Ülkemizde İletişimin Tarihi

'Frmartuklu Soru-Cevap Bölümü' forumunda Cevap İsterim tarafından 28 Aralık 2010 tarihinde açılan konu

  1. Sponsorlu Bağlantılar
    Ülkemizde İletişimin Tarihi konusu Arkadaslar cok güzel bir web sayfası ama benim aradığım yok lütfen bana yardımcı olurmusunuz ?? Aradığım konu : Ülkemizde ilteşimin Tarihçesi
    Lütfen yardım edin şimdiden teşekkürler
     
  2. Mavi_inci

    Mavi_inci Özel Üye

    İletişim Tarihi
    İletişim tarihi, düşüncenin tarihiyle eş zamanlıdır.


    Önce sesini tanıdı insan. Sonra anlamı keşfetti.


    Düşündükçe çoğaldı. Üçüncü kişinin tarihiyle çığ gibi başladı çoğalma. Ses yazıya, çizgiye dönüştü. Doğadaki rengi tanıdı ve yeniden üretti insan.

    Toplumsal bir varlık olan insanın en önemli özelliklerinden birisi de kendi cinsiyle ilişki kurması, duygu ve düşüncelerini bir diğerine aktarmasıdır. İnsanın bu özelliği onda varolan iletişim yeteneği ile ilgilidir. İnsanlar çağlar boyu birbirleri ile bu yetenekleri sayesinde etkileşimde bulunmuşlar, kültürlerini, uygarlıklarını geliştirmelerinde bu etkileşimlerinin rolü büyük olmuştur.

    İnsanlığın ilk döneminde iletişimde önce ses vardır. İnsan kendisini çıkardığı değişik seslerle, çığlıklarla ve bunları desteklediği bedensel hareketlerle ifade etmiştir. Bunun yanı sıra ilkel resimlerle, çizgilerle insanın mesajını aktarması da insanlığın iletişim tarihinde sanatın ilk izlerinin göstergesi olmuş, günümüzün sanatsal anlatımlarına ulaşana değin sanat öncülüğüyle iletişim kurma biçimleri de evrimsel bir çizgi izlemiştir. İnsanın iletişiminin gelişiminde en başta gelen koşul hiç şüphesiz dilin ortaya çıkması, konuşmanın başlaması, yani sözün kurulması, zamanla yazının bulunması, sözlü ve yazılı ifade biçiminin güçlenmesi olmuştur.

    İletişim biçimleri zamanla büyük gelişmeler kaydetmiş, yakın çevreyle iletişimin yanında, dünyanın bir diğer ucundaki insanlarla da iletişim, hızlı teknolojik gelişimle olanaklı hâle gelmiştir.

    Kişiler arası ilişkilerde ve bütün toplumsal alandaki etkileşimde en önemli faktörlerden birisi olan iletişim kurma eylemi, kaynağını en başta dil becerisinden, sözlü ve yazılı ifade yeteneğinden, bunların yanında ayrıca bedensel sembollerden almaktadır. İnsanın bu eyleminin en başta ilişkili olduğu özgürlük alanları da düşünce ve ifade özgürlüğü ile iletişim özgürlüğüdür.

    Düşünsel özgürlük, en kısa biçimde, kişinin özgür düşünme yetisine sahip olması yanında, düşünce ve kanılarını serbestçe açıklayabilmesi anlamına gelir. Düşünsel özgürlük aynı zamanda başka düşüncelere ulaşabilme özgürlüğünü (haber alma, bilim ve sanat öğrenme özgürlüklerini); din ve vicdan özgürlüğünü de içerir. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 19. maddesindeki her bireyin görüş ve anlatım özgürlüğü hakkı vardır; bu hak görüşleri nedeniyle kaygı duymama hakkı ile ülke sınırları söz konusu olmaksızın, herhangi bir anlatım aracıyla, bilgi ve düşünceleri araştırma, edinme ve yayma hakkını içerir. ifadesi düşünce özgürlüğünün gerçekleşmesi için iletişim özgürlüğüne de vurgu yapar.

    Kişiler arası ilişkilerde ve toplumsal yaşamın her alanında (ev, okul, iş yeri, kamu mekânları vs.) büyük önemi olan iletişimde zaman zaman sıkıntılarla veya engellerle karşılaşılması, gündelik yaşamda bir takım sorunlar yaratmakla kalmayıp, gelecekteki düşünce ve eylemlere de etki etmektedir.

    İnsanın iletişim eyleminde, dil, dilin kullanımı ve kültürel boyut birincil öneme sahiptir. Bir aktarım aracı olarak dilin kişide yeterli veya yetersiz gelişmiş olması, kişinin kullandığı dilin zenginliği veya kısırlığı insanî etkileşimlerin canlılığında ve dinamiğinde farklı biçimde rol oynamaktadır. Çünkü dilin zenginliği, kurgusal yapısı, düşünme biçimini etkilemekte, ona yeni boyutlar katmakta, olayları, kavramları yorumlamada, duyguların farkına varmada ve bütün bunları olduğu gibi ifade etmede, yani bir diğerine aktarmada, toplumsal ve kültürel yaşamı zenginleştirmede önemli katkılarda bulunmaktadır.

    Baskıcı ve otoriter, dıştan denetime dayalı, ön yargılı bir kültürden beslenen iletişim biçimiyle, demokratik, öz denetime, başkalarına karşı sorumluluğa dayalı, özgürlükçü bir zemine sahip iletişim tarzının söylemleri, algılamaları, mesajları da bambaşka olacaktır. İtaat kültüründe, yetkenin emir ve söylemlerine göre davranılır; bunlara uymanın dışında fikir ve söylem geliştirilmez, dar bir alanda kapalı tarzda bir yaşam vardır; dolayısıyla iletişim de kalıp mesajları aktarmaktan ibarettir. Özgürlükçü, eşitlikçi, karşılıklı, yaratıcı, keşfedici bir iletişim biçimi söz konusu değildir.

    Kişinin içine doğduğu, yetiştirildiği ortamdaki iletişim tarzının onun düşünme, ifade etme, kendine ve başkalarına dönük tutumlarını etkilemesi kaçınılmazdır. Dolayısıyla ailedeki, okuldaki vs. toplumsal yaşam alanlarındaki ilişki biçimlerinin demokratik veya otoriter olması, açık veya kapalı olması etkili iletişimin önünü açacak ya da tıkayacaktır.

