İhvan-üs-Safâ Felsefesi

'Diğer Dinler İnançlar' forumunda Mavi_Sema tarafından 27 Ocak 2010 tarihinde açılan konu

  1. Mavi_Sema

    Mavi_Sema Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    İhvan-üs-Safâ Felsefesi konusu -üs-Safâ Felsefesi

    .Genel bir değerlendirme sonucunda, İhvan-üs-Safâ felsefesinin uzlaşmacı bir yöntem izledigi anlaşılabilir. Hilmi Ziya Ülken, "İslâm Felsefesi" adlı kitabında, "İhvan-üs-Safâ, matematikte Pythagoras' a, mantıkta Aristo' ya, metafizikte Platon' a, ahlâkta Sokrates' e ve din felsefesinde Fârâbi' ye bağlıdır" diyerek bu eklektik yapıyı ortaya koymaktadır.

    "Resâ' il", harfler ve sayılara dayanan matematik açıklamalar ile başlamakta, daha sonra mantık ve doğa felsefesi konularına geçmektedir. Ancak, İhvan-üs-Safâ genelde tüm felsefe yaklaşımını "nefs" (ruh) ve nefsin niteliklerine dayandırdığı için, Resâ' il sonunda mistik ve sezgisel bir yorumla "marifetullah"a (Allah' ın bilinmesine) ulaşmaktadır.

    Temel olarak, felsefe dizgelerinde uzlaşmacı bir yöntem izlemeleri, İhvan-üs-Safâ' nın, de Boer' in "İslâm' da Felsefe Tarihi" adlı kitabında belirttiği gibi, "tüm ulusların ve dinlerin bilgeliğini bir araya getirmek" amacından kaynaklanmaktadır. İhvan-üs-Safâ, özde ezoterik bir örgütlenme olarak, dinin görünür kurallarının sıradan insanlara yöneldigini, ancak yüce ruhlara sahip olanların, bu kuralların ötesine geçecek, derin düşünsel kuramlara gereksinme duyduklarını kabul ederler. Asıl amacın, bedenin yok olmasından sonra insan ruhunun duru bir tinsel yaşama yükselmesi olduğunu, bu ayrıcalığa ancak yaşamları sırasında felsefe sayesinde bilgisizlik uykusundan uyanan kişilerin kavuşacağını savunurlar. Kendi felsefelerinin amacının da, güçleri oranında, insan ruhunu Tanrı' ya yaklaştırmak olduğunu ileri sürerler.

    Görüldüğü gibi, insan ruhunu düşünce dizgelerinin temeli olarak alan İhvan-üs-Safâ, "antropocentrique" (insan-merkezli) olarak nitelenen, yani insani tüm varlıklarin merkezi olarak ele alan bir felsefe anlayışına sahiptirler. Bu yaklaşım, İslâm tasavvufunun temel konularından olan "evren-insan ilişkisi" sorunsalına da uyumludur. Risalelerde sıkça rastlanan, insani küçük bir evren ve evreni büyük bir insan olarak değerlendirme, yani mikrokozmos-makrokozmos bağıntısı tümüyle Neo-Platoncu gelenekten kaynaklanmaktadır.

    Neo-Platonculuğa göre, mikrokozmos-makrokozmos kavramları ve bağıntısı, ancak bir "sudûr" (émanation, meydana çikma) düşüncesi çerçevesinde kavranabilir. Bu kavram, her şeyin tek varlıktan çıktığını ve yine ona döneceğini anlatır. Yaratılış, bir meydana çıkma ve yine aslına dönüşten ibarettir. Sudûr düsüncesi, Resâ' il' de net bir biçimde açıklanmaktadır: "Tüm varlıkların yaratılışı birbirine bağlı ve sıralıdır...En aşağı evrende olan olaylar, bağlı oldukları en üst evrenin göksel düzen ve yönetimi gereği oluşurlar". İhvan-üs-Safâ' ya göre, böylelikle "sudûr", Tanrı' dan başlayarak sonsuza kadar dallanan bir ağaç gibi, üst evrenin tek biçiminden yola çıkıp, alt evrenin çoklu biçimini oluşturmaktadır. Bu konuda Resâ' il' de ayrıca "Başka evrenlerin varlıkları üzerinde, bu evrenin varlıkları ile benzetme yaparak, akil ışığı ve kalp gözü ile, düşünmek gerekir" sözleri yer almaktadır.

