Ç Harfi İle Başlayan Osmanlıca Kelimeler ve Anlamları

'Tarihi Bilgiler' forumunda Mavi_inci tarafından 24 Şubat 2011 tarihinde açılan konu

  1. Mavi_inci

    Mavi_inci Özel Üye

    Sponsorlu Bağlantılar
    Ç Harfi İle Başlayan Osmanlıca Kelimeler ve Anlamları konusu Ç Harfi İle Başlayan Osmanlıca Kelimeler ve Anlamları

    Ç Osmanlı alfabesinin yedinci harfi olup, ebced hesabında “cim” harfi gibi üç sayısının karşılıdır.
    ÇABA Cehd. Gayret, herhangi bir işi yapmak için harcanan güç.
    ÇABÜK f. Çabuk, seri, aceleli, hızlı, tez, hafif.
    ÇABÜK-HIRÂMÂN f. Sür’atli yürüyen. Çabuk yürüyen.
    ÇABÜK-REV f. Çabukça giden.
    ÇAÇARON İtl. Çok konuşan, çenesi düşük, geveze.
    ÇAÇELE f. Postal, ayakkabı, çarık, pabuç.
    ÇADER-İ KUHLÎ Sema, gök. * Karanlık gece.
    ÇAĞ Zaman, vakit, esnâ, hengâm, mevsim. * Yaş. * Boy, kamet, tenâsüb, lüzumu derece semizlik.* Devir, tarih çağları. (İlkçağ, Ortaçağ, Yeniçağ, Yakınçağ.)
    ÇAĞATAY Cengiz Han’ın oğlu Çağatay Han’ın ismine nisbetle Mâvera-ün Nehr taraflarında oturan Doğu Türklerine ve edebî lisan olarak kullandıkları Doğu Türkçesine verilen isimdir.
    ÇAĞDAŞ (Bak: Asrî)
    ÇAĞDIŞI Askerliğe alınma çağı dışında. * Çağın fikirlerine felsefesine uymayan. Bu mânada bazı kimselerin kelimeyi hakaret olarak kullanmaları dar görüşlülüğün ve cehaletin neticesidir. Çünkü çağın insanlık için zararlı öyle fikirleri ve felsefeleri vardır ki, gelecek devirler bunu anladıkları zaman şimdi bunu benimseyenlerin zavallılıkları da anlaşılmış olacaktır. Körükörüne çağın her düşüncesini benimsemek, müslümana yakışmaz. (Bak: Asrî)
    ÇAĞLA (Çağala) Badem, erik, kayısı gibi yemişlerin yenebilen ham meyvesi.
    ÇAĞLAR Kayalara veya setlere çarparak, yerden köpürerek düşen su. Şelâle, çağlayan.
    ÇAĞRIŞIM Psk: Bir idrakla kazanılan bir fikrin başka bir idrak (algı) ile kazanılan fikir arasında bağıntı kurulması, birinin diğerini hatıra getirmesidir. Bu bağıntı zaman ve mekânda yakınlık, benzerlik ve zıdlık sebebiyle kurulur. Sevap deyince günahın; abdest deyince namazın; Cennet deyince Cehennem’in de aklı gelmesi gibi…
    ÇAĞZ f. Kurbağa. * Korku, havf. * Kapandığı halde hâlâ içinde cerahat bulunan yara. * Ah ü fizar. İnilti.
    ÇÂH (Çeh) f. Kuyu. Çukur.
    ÇÂH-I BÜN Kuyu dibi.
    ÇÂH-I YUSUF Hz. Yusufun (A.S.) kardeşleri tarafından atılmış olduğu kuyu.
    ÇÂH-I ZEMZEM Zemzem kuyusu.
    ÇAK f. İyi, güzel, sıhhatli, şişman.
    ÇAK f. Yarık, çatlak, yırtmaç. * Kılıç, bıçak gibi şeylerin sesleri. * Sabah vakti beyazlığı. * Küçük pencere. * Hazır. Amâde.
    ÇAKACAK f. Silahlı çatışmadan çıkan ses.
    ÇAKALOZ Çakıltaşı atan bir nevi küçük top.
    ÇAKÇAK Parça parça, yırtık pırtık. * Kılıç ve emsâli şeylerin sesleri.
    ÇÂKER f. Kul, köle.
    ÇÂKERÂNE f. Kölecesine, köle gibi.
    ÇÂKERÎ f. Abd’e, köleye ait. * Kölelik. Kulluk, abdlik, esirlik, cariyelik.
    ÇAKMAKLI Ağızdan dolan ve tetik yerinde bir cins çakmakla ateş alan eski tüfek çeşitlerinden biri.
    ÇAKŞIR İnce kumaştan yapılan uzun bir çeşit şalvar. * Kuşların ayağındaki tüy.
    ÇAKUÇ f. Çekiç.