    Bireylerin duygu ve düşüncelerini ifade etme becerisinin geliştirilmesi, gerek aile gerek okul ve diğer toplumsal alanlardaki ilişkilerin demokratik bir tarzda gerçekleşmesi, hem kişiler arası hem de toplumsal ilişkilerde etkili iletişime olanak verecektir. Bunların yanında kişiler arası ilişkilerde etkili iletişimi sağlayan bir diğer unsur da etkin dinleme becerisidir. Etkin dinleme, bir diğeriyle olan ilişkiye karşı sorumluluktaki en önemli boyutlardan biridir. İçinde ötekine karşı saygıyı, onu kabul etmeyi, ona değer vermeyi, empatiyi, algılamayı, algıladıklarını yansıtarak sınamayı, ayrıntıların farkına varmayı, dolayısıyla eşitlikçi, demokratik bir tutumu barındırır.

    En önemli sosyalleşme ortamlarından biri olan okul, iletişim tarzının gelişmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Kişi birçok beceriyi, okulda edinmektedir. Dolayısıyla okul eğitiminde kişinin yüz yüze geldiği tutum ve davranışların onun ilişki ve iletişim biçimine de etkisi de büyük olacaktır.

    Özgür ve demokratik bir okul ortamında bireylerin düşünce ve duygularına saygı duyulur, farklı düşünceler hiçbir baskı hissetmeden ortaya konulurlar, kişiler birbirlerinin düşünce, duygu ve yorumlarını algılamak için gerekli açık iletişim becerilerini edinmişlerdir. Kendi söz haklarına olduğu kadar başkalarının söz hakkına da saygı gösterirler ve bu hakkı onlarda korurlar, çatışmaların çözümünde güce dayalı üstünlük, bir tarafın haklı çıkması değil eşitlik ve adalet ilkesi söz konusudur. Her iki tarafın da anlaşacağı çözümleri üretme becerisine sahiptirler. Bu ilke ve becerilere göre eğitim sisteminin alt yapısını oluşturan toplumlarda insan hakları kültürünün gelişmiş olması şaşırtıcı değildir.

    Toplumdaki bireylerin yetiştirilmesinde başta gelen kurumlardan birisi olan okulun kültürünün demokratik olması, bireylerin söz hakkına özen gösterilmesi, belli bir konuda, durumda, sorunda birbirleriyle etkili iletişim kurabilecekleri kanalların açık olması, onların insan hak ve özgürlüklerine saygılı olmalarında, demokratik yurttaşlık bilinç ve sorumluluğunu kazanmalarında büyük önem taşır. İletişim kanallarının açık olduğu bir ortamda, bireyler herhangi bir sorun karşısında etkin, yaratıcı çözümler üretirler, bir çemberin içinde sıkışıp kalmadan yaşam alanlarını genişletirler, etraflarına karşı duyarlılıkları ve sorumluluk bilinçleri gelişir.

    Sınıf ortamında kullanılan sözsüz (mimikler, jestler, oturuş ve duruş tarzı, göz teması vb.) ve sözlü iletişimin etkili ve sağlıklı olması, öğrencilerin özerk düşünce ve anlatım yeteneklerini geliştirmelerine olanak sağlar. Sözlü ve sözsüz mesajların çelişkili, içtenliksiz olmasından kaçınılması, öğrencilerin bir soru, bir sorun, bir durum, bir olay hakkında düşünce, yorum geliştirmelerine zaman tanınması, anlatımın çeşitli yollarının ( öykü, resim, şiir, yazı, şarkı,afiş vs.)kullanımının önünün açılması yöntemleri onların anlama, dinleme, algılama, kavrama ve anlatma dolayısıyla iletişim becerilerini geliştirecektir.

    Demokratik bir eğitim ortamında öğrencilerin etkin iletişimlerine olanak sağlanması, onların yaratıcı, araştırıcı tarzda düşünmelerini geliştirecek, tartışma yoluyla öğrenmelerini, farklı fikirleri dikkate alarak çalışmalarını iş birliği içinde gerçekleştirmelerini sağlayacaktır. Değişik etkinliklerde bir araya gelmelerinde, çeşitli konularda yaratıcı projeler, sorunlara çözüm yolları üretmelerinde etkili iletişim becerilerini edinmiş olmalarının katkısı büyük olacaktır. Çünkü etkili iletişim yaratıcılığı, farklı düşüncelerin ortaya çıkmasına ve kişilerin birbirleriyle olan ilişkilerinde zengin deneyimler edinmelerine olanak sağlar.

    Burada iletişimin bir diğer boyutu olan teknolojik yönüne de değinmek gerekir. Günümüzde kitle iletişim araçlarının (televizyon, radyo, faks, bilgisayar, uydu yayınları vs.)mesajları da iletişim biçimlerini devasa boyutlarda etkilemektedir. Bu araçlar sayesinde dünyadaki gelişim, değişim ve dönüşümlerden, üretilen bilgilerden anında haberdar olunabilmektedir. İnternet erişimi yoluyla dünyanın farklı bölgelerindeki insanlar etkileşime geçmekte, mesaj akışı doğrudan kişiler arasında yüz yüze iletişim şeklinde olmayıp sanal bir ortamda gerçekleşebilmektedir. İletişimin bu yönü, kişiler arası ilişkilerde birebir etkileşimi bir anlamda ortadan kaldırıp kişiyi sanal bir âlemde tutsaklaştırırken bir yandan da kişinin anında evrensel mesajlara ulaşmasını kolaylaştırmakta ve farklı kültürleri, farklı yaşam biçimlerini tanımaya olanak vermekte, toplumları birbirine yakınlaştırmakta, evrensel duyarlılıkları bir arada algılamaya fırsat sağlamaktadır. Kişinin yaşam evrenini genişletmekte, kapalı yapıları sorgulamasında aracı olmaktadır. Böylece bütün insanlık âlemi telefon kabloları yoluyla birbirine bağlanırken evrensel değerleri sahiplenmeleri ve yaşatmaya çalışmaları da söz konusu olmaktadır.