    Resâ' ilde, insanı mikrokozmos olarak nitelendiren temel düşünce şöyle dile getirilmiştir: "Bedenimiz bu evrenin bir parçasıdır. Öyleyse, ruhumuz da evrenin ruhunun bir parçası olmaktadır...Evrenin ruhu varlikları nasıl yönetiyorsa, ruhumuz da bedenimizi öyle yönetmektedir..İnsan ruhunun eylem ve yetenekleri, Evrensel Ruhun eylem ve yetenekleri ile eştir."

    İhvan-üs-Safâ, mikrokozmos olarak değerlendirdiği insanı düalist (ikili) bir yapı içinde ele alırlar. İnsanın iki kısımdan, beden ve ruhtan oluşan bir bütün olduğunu, görünen maddi kısmının bedenini, görünmeyen manevi kısmının da ruhunu oluşturduğunu söylerler: Ruh ve beden; "bir eve ve evin içinde oturanlara, bir kente ve o kentte bir hükümdar tarafından yönetilen halka, bir ata ve süvarisine, bir gemiye ve gemiyi sürükleyen rüzgâra vs.." benzetilir.

    Beden et, kemik ve kandan yaratılmış bir bileşimdir; topraktan gelen, bozulma ve dağılmaya elverişli, karanlık, ağır, cansız ve hareketsizdir. Oysa ruh göksel, aydınlık, parçalanmayan ve bozulmayan, düşünen, hareketli ve ölümsüzdür. Varlıkların gerçeklerini kavrayan, bilgili bir cevherdir ruh. Böylece İhvan-üs-Safâ, insanı birbirine karşıt, biri maddi diğeri manevi iki cevherden oluşmuş olarak görürler. Bedenin tüm eylem ve etkinliklerini yönlendiren de ruhtur.

    Bu bakımdan, "bilmek" eylemi de ruhsal bir etkinliktir. İnsanın bu evrendeki varoluş amacı; önce kendini, sonra evreni ve Tanrı' yı tanıması, varlıkların gerçeklerini kavraması ve böylece bilgeliğe ulaşma çabasıdır. İhvan-üs-Safâ' nin "kendi kendini bilmek" ilkesi, Platon felsefesine uygun bir yaklaşımdır. Resâ' il' de, "İnsanın kendini tanıması tüm bilimlerin başlangıcıdır; bu olmayınca varlıkların gerçeğini bilmek istemek ve bilgeliğe erişmeye çabalamak saçmadır...Tanrı' yı bilmek için, kendini bilmekten başka yol yoktur" diye yazılıdır.

    Felsefe dizgelerinde, zâhir (dişsal, görünen, eksoterik) ve bâtın (içsel, gizli, ezoterik) gibi kavramlara da çok önem veren İhvan-üs-Safâ, bu kavramları, duyumlar/algılar evreni ile akıl evreni (akıl ile anlaşılabilen) olarak nitelendirmektedir. Tanrı, duyumlarımıza yansıyan dış evrende, ancak akıl ile anlaşılabilen iç evrenin simgelerini vermektedir. Böylece zâhir, bâtıni göstermekte, yansıtmaktadır. Bu nedenle, kendini bilmekten sonra, ikinci aşama dış evreni araştırmak olmalıdır.
    İhvan-üs-Safâ, maddi nesnelerin bilinmesinin, yani doğal bilimlerin, önemini vurgulamakta, dış evreni kavrayan kişinin, akıl evrenine benzetme yoluyla ulaşabileceğini söylemektedirler. Metafizik bilgilere giden yol, fizikten geçmektedir zıra, İhvan-üs-Safâ' ya göre, bilginin fizik ve metafizik boyutları birbirini yansıtmakta, simgelemektedir.

    İhvan-üs-Safâ, bilgiye ulaşmanin beş ayrı yöntemi olduğunu açıklar :
    1-Duyular yoluyla
    2-Akıl yoluyla
    3-Kanıtlama yoluyla
    4-Nakiller yoluyla (öğrenim, iletişim)
    5-Vahy ve esin-sezgi yoluyla

    İlk üç tür, doğrudan bireye bağlı bilgilenme yöntemleridir ve bunlarda birey etkin özne durumundadır. Dördüncü yol bireyin ulaşabildiği iletişim kanallarına bağlıdır ve bireyin etkin rolü azalmaktadır. Son yöntemde, yani Vahy ve esin-sezgi yolunda, birey tümüyle edilgendir zira, bu bilgilere kışının çabası ve seçimi ile değil, Tanrı' nın sunusu (mevhîbe) ile ulaşılır. Diğer bir anlatım ile, Vahy ve esin-sezgi yöntemi, bireyin belirli bir ruhsal temizliğe erişmesinden sonra "kalp gözü" denilen, bir içsel görüş ile metafizik gerçeklere varması olarak anlaşılmaktadır. Sezgi ile bilgiye ulaşma, bir ruh temizliğini gerektirdigi için, temelde mistik bir eğilimi belirlemektedir. Burada, öznel ve bireysel bir deneyim olan mistik deneyim söz konusudur.