    ÇAL İsimlere önden eklenip, onun daima hareket edip oynamakta olduğuna işaret ve delâlet eder. Meselâ: Çal-at : Durduğu yerde de hareket eden at. * Bir şeyi şiddetle kapmaya delâlet eder. Meselâ: Çal-yaka: Yakasından kapmak, şiddetle yakalamak.
    ÇALA İsimlerden önce kullanılarak, devam ve şiddetli ve pervasız kullanılmasını bildirir. Meselâ: Çalakalem: Çabuk ve gelişigüzel ve ilmi olmayan yazı yazmak.
    ÇALAB t. İlâh. Mâbud. Cenâb-ı Hak, Rab.
    ÇALAK f. Yerinde durmayan, çabuk, oynak. Dâima çalışan. Her bir hareketi çabuk olan. * Akıl ve ferâseti açık.
    ÇALAKÎ f. Çeviklik, süratlilik, tezlik.
    ÇAL-AT Hareketli, yerinde duramayıp şahlanan at.
    ÇALBUS f. Dalkavuk, yaltakçı.
    ÇALÇENE t. Durmayıp konuşan, geveze.
    ÇALGI Müzik âleti. Müzik, çalgı. (İslâm âlimleri insanda maddi, hayvâni hisler ve hevesler uyandıran müziğin haram olduğunu bildirmişlerdir.)
    ÇALIM Tavır, eda. * Kılıcın keskin tarafı, ağzı.
    ÇÂLİK f. Çelik çomak oyunu.
    ÇÂLİŞ f. Savaşta düşmana karşı gurur ve naz ile yürüme. * Mukabil, karşı durma. * Savaş, muharebe, harp, ceng, mücadele. * Birleşme.
    ÇAM f. Eğrilme, bükülme. * Salınma.
    ÇÂME f. şiir ve gazel. Manzume.
    ÇÂME-GÛY f. Şair.
    ÇAMULARİ Himalaya dağlarına bağlı bir dağ silsilesi.
    ÇANE f. Çene.
    ÇAP f. Basma, baskı, tab.
    ÇAPAR Postacı.
    ÇAPKUN Seri ve yorulmaz neviden iyi bir at cinsi.
    ÇAPLUS f. Dalkavuk, yaltakçı.
    ÇAPÛL f. Yağma, saldırı.
    ÇAPÛLCU Düşman toprağına atla hücum edip yağma eden. Akıncı, yağmacı.
    ÇAR (Slavca) Eski Rus İmaparatorlarının ünvanları. * Bulgar kralı.
    ÇÂR f. Dört. Cihâr.
    ÇÂR-BÂLİŞ(T) f. Evvelce padişahların ve makamca büyük olanların üzerlerine oturdukları dört katlı şilte. * Dört unsur.
    ÇÂR-CİHET Dört cihet. Cihat-ı erbaa.
    ÇÂR-ÇEŞM Dört göz.
    ÇÂR-ÇİZ Dört şey.
    ÇAR-DEH f. Ondört.
    ÇÂRE f. Neticeye varmak üzere maniaları kaldırmak için tutulması icabeden çıkar yol. Kurtuluş yolu. Tedbir, yardım, yol. * Hile. * Bir def’a. * Ayrılık.
    ÇARE-İ HALÂS Kurtuluş çaresi.
    ÇÂRE-CU f. Çâre arıyan.
    ÇÂRE-SÂZ f. Çâre bulan.
    ÇAR-EBRU Dört kaş. * Bıyığı yeni gelmiş delikanlı.
    ÇAR-ERKÂN-I CUVANÎ Padişahın özel hizmetlerinde bulunan ve Enderun’un azamlarından olan dört kişi hakkında kullanılan bir tabirdir.
    ÇAR-GÂH f. Dört taraf ki, bunlar; şark, garb, şimal, cenub’dur. * Dünya, küre-i arz, cihan. * Türk musikisinde bir makam adıdır.
    ÇAR-GUŞE f. Dört köşe. Dört taraf. Dört yön.
    ÇARH Çark, tekerlek. * Felek, gök, sema. * Ok yayı. * Elbisede yaka. * Tef.* Devreden, dönen. * Çakır doğan. * Talih.
    ÇARH-I AHDAR Gök kubbe.
    ÇARHA f. Ordunun ilerisinde bulunan askerlerin yaptıkları tâlim. * Çıkrık gibi dönen yuvarlakça bir cins dolap.
    ÇARIYAR (Bak: Çaryâr)
    ÇARİÇE (Slavca) Rus İmparatoriçesinin nâmı.
    ÇARK f. (Çarh-Çerh) Dönen pervaneli tekerlek. * Vapur, değirmen ve dolap çarkı. * Bir makinenin dönen tekerleği, çok zaman bu tekerlek makineyi çalıştırır. Her çeşit tekerlekli makine. * Dönerek işleyen âlet. * Koz: Birbiri içinde dönen feleklerden mürekkeb kâinat, felek, eflâk. * Baht. Talih. şans.
    ÇARK-I FELEK Bir makine veya dolaba benzetilen gökyüzü. * Mc: Tâlih, baht. * Yakıldığı zaman dönerek ateşler püskürten bir çeşit donanma fişeği. * Bir nevi sarmaşıklı nebat çiçeği.