    Bugün Türkiyenin de içinde yer aldığı Avrupa Konseyi ülkeleri aralarında oluşturdukları projelerin büyük bir bölümünü (örneğin Avrupa Konseyi Demokratik Yurttaşlık Eğitimi Projesi) karşılıklı birebir iletişime dayalı yöntemlerin yanı sıra oluşturdukları network ağları aracılığıyla da yürütmektedirler. Günümüzde Konsey üyesi birçok ülkedeki okullar oluşturdukları eğitim siteleri ve linkleri yoluyla etkileşim sağlayarak informal eğitimin büyük bir kısmını internet üzerinden gerçekleştirmektedirler. Bu yolla okullar oluşturdukları projeleri, etkinlikleri, eğitimsel değer taşıyan iyi uygulama örneklerini karşılıklı olarak paylaşmakta, bunlardan esinlenerek yeni yaratıcı etkinlikler ve projeler ortaya koyabilmekte, internet yoluyla oluşturulan mektup arkadaşlığı servisleri farklı kültürlerin birbirlerini tanımasını kolaylaştırmaktadır. Tüm bu iletişim etkinlikleri, insan hakları eğitimini informal bir biçimde gerçekleştirmeyi desteklemenin yanı sıra ortak bir Avrupa yurttaşlığı kimliğinin oluşturulmasına da katkıda bulunmaktadır. Ayrıca yürütülen kardeş okul etkileşimleri ve iletişimleri sayesinde evrensel ölçekte iş birliği, dayanışma, sorumluluk gibi değerler güçlenmektedir. Bu tür etkileşimlerin en canlı ve yakın örneğini Iraktaki savaşa karşı oluşturulan uluslar arası sivil toplum dayanışmasında da görmek mümkündür. Burada insanlığın bir savaş başlamadan önce ilk kez olarak tepkisini ortaya koyabilmesi, günümüzün iletişim ağının hızlı bilgiye ulaşmaya olanak vermesi ve bu yolla etkileşimin güçlü kılınması sayesindedir.

    Sonuç olarak sözlü veya sözsüz, yazınsal veya sanatsal, yüz yüze veya uzaktan ifade yoluyla gerçekleşsin yaşamımızın her alanında vazgeçilmez bir değeri olan iletişimin etkileri bugüne ait eylemlerimizden başlayıp geleceğimize uzanmaktadır. Her türlü insan etkinliğinin gerçekleşmesi iletişime dayanmaktadır. Bu denli büyük önemi olan iletişimi doğru ve etkili bir tarzda gerçekleştirmek, bire bir insan ilişkilerini nitelikli kıldığı kadar, uygarlığın ve kültürün gelişmesinde, farklılıklara saygının, düşünsel çok yönlülüğün güçlenmesinde dolayısıyla insan haklarına dayalı demokratik bir kültürün geliştirilmesinde temel destekleyicilerden birisi olacaktır.

    Alıntı
     
  3. Mavi_inci

    Mavi_inci Özel Üye

    Cumhuriyet Döneminde Türkiye'de Bilim:İLETİŞİM

    Prof. Dr.,Korkmaz ALEMDAR , Prof. Dr., İrfan ERDOĞAN

    1. Giriş

    Bu yazının amacı, Türkiye'de iletişim alanında yapılan araştırmaların genel bir değerlendirmesini yapmaktır. İletişim, sosyal bilimlerin yeni ve gözde alanlarından biridir. Kendi içinde uzmanlaşacak kadar büyük bir gelişme göstermiştir. Kitle iletişimi, siyasal iletişim, uluslararası iletişim, kişilerarası, grup içi ve gruplararası iletişim, örgütsel iletişim alanın gelişen ve ilgi çeken konuları haline gelmiştir.

    Böylesine gelişen iletişim alanının ne olduğu sorulabilir? Bu konuda farklı yaklaşımlara göre farklı tanımlar yapılmıştır. Bunların ayrıntılarına girmeden iletişimin insan toplumlarının vazgeçilmez etkinliği olduğunu söylemek gerekir. Nerede insan ve onun etkinliği varsa orada iletişim vardır. Bütün etkinliklerinin temelinde yatar, hatta önkoşuludur. İnsanın düşünebilmesi, karar verebilmesi, eyleme geçebilmesi için -başkaları ile- iletişimde bulunması gerekir. Böylesine önemli bir alanın sosyal bilimler içindeki yerinin ve konumunun geliştiğini söylemek gerekir. İletişim yakın zamanlara kadar bir meslek, bir sanat olarak değerlendiriliyordu. Sonra disiplinlerarası bir çalışma olarak kabul gördü. Ama artık bir bilim dalı olduğuna inanmak ve öyle değerlendirmek gerekiyor. Bunun basit bir nedeni var: En az on bilim dalının -tarih, sosyoloji, felsefe, ekonomi, sosyal psikoloji, antropoloji, dilbilim, hukuk, siyaset bilimi, sanat tarihi ve arkeoloji- katkılarından yararlansa da ilgi alanı, ilgilenme biçimi ve ulaşmaya çalıştığı sonuçlar farklıdır. İnsanı bütünlüğü içinde algılama kaygısı öteki sosyal bilimlerde olduğu gibi ağır basar. Ama koşullar iletişimi insan yaşamının en önemli etkinliklerinden biri haline getirmiştir. Bu durum alanda yaratılan bilginin önemini büyük ölçüde arttırmıştır. Böyle bir gelişmenin bilincinde olmak, öteki sosyal bilimlerin katkıları ile, yeni koşullara özgün yanıt arama çabalarını arttırmak gerekir.

    İnsan ve toplumu için iletişimin önemini arttıran 20. yüzyılda tanık olunan gelişmeler olmuştur. Bu gelişmeler karmaşıktır ve çok boyutlu niteliklere sahiptir: Batı dünyası yüzyılın başından beri kendi iç çelişkilerini çözmek ve dünya egemenliğini pekiştirmek için elindeki olanakları sonuna kadar kullanmış; izlediği politikalar kitle iletişimini teknik ve ideolojik bakımdan önemli bir konuma getirmiştir. Bu nedenle, iki dünya savaşı, yerel ve bölgesel çatışmalar, Soğuk Savaş, ekonomik bunalımlar, hammadde kaynaklarının denetimi, ülkelerin yönetiminde karşılaşılan ekonomik ve siyasal güçlükler ve bu sorunların aşılması için geliştirilen teknolojiler iletişimi ön plana çıkartan etkenler olarak düşünülmelidir. Savaş endüstrilerinin denetimi altındaki uydu, bilgisayar ve elektronik teknolojilerindeki gelişmeler ve bunların sivil amaçlı pazarlanabilir sonuçları, insanlık tarihinin tanık olduğu çok etkileyici bir dönemin yaşanmasına yol açmıştır. Bu sırada kitle iletişim araçları yaygınlaşmış, herkesin ilgisini çekecek yöntemleri keşfetmiş ve insanları bilgilendirme/oyalama becerilerini arttırmış, böylece günlük yaşamın ve siyasetin en ön saflarına yerleşmiştir. Artık herkes iletişimin öneminin, etkisinin ve oynadığı rolün büyüklüğünün farkındadır.