    İhvan-üs-Safâ, bilgi kuramı açısından, bilginin doğuşu konusunda, duyumsalcilik (sensüalizm) ile doğacılık (natüralizm) görüşlerini birleştirmektedirler. Onlara göre, bilgi duyumlar ile başlar. Ancak, duyumların aldatıcılığını da ise katarak, kuşkuculuğa açık kapı bırakırlar. Gerçekler ancak ruhun temizlenmesi ile (cilâ-i kalb) elde edilebilir. Burada gizemcilikten yararlanırlar. İhvan-üs-Safâ' ya göre, bilgide ve gerçeklere ulaşmada, bir yol göstericiye, bir öğretmene gerek vardır. Ancak, bu düşünceyi, batınîler gibi, "İmam-i Ma' sum" (Ma' sum, Tanrı' nın kötülükten sakındığı kişi anlamına gelmektedir) düsüncesine kadar götürmezler ve bilgi kuramını temelde duyumsalcı olarak kabullenirler.

    Resâ' ilde bilimler, basitten karmaşığa doğru, beş grupta toplanmıştır.
    A. Matematik ve mantık: Soyut biçimlerin bilimi,
    B. Doğa bilimleri: Astronomi ve fizik,
    C. Zihin bilimleri: Deneysel ve akılsal psikoloji,
    D. Tevhid ve kelâm: Doğanın metafizik ilkeleri,
    E. Ahlâk: Tüm bilimlerin hedefi olan, toplumları düzenleyen yasaları veren bilim olarak sosyoloji.

    İhvan-üs-Safâ' da bir tür evrim düşüncesi de vardır. On dokuzuncu yüz yılda bazı düşünürler, buna kapılarak, abartmalı bir yaklaşımla, onları çağdaş evrim düşüncesinin önderleri gibi kabul etmişlerdi. İhvan-üs-Safâ' nın, o döneme dek görülmemiş bir cesaret ile, doğanın tüm aşamaları arasında sürekli bir gelişim olduğunu söyledikleri doğrudur. Risalelere göre, bitkilerin ilk derecesi, madenlerin son derecesine, bitkilerin son derecesi de, hayvanlarin ilk derecesine bağlıdır. Bu sürekliliği belirtebilmek için, risaleler hayvanlardan insanlara geçisi de açıklamakta ve maymunda insana benzer niteliklerin nasıl bulunduğunu açıklamaktadırlar. Ancak, bu evrimciler (!), insandan sonra meleklere, oradan ilâhî evrene ve mutlak varlığa doğru yükselişi anlatmaya devam ettikleri için, görüşlerinin çağdas evrimle ilintili olmadiği anlaşılmaktadır.

    Sonuç :
    İhvan-üs-Safâ' nın felsefe dizgesi, uzlasmacı yapısından dolayı bazı sıkıntılar ve çelişkiler içindedir. Bazı düşünceleri tümüyle İslâmiyete dayanmaktadır. Diğer düşünceleri ise, tam anlamıyla felsefe kökenli olup, İslâmiyet ile bağdaşmamaktadır. Bu nedenle bir çok yerde belirsiz, mecazli ve anlaşılamayan terimler kullanmak zorunda kalmışlardır.
    Sonuç olarak, İslâm ansiklopedistleri olarak nitelendirilen İhvan-üs-Safâ' dan günümüze kalan bilgiler, hemen tümüyle Resâ' ilde yazılı olanlara dayanmakta, akımın örgütsel yapısı ile eylem ve etkinlikleri ayrıntılarıyla bilinmemektedir. Risaleler, bu akımın entelektüel nitelikte, tümüyle düşünceye dayanan bir aydınlanma sürecini hedeflediğini ortaya koymaktadir. İhvan-üs-Safâ' nın kendi döneminde ortaya koyduğu düsünsel yaklaşım oldukça akılcı ve ilerici özellikler göstermektedir. Ancak, bu akımın asıl önemi, risalelerde açıklanan öğretinin, sonradan gelen bir çok akım, tarikat ve siyasal grupları etkilemis olmasıdır. Risalelerin içerdiği düşünceleri batınî İsmailî akımlarda ve Karmatîler' de gözlemlemek olanaklıdır. Daha sonraları, İhvan-üs-Safâ' nın bir çok düşüncesinin çeşitli tasavvuf okullarının öğretilerini ve Aleviliği de etkilediği bilinmektedir.

    Thamos (GEOMETRİ)
     

Bu Sayfayı Paylaş