Hz.Ömer halifeliği zamanında bir hırsızı cellada teslim etti.
    Hırsız:
    -Ey ülkenin beyi, beni öldürtme. Bu ilk suçum.
    -Haşa!.. Dedi Ömer. Allah ilk suçta hemen gazaba gelip ceza vermez. Lûtfunu meydana çıkarmak için onu defalarca örter de, sonunda adaletini âşikar etmek için cezalandırır. Bu surette iki sıfatının da meydana çıkmasını; Lûtfunun muştucu (müjdeci), kahrının da korkutucu olmasını diler.
    -Sen beni çobansız bir kuzu gibi yapayalnız gördün de, bekçim, gözcüm yok sandın. Âşıklar bakılmaması lazım gelen yere bakarlar da o yüzden dertlenirler, o dert sebebiyle de ağlarlar, inlerler. O ceylanı çobansız, o esiri sahipsiz sanırlar.
    Sonunda "Gözcüsü, bekçisi benim.. az bak!.." diye bir bakış oku gelir, ciğerine saplanır!.. Ben bir hayvancağızdan daha aşağı mıyım ki; ardımda gözcüm bekçim olmasın. Öyle bir bekçim var ki; saltanat O’na yaraşır, bana nasıl bir yel esmekte, O bilir .O yel soğuk mudur, sıcak mıdır? Allah gafil değildir, gaip de değildir. Bilir a kötü kişi.. Fakat şehvete mensup olan nefis Hak’tan sağırdır, kördür... Ben de senin körlüğünü ta uzaklardan görürüm, görürüm de sekiz yıldır ses çıkarmam. Çünki seni bilgisizlik içinde görürüm.
    Vesselam....
     

Bu Sayfayı Paylaş