    İletişimin artan gücü beraberinde sorunlar da getirmiştir. Bunların başında iletişim alanındaki çoğulculuğu tehlikeye atan tekelleşme gelmektedir. Ekonomik ve siyasi gücü ellerinde tutanlar iletişim ile zihinleri de denetim altına alabilecek konuma gelmişlerdir. Sivil toplum örgütlenmeleriyle belli ölçüde baskı gücüne sahip, demokratik gelenekleri güçlü toplumlarda tekelleşmenin yarattığı sakıncaları sınırlayabilecek olanaklardan söz edilebilir. Ama dünyanın pek çok ülkesi gelişmelerin yarattığı olumsuzluklara karşı koyacak mekanizmalara sahip değildir. Bu ülkelerin ekonomik açıdan kalkınmak, siyasal açıdan demokratikleşmek çabasında oldukları hatırlanırsa düşüncelere getirilebilecek tek yönlü denetim olasılığı iç karartıcıdır.

    İletişimin gücünün artması bir başka olumsuzluğu daha ortaya çıkartmıştır. Bu, dünyayı kitle iletişim araçları aracılığı ile algılama ve değerlendirme yönelimlerinin daha da güçlenmesidir. Günümüzde kimin ne düşündüğü ve ne yaptığından çok, iletişim araçlarının bunları kamuoyuna aktarma biçimiyle imaj yaratma ve bilinç şekillendirme ön plandadır. Farklı bilgilenme kaynaklarının varolduğu toplumlarda bu özellik sanıldığı kadar olumsuzluk yaratmayabilir, ama kitle iletişim araçlarının kamuoyu oluşturmada neredeyse tekel olduğu toplumlarda son derece önemlidir. Bu açıdan insanların kararlarını oluşturmak için gereksinim duydukları bilgilerin doğru, güvenilir olması, yani iletişim araçlarının aktardıkları içeriklerin güvenilirliğinin sağlanması konusu kritik bir sorun olmuştur.

    2. İletişim Araştırmalarının Gelişimi

    İletişim alanına ilişkin bilgi iki önemli kaynaktan beslenmektedir. Birincisi, iletişim olarak adlandırılan bilim dalının gelişmesinden önce varolan ve insanı, yaşamını, toplumsal olguları sorgulamanın yarattığı birikimdir. Bu çerçevede önce felsefe, hukuk, tarihin katkıları akla gelir. İnsana ilişkin konuların sorgulanması, bunların gelişmelerinin öğrenilmesi, işleyişlerinde ortaya çıkan sorunların çözüm biçimi bunlar sayesinde öğrenilmiştir. Sonra 20. yüzyılda sanayi devriminin yarattığı toplumun sorunları üzerinde duran sosyoloji ve siyaset biliminin katkıları eklenmiştir. A.B.D.'de iletişim alanında kuramsal birikimin gelişmesi özellikle 1920'lerde siyaset bilimi ve sosyoloji araştırmaları çerçevesinde başlamıştır. Oy verme, propaganda, radyo araştırmaları ve basının toplumsal rolünü sosyologlar, siyaset bilimciler incelemişlerdir. Onları ekonomi, sosyal psikoloji, dilbilim, antropoloji, sanat tarihi ve arkeolojinin, hatta biyolojinin katkıları izlemiştir. İletişim alanının sorgulanması geliştikçe gereksinim duyulan katkıların artacağı söylenebilir. Bu katkılar dolaylıdır. Başka bilim dallarının önemli saydığı olguları anlamaya çalışırken ortaya konulan ama iletişim alanını da ilgilendiren bilgilerdir. Bunlara 20. yüzyılın ikinci yarısında ikinci bir kaynak, doğrudan iletişim alanını anlamak için yapılan çalışmalar eklenmiştir. Gazetecilik, radyo, televizyon, sinema konularında kurulan eğitim ve araştırma kurumlarında gerçekleştirilen çalışmalar alana ilişkin bilgileri arttıran doğrudan katkılardır. Bu çalışmalar iletişim alanının hem teknik/profesyonel sorunları ile hem de işleyişin yarattığı toplumsal sorunlarla ilgilenmektedirler. Başka bir deyişle alana bir yandan insan gücü yetiştirmeye çalışmakta, öteyandan işleyişin yarattığı durumu anlamak için sorgulama/araştırma yapmaya çalışmaktadırlar.

    Batı'daki gelişmeler için söylenenler Türkiye için de belli bir ölçüde geçerlidir. İletişim konusunun anlaşılmasına tarih, hukuk, siyaset bilimi ve sosyoloji katkıda bulunmuştur. Ancak bu katkıların sınırlı olduğunu söylemek gerekir. Çünkü Türkiye'nin önemli yapısal sorunları bilimin gelişimini de etkilenmiş ve bütün bilim dalları toplumsal gelişme düzeyinden kaynaklanan ciddi sorunlarla karşı karşıya kalmışlardır. Türkiye, sanayi devrimini gerçekleştirememiş, Aydınlanma Çağı'nı geç yaşamış ve dolayısıyla bilimin Batı'da sahip olduğu işlevleri yerine getirecek koşullardan yoksun kalmış bir ülke olarak toplumsal olguları sorgulama ve sorulara yanıt arama geleneğini hiç bir zaman yeterince geliştirememiştir. Böyle bir ortamda geleneksel sosyal bilim dalları iletişim alanına özel bir ilgi de göstermemişlerdir. Tarihçiler basın tarihi yazmadıkları gibi, sosyologlar iletişimin özel alanlar arasında yer alabileceğini Tahir Çağatay dışında uzun süre düşünmemişlerdir. Bazı istisnalar dışında bu tutumun bugün de sürdüğünü söylemek mümkündür.

    Türkiye'de iletişim alanında araştırmaları anlamak için iki noktanın önemli olduğu ortaya çıkmaktadır. Birincisi, bugün dünyada egemen olan iletişim sisteminin temel özelliklerinin iyi bilinmesi zorunluluğudur. Bunlar anlaşılmadan Türkiye ile ilgili çözümlemeler yanıltıcı olacaktır. İkinci nokta, Türkiye'deki toplumsal, siyasal gelişmelerin iletişim araştırmalarını nasıl etkilediği konusudur.

    3. İletişim Araştırmalarını Belirleyen Gelişme Koşulları

    Bütün insan toplumlarında iletişim, toplumsal varoluşun ve gelişmenin vazgeçilmez bir ögesidir. Örgütlenme düzeyi ve biçimi ne olursa olsun, her tarihsel toplum kendi gelişmişlik düzeyine uygun bir iletişim sistemi oluşturmuştur. Bugün de yeryüzünde bir dünya sistemi olma yolunda çabalarını sürdüren kapitalizmin geliştirdiği iletişim sistemi egemendir. Önce Batı Avrupa'da sonra A.B.D.'de gelişen bu sistem kendini, özgürlüğe, bireyciliğe, düşünceyi açıklama hakkına ve yaşamı kolaylaştıran tekniklere öncelik veren bir sistem olarak sunar. Bu değerlere 17. yüzyıldan itibaren yavaş bir gelişme gösteren her türlü sınırın giderek kaldırılması düşüncesi eklenecektir. Kaldırılması gereken sınırlar önce düşünsel sonra kültürel sınırlardır. Bu süreç önce bireyciliği, sonra pazar ekonomisini, nihayet 18. yüzyılda demokrasi ilkelerinin gelişimini güçlendirecektir. İletişim bu gelişmenin yaratıcısıdır. Kapalı dünyalar onun sayesinde açılmış, önce malların ve hizmetlerin sonra düşünce, sanat ve edebiyatın dolaşımı başlamıştır. Bu gelişmeleri 16. yüzyıldan itibaren geliştirilen posta, gazete, kara ve deniz ticareti, demiryolu, telefon, sinema, radyo, televizyon, internet gibi iletişim olanakları sağlayacaklardır. Anılan gelişmeler 20. yüzyıla "iletişim çağı" adının verilmesine yol açacak kadar etkileyici, demokratik toplumlarda dördüncü güç olarak nitelenen kitle iletişim araçlarının, özellikle de televizyonun aslında daha da önemli bir güç olup olmadıkları sorgulamasını yaratacak kadar ürkütücüdür.

    İletişim alanında araştırmaların yarattığı bilgi birikimi de bu gelişmelerin izini taşır. İletişim konusuna gösterilen ilgi 20. yüzyılın başından itibaren giderek artmıştır. İlgilenenlerde farklı iki yaklaşım dikkat çeker. Birinci yaklaşım, iletişim sürecini, içinde yaşanılan toplumsal sistemin meşru bir parçası olarak algılayan, egemenlik yapısını yansıtan ve destekleyen akademik girişimlerden bir rahatsızlık ya da tedirginlik duymayan ve genel olarak toplum kurumlarının ve iletişim yapılarının daha görevsel olarak çalışmasını amaçlayan paradigmalardan oluşmaktadır. Bu paradigmalar Durkheim, Dewey, Parks, Cooley ne Mead'den Carey, Grossberg, Fiske, Blumler, Gans, Gerbner, Gross, Becker, Greenberg ve Tunstall kadar pek çok kişi tarafından sürdürülen liberal çoğulcu ve medyayı eleştirici yaklaşımlar; Weber, Simmels ve Smelser'in "çatışma çözümü" yaklaşımları; Compte, Schramm, Lerner, Pool, Pye, De Fleur, Lasswell, Ball-Rokeach, Bauer, Katz, Festiger, Greenberg, K. ve G.E. Lang ve Journalism Quarterly' nin ortaya koyduğu tutucu yaklaşımlar; Darvin'in rekabetçiliğinden ve Mosca, Pareto ve Michels'den 1980'lerde Reaganomics, Tchacherism ve onların uzantıları yeni sağ yaklaşımlar; burjuva devrimleri sonrası siyasal egemenlikten yoksun bırakılan Hıristiyan ve İslam yaradılış kuramlarının burjuva teknolojisini kullanarak burjuva ideolojisi ve kültürel pratiklerini eleştiren yaklaşımlar birinci grubu oluştururlar.

    İkincisi, egemen toplumsal yapının görevselliğini ve temel felsefesini soruşturan; popüler iletişim akışının sistemin meşrulaştırılması, güçlendirilmesi ve yeniden üretilmesi yönünde biçimlendiği ve kullanıldığı üzerine eğilen; tekelci veya oligopolist mülkiyet ilişkileri yapısının sermayenin çıkarları merkezi etrafında dönen değil, insanın temel ihtiyaçlarını karşılamayı odak noktası olarak alan demokratik bir yapıya doğru bir değişimi araştıran yaklaşımlardır. Bu yaklaşımların öncüleri H. Schiller, N. Chomsky, W. Smythe, A. Mattelart, R. Williams, N. Garnham, S. Hall, O. Boyd-Barret gibi aydınlardır. 1990'larda Marksist ve Marksist yönelimli araştırmalarda J. Wasko, D.J. Slack, M. Schudson, V. Mosco, D. Schiller, D. Morley, C. Hamelink. T. Varis, J. Curran, H. Hardt, C. Sparks, P. Golding ön plana çıkarlar.

    Bu iki görüş Batı dünyasında birlikte vardır ve karşıtlıklarıyla birbirlerini tanımlar ve tamamlarlar. Daha doğrusu eleştirel görüş, egemenliği sürdürme çabasındaki görüşün eksiklerinin farkına varmasına ve yenilemesine istemeyerek de olsa yardım eder. Mevcut toplumsal yapıyı tehdit edecek boyutlarda olmadığı sürece sistem bu eleştirel görüşe karşı değildir. Batı'da çoğunlukta olan, desteklenen ve hatta savunucularına rahat bir yaşam sürme olanağı sağlayan birinci görüştür. Bu görüşün kuramları ve araştırmaları, başarıları uygulamayla kanıtlanmış bir sistemin savunucusu olduğu için, bütün dünyada da önemli sayılır ve saygın üniversitelerde ders olarak okutulurlar. Öteki ülkelerdeki bu sunum ekonomik ekonomik emperyalizmin akademik alandaki akademik-kültürel emperyalist uzantısı olarak nitelenebilir. Batı kapitalist sistemini eleştiren yaklaşımlar da marjinallikten uzaktır. Bu araştırmalar Batı dünyasındaki gelişmeleri yakından izleyen, dünyaya egemen bir kültürün dilinde yazıldığı için pek çok kişi tarafından kolaylıkla okunan ve alıntı yapanlara saygın bir konum kazandıran, ülkelerindeki toplumsal sistemle değişik nedenlerle barışık olmayan entellektüellere rahat eleştiri yapma olanağı sağlayan güvenilir kaynaklardır. Batı dünyası hem iletişim teknolojilerini ve profesyonel ideolojilerini, hem de destekleyici ve sistemin nasıl eleştirilmesi gerektiğini anlatan yapıtlarını aynı anda satabilmektedir.

    4. Türkiye'ye Yansımalar ve Sonuçları


    Osmanlı İmparatorluğu Batı'daki gelişmelerin dışında kalmıştır. İletişim alanında geleneksel yapısını Tanzimat dönemine kadar önemli bir değişime uğratmadan da koruyacaktır. Bu yapıda seçkin bir yönetici elitin iktidarını sürdürmesi için gerekli olanların dışında hiç bir iletişim olanağından yararlanılmamıştır. Matbaa ancak 1727'da kurulmuş, ama hiç bir zaman bilginin yayılma aracı olamamıştır. İlk gazeteler 1795 yılından itibaren Fransızlar tarafından Fransızca olarak yayınlanmış, Osmanlı aydınlarının 19. yüzyıldan itibaren halka ulaşmada büyük umut bağladıkları gazetecilik, devletin sıkı denetim altında gelişememiştir. Geciken ve yetersiz kalan eğitim reformları, 19. yüzyıl sonlarında ciddi boyutlara ulaşan İmparatorluğun parçalanma tehlikesi, uzun süren savaşlar modernleşme girişimlerinin güdük kalmasına yol açmıştır. İletişim alanındaki teknolojik gelişmelerin matbaa dışında yakından izlendiği söylenebilir. Telgraf bunun bir örneğidir. 19. yüzyıl ortalarında Kırım Savaşı sırasında kullanılmaya başlanmış ve hızla yaygınlaştırılmıştır. Ancak bu, basının gereksinim duyduğu haberlerin hızla yayılmasından çok, merkezden yapılan siyasal denetim olanaklarını güçlendirmeye yaramıştır. Gazetecilik 20. yüzyılın başında özgürlük ortamı içinde gelişmeyi umud ederken, birbiri ardına gelen savaşlar yüzünden etkili olamamıştır.

    Cumhuriyet yönetimi başlangıçtan itibaren iletişim alanında yeni politikaların işaretini vermiştir. Anadolu Ajansı ve radyo alışılagelenden farklı -özel- bir yapıya kavuşturulmaya çalışılmışsa uygulama başarısızlıkla sona ermiştir. Yazılı basın tek parti yönetiminde yasal ve idari sınırlamalardan şikayetini sürdürmüştür. Çok partili siyasal yaşamın bu sorunları çözmesi umud edilirken, ekonomik kalkınma ve demokrasinin yaygınlaşması sorunlarını çözülemeyince, Demokrat Parti'nin eleştirilere yanıtı iletişim araçlarına sert davranmak olmuştur. Bu dönemin ilginç yanı, parasal olanakların -ilan, kredi v.b.- hükümet tarafından basın üzerinde baskı aracı olarak kullanılmasının sık yaşanmasıdır.

    Türkiye 20. yüzyılın son 20 yılında Batı dünyasına karşı izlediği yakınlık politikalarının bir sonucu olarak Batı'da geliştirilen teknolojik yenilikleri, önerilen doğrultuda ülkeye aktarma, kullanma politikası gütmüştür. Deregulation politikalarının bir sonucu olarak radyo televizyon yayıncılığında kamu yayın tekeline son verilmesi, ticari radyo ve televizyon kanallarının çoğalması kitle iletişim araçlarının önemli ve etkili olduğu konusundaki kanıların güçlenmesine yol açmışlardır. Dördüncü gücün bazen ötekilerden daha güçlü olduğu konusundaki kanılar yaygınlaşmaktadır.

    Bu gelişmelerin iletişim konusundaki bilgi birikimini etkilediğine kuşku yoktur. Cumhuriyet Türkiye'sinde tarih, sosyoloji, siyaset bilimi, hukuk, felsefe, dilbilim, antropoloji, sosyal psikoloji, sanat ve arkeoloji çalışmalarının iletişim alanındaki bilgi birikimine katkısı, Batı'dakilerle karşılaştırıldığında, yok denecek kadar azdır. Bu katkı azlığı iletişim alanının gelişmesini doğrudan engellemese bile, zayıf kalmasına neden olmuştur. Çünkü hiç bir iletişim olgusu tek başına, öteki olay ve gelişmelerden yalıtılarak anlaşılamaz. İletişim her şeyden önce toplumsal bir süreçtir. Bu sürecin yapısı, işleyişi ve sonuçları, örneğin sosyoloji, tarih, kültürel antropoloji, dil bilimi, sosyal psikoloji ve siyasal ekonomi gibi alanların katkısı olmaksızın veya bu alanlara yönelmeksizin kısır kalır. Örneğin, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi toplumsal yapı araştırmaları iletişim sürecini anlamak için başvurulması zorunlu kaynaklardır. Tarih araştırmalarının önemi kendini burada gösterir. Tarih insan toplumlarının geçmişteki iletişim süreçleri hakkında bilgi vermeyebilir, ama geçmişteki toplum ve devlet yapılarını incelerken ya da herhangi bir dönemle ilgili bir olguyu aydınlatmaya çalışırken, dolaylı da olsa, iletişim süreçlerinin nasıl biçimlendiğini aydınlatabilir. Bu yüzden sadece özel bir tarih olarak iletişim tarihi değil, ama onu anlamlı kılacak uygarlık tarihinin bilinmesi önemlidir. Bu çerçevede tarihin iletişim alanına değerli katkıları vardır. Bir kere Osmanlı toplumunun genel nitelikleri hakkında ortaya koydukları iletişimin nereye yerleştiği konusunda sağlıklı görüşler geliştirmeye izin vermiştir. Son derece önemli çalışmalar (Adnan Adıvar, Niyazi Berkes) Osmanlı toplumunda sadece matbaanın gecikme nedenleri açıklamakla kalmamış, iletişimi yakından ilgilendiren toplumsal süreçlerin açıklanma yöntemleri konusunda da yol gösterici olmuştur. Tarih için söylenenler iletişim alanını anlamaya yardım eden bütün öteki bilimler için de geçerlidir. Her birinin kendi sorunsalı çerçevesinde iletişimden söz etmesi öğretici ve yararlıdır. Siyaset bilimi, kamuoyu ve siyasal düşünce araştırmaları ile (Nermin Abadan-Unat, Şerif Mardin), sosyoloji bazı monografileri ile (Mübeccel Kıray, Emre Kongar) iletişim alanını anlamaya yardım edecek bilgi birikimine katkıda bulunmuştur.

    Bu katkılara rağmen iletişim gecikerek ve yavaş gelişmiştir. Oysa iletişim eğitimi ve araştırmaları çok önce, A.B.D.'deki çalışmalara yakın bir tarihte başlayabilirdi; çünkü bir gazetecilik okulunun kurulmasından söz edilmesi 1930 yılına gider. Tek parti yönetimi gazetecilerin de en az öğretmenler kadar eğitim görmesi gerektiğine inandığından, sorumlu yazıişleri müdürleri için lise ya da yüksekokul bitirme zorunluluğunu 1931 basın yasasına eklemişti. Bunun üzerine İstanbul Darülfununu bir gazetecilik okulu açmak için girişimlere başladıysa da basın yasasının eğitimle ilgili maddesi gazetecilerin girişimleriyle değiştirilince yüksekokul açılması düşüncesi terkedilmişti. Konu 1950 yılında bu kez gazetecilerin isteği üzerine tekrar gündeme geldi ve İstanbul'da iki yıllık eğitim veren bir Gazetecilik Enstitüsü kuruldu. Bu kurum gazetecilere diploma verme işlevi gören ilk meslek eğitim kurumu oldu, ama gazetecilikle ilgili bilimsel çalışmaların odağı haline gelemedi. Ancak 1965 yılında Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksekokulu'nun kurulmasıyla iletişim alanında akademik araştırma yapma olanağı ilk kez gerçekleşmiş oldu.

    Eğitim ve araştırma kurumlarının kurulmasının gecikmesine paralel olarak, iletişim incelemeleri de çok sonralara ertelenmiştir. Gerçi, Türkiye'de iletişim alanına ilişkin ilk çalışma bir gazeteci tarafından (Ahmet Emin Yalman) A.B.D.'nin Colombia Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde yapılmıştır: The Development of Modern Turkey as Mesured by Its Press, (1914). Fakat, bir elli yıl kadar Türkiye'de iletişim araştırması yapılmamıştır. İletişimle ilgili araştırmalar Amerikalılar tarafından yapılmıştır. bunlardan ilki D. Lerner'in The Passing of Traditional Society (1958) isimli araştırmasıdır. Bunu takiben Princeton ve Yale Üniversitelerinin 1960'ın başlarında seri halinde çıkardıkları incelemelerde Türkiye'deki iletişim ve kalkınma da ele alınmış ve Japonya ile karşılaştırılmıştır (Pye, 1963; Frey, 1963; Ward &Rustow, 1964). İletişim konusunu da içeren çoğunlukla Amerikan kaynaklı araştırmalar devam etmiştir.

    Türkiye'deki iletişim araştırmalarının bu durumunu açıklamak için genel koşulları gözden geçirmek gerekir.


    1. Türkiye çağdaş iletişim teknolojilerinin üretim sürecinin dışında kalmış, her zaman kullanıcısı olmuştur. Hareketli harflerin kullanıldığı matbaayı önce Uygur Türklerinin geliştirmiş olması Anadolu Türkleri için teknolojik bir miras olmamıştır. Gutenberg matbaası bile toplumsal nedenlerle çok geç kullanılmıştır. Bugün uydu teknolojisinin için de benzer şeyler söylenebilir. Kullanımı için verilen siyasal karar olumlu bulunabilir, ama geçmişte benzer kararlar iletişim alanını gelişiminde sanıldığı kadar olumlu sonuç vermemiştir. Televizyon alıcıları üretilmekte, ama teknolojik gelişme sağlayacak araştırmalara rastlanmamaktadır. Teknolojinin üretilmediği bir toplumda, üretimle araştırma arasındaki bağın kurulması çok güçleşmektedir.

    2. Türkiye'de izlenen politikalar ekonomik ve siyasal bağımsızlık anlayışını ortadan kaldırmış, dışa bağımlılığı güçlendirmiştir. Bu politika soru sormayı ve yaratıcılığı ortadan kaldırmaktadır. Ekonomide bağımlılık, siyaset ve bilimde de bağımlılığı arttırmaktadır. Düşünmek ve yaratmak yerine üretilmiş, paketlenmiş mallar/düşünceler tüketilmektedir.

    3. Bağımlılık tereddütleri, ilkesizlikleri beraberinde getirmektedir. Önceden tartışılmış, belirlenmiş politikalar yerine anlık, değişken, tutarsız uygulamalar ön plana çıkmaktadır. Batı bloku içinde yer almak, A.B.D.'ye koşulsuz bağlılık gibi algılanıp uygulanınca, ülkede farklı düşünce ve uygulamalara izin verilmediği gibi, marjinal, aykırı görüşlerin mevcut siyasal, toplumsal sistemi düzeltmeye yardım edici öneri ve eleştirileri de geri plana itilmektedir. Türkiye için son derece önemli olabilecek Unesco'nun Uluslararası Yeni İletişim Düzeni tartışmalarına katılıp yararlanmak yerine, bu konuda hazırlanan Mac Bride raporunun Türkçe yayınlanmasının geciktirilmesi bile bu kafa karışıklığının sonucudur.

    4. Sözü edilen politikalarla bağlantılı biçimde Türkiye'de siyasal iktidarlar bilgi üretim süreci karşısında hep kuşkucu olmuşlardır. Üretimle bütünleşmediği, bu nedenle başından itibaren denetlenemediği için, genel olarak bütün araştırmalar, ama özellikle toplumsal gelişme sürecini anlamaya yardım eden araştırmalar Türkiye'de siyasal iktidarların endişe kaynağı olmuş, bilim dünyasını ürküten sert müdahalelere yol açmıştır. Bu özellik bugün tamamen ortadan kalkmamıştır. Doğal olarak bilimsel merakı ve bu merakın giderilmesi yollarını arama çabalarınının gelişimini engellemektedir.

    Sözü edilen koşullar iletişim araştırmalarını da etkilemektedir. Bugün iletişimin tarihi önemli katkılara rağmen - S. İskit, S. N. Gerçek, M. N. Özön, O. Koloğlu, U. Kocabaşoğlu, H. Topuz, N. Yazıcı, M. Tunçay, C. Koçak- yazılmayı beklemektedir. Biyografi son derece azdır. Mesleklerin gelişimi -A. Gevgilili, N. Demirkent, S. Turhan, A. Asna'nın yazdıklarına rağmen- ve örgütlenme sorunları yeterince bilinmemektedir. İletişim alanının ekonomisi, ilan, reklam ve dağıtım konuları ilgi beklemektedir.

    İletişim araştırmaları Batı'nın entellektüel egemenliği altındadır. Batı'dan alınan reçeteler işleri kolaylaştırır gibi görünse de öğretici ve kalıcı çalışmaların yapılmasını engellemektedir. Kimse Batı'daki çalışmaların bilinmesine, izlenmesine hatta benzerlerinin yapılmasına karşı değildir. Ama sadece güvenilir, kanıtlanmış bulunduğu için Batı kalıplarının izlenmesi ülkenin iletişim sorunlarını anlamaya ve açıklamaya izin vermemektedir. Kuşkusuz referans noktası Batı olunca, her yeni kuşak için Batı'da en son çıkan, gelişen yaklaşımlar/yönelimler önemli hale gelmektedir. Bunların neden, hangi amaçla, nasıl geliştirildiği önemsenmeden sadece görünür sonuçlarının aktarılması Türkiye'deki akademik geleneğin kurtulması gereken önemli özelliklerinden biri olarak görünmektedir.

    İletişim alanında yapılan çalışmaların dağınık ve analiz yapmaya izin vermediğini söylemek şaşırtıcı değildir. Tamamen kişisel ve koşullara bağlı olarak yapılan çalışmalar sayıca da az olduklarından Türkiye'de dönemsel ayrımlar yapmak güçtür. Son on yılın değişen ve gelişen iletişim ortamı bile merakları yeterince tahrik etmiş görünmemektedir.

    İletişim araştırmaları konusunda her şeye rağmen umutlu olmayı gerektirecek bir gelişme vardır. Bu farklı birikimlere sahip araştırıcılar alana gösterdikleri ilgidir. Bunların yeni dünya ve Türkiye koşullarında özgün çalışma yapma zorunluluğunu duymaları araştırmaları geliştirebilecek önemli bir etken gibi görünmektedir. Bu süreç önümüzdeki yıllarda özel ve kamu sektörünün araştırmaya göstereceği ilgiyle beslenecektir. Bu ilgiyi kanıtlar gelişmeler henüz sınırlıdır, ama Türkiye'de iletişimin bugünkü kadar önemli hale geldiği başka dönem olmamıştı. Herkes farklı nedenlerle alana ilişkin bilgilerin gelişimine katkıda buunacaktır. Ancak o zaman Türkiye'de iletişim araştırmalarının içeriklerine ilişkin ilginç değerlendirmeler mümkün olabilecektir.



    KAYNAKÇA

    Akşin, Sina (ed.), Bugünkü Türkiye, 5 Cilt, Cem Yayınevi, İstanbul, 1995.

    Alemdar, Korkmaz, "Küreselleşme, Türkiye ve Kitle İletişim Araçları", Türk-İş Yıllığı '97, s.275-283.

    And, Metin, Culture, Performance and Communication in Turkey, Institute for the Study of Languages and

    Culture of Asia and Africa, Tokyo, 1987.

    Atauz, Sevil (der.), Türkiye'de Sosyal Bilim Araştırmalarının Gelişimi, Türk Sosyal Bilimler Derneği, Ankara, 1986.

    Avcıoğlu, Doğan, Türkiye'nin Düzeni (Dün-Bugün-Yarın), 2 Cilt, Bilgi Yayınevi, 4. Basım, 1969.

    Çağatay, Tahir, Günün Sosyolojisine Giriş, AÜDTCF, 1962.

    Dünyada ve Türkiye'de Güncel Sosyolojik Gelişmeler, 2 Cilt, Ankara,1994.

    Erdoğan, İrfan, İletişim, Egemenlik, Mücadeleye Giriş, İmge Yayınevi, Ankara, 1997.

    Erdoğan, İ. Alemdar K., İletişim ve Toplum. Kitle İletişim Kuramları:Tutucu ve Değişimci Yaklaşımlar, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1990.

    Hardt, Hanno, Communication, History and Theory in America, Routledge, 1992.

    Kaya, Raşit, Kitle İletişim Sistemleri, Teori Yayınları, Ankara, 1985.

    Kaya, R, Alemdar K., Kitle İletişiminde Temel Yaklaşımlar, 1983.

    Kaya R., Alemdar K., Radyo Televizyonda Yeni Düzen, TOBB, Ankara, 1993.

    Mattelart, Armand ve Michele, Histoire des Theories de la Communication, La Decouverte, Paris, 1995.

    Mutlu, Erol, "Kitle İletişim Kuramları ve Türkiye'de Basın Yayın Eğitimi", Yıllık, 1991-1992, s. 119-142.

    Oskay, Ünsal, 19. Yüzyıldan Günümüze Kitle İletişiminin Kültürel İşlevleri, SBF Yayını, Ankara, 1982.

    Pye, L, Communication and Political Development, Princeton, 1963

    Tekeli, İ., İlkin, S., Osmanlı İmparatorluğu'nda Eğitim ve Bilgi Üretim Sisteminin Oluşumu ve Dönüşümü, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara, 1993.

    Turan, Şerafettin, Türk Kültür Tarihi. Türk Kültüründen Türkiye Kültürüne ve Evrenselliğe, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1990.

    Türkiye'de Ailenin Değişimi, Türk Sosyal Bilimler Derneği, Ankara, 1984.

    Üşür, İşaya, "Ma'lumat Toplumu Ya Da Buharlaşan Herşey Katılaşıyor", Türk-İş Yıllığı '97, s. 293-320.

    Wolton, Dominique, Penser la Communication, Flammarion, Paris, 1997.

    Zıllıoğlu, Merih, Sinematografik Bilim Kurgu Yayınlarının Çocukların Dünya Görüşünün Oluşumuna Etkileri, Anadolu Üniversitesi, 1986

    Prof. Dr.,Korkmaz ALEMDAR , Prof. Dr., İrfan ERDOĞAN

    Alıntı
     

Bu Sayfayı Paylaş