    ÇARMIH f. (Çar: Dört; Mıh: Çivi) Salib. Suçluyu haça germek için kurulmuş, haç şeklinde darağacı. * Geminin direkleri başından aşağıya inen kalın ipler.
    ÇAR NAÇAR f. İster istemez, mecburiyetle.
    ÇARPA f. Eşek, deve, koyun v.s. gibi dört ayaklı hayvanlar.
    ÇARSU f. Dört taraf. Dört tarafı olan şey. * Çarşı, pazar.
    ÇARŞAF Yatağın üstüne serilen veya yorgana kaplanan bez örtü. * Kadınların kullandığı baştan örtülen, pelerinli eteklikli sokak elbisesi. Kadınların örtünmesi farzdır. Bu maksatla çarşaf ucuz, pratik, hafif olması ve zengin fakir herkesin kolayca sağlıyabilmesi bakımından yaygın olarak kulanılagelmiştir. Çeşitli renklerde olabilir. Çarşaf kadar ucuz ve pratik İslâma uygun başka bir giyecek yapılmadığı için, çarşaf giyenleri kınamak çok haksızlıktır. Çarşaf zengin ve fakir ayrımını kaldırır. İç giyimi örttüğü için ailelerin birbirine özenerek israfa düşmelerini, gösterişi, çekememezlikleri ve bundan doğan huzursuzlukları önler. Ferâce, car, cilbab denen örtüler de, bu tarz örtü çeşitlerindendir. (Bak: Tesettür)
    ÇAR-ŞEB f. Cilbab, ferace, çarşaf.
    ÇAR-ŞENBİH f. Haftanın dördüncü günü. Çarşamba günü.
    ÇAR-TAK f. Çardak. * Dört köşe çadır.
    ÇARTA(RE) f. Dünya, âlem, küre-i arz. * Dört unsur. * Dört teli olan kemençe.
    ÇÂRUB f. Süpürge.
    ÇÂRUB-ZEN f. Süpürücü.
    ÇARUĞ f. Çarık.
    ÇAR U YEK Dörtte bir.
    ÇARÜM f. Dördüncü.
    ÇAR-YAR Dört dost. (Hz. Ebûbekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali (R.A.) lerin nâmları.) Dört Halife, Hulefâ-i Erbaa veya Ashab-ı Güzin diye de ihtiramla anılırlar.
    ÇAR-YARÎ f. Çar-yâra ait. Sünnîlik.
    ÇAR-YEK f. Çeyrek, dörtte bir. * Saatin dörtte biri, onbeş dakika. * Mecidiye denilen gümüş sikkenin dörtte biri ki, beş kuruşluk bir gümüş sikkedir.
    ÇAR-ZEBAN f. Geveze, çenesi düşük, lüzumsuz olarak konuşan.
    ÇAŞ f. Tahıl yığını, hububat.
    ÇAŞİT Casus.
    ÇAŞNİ Çeşni, lezzet, tad. Yemeğin tadına bakmak için ağza alınan miktar, tadımlık.
    ÇAŞT f. Kuşluk yemeği. * Kuşluk vakti.
    ÇAVELE f. Güzel renkli bir cins gül. * Eğri büğrü, yamuk.
    ÇAVUŞ Vaktiyle divanlarda hükümdarların hizmetinde bulunan yaver veya muhzır gibi subaylara denilirdi. Tanzimattan evvelki Osmanlı saray teşkilatında çavuşlar, padişahın yaverleri ve çavuşbaşı mabeyn müşiri idi. * Onbaşıdan üstte ve assubaydan alttaki derecede olan asker. * İşçilerin başları, şefleri.
    ÇE f. Küçültme edatı olap bu mânâ ile Farsça isimlere eklenir.
    BAĞ-ÇE Küçük bağ, bahçe.
    ÇE (Bak: Çi)
    ÇEÇ f. Hububat elenen kalbur. * Harman savurmakta kullanılan yaba.
    ÇEÇEK f. Gül. Çiçek. * Gönül. * Çiçek hastalığı. * Vücutda çıkan ben.
    ÇEH f. Kılıç, bıçak ve hançer gibi âletlerin kını, kılıfı.
    ÇEH f. Kuyu, çukur.
    ÇEHAN f. Damlıyan, damlayıcı.
    ÇEHÂR f. Dört, erbaa.
    ÇEHÂR-DEH f. Ondört.
    ÇEHÂR-GÂNE f. Dört unsur.
    ÇEHÂR-PÂ f. Dört ayaklı hayvan.
    ÇEHARÜM f. Dördüncü.
    ÇEHRE f. Vech, yüz, surat. * Mc: Surat asmak, dargınlık. * Görünüş, şekil, zahir.
    ÇEHRE-NÜMUD f.Yüzünü gösteren, yüz gösterici.
    ÇEHRE-PERDAZ f. Ressam.
    ÇEK Çekoslovakya, Bohemya ahalisinden olan ve Çek’ce konuşan kavim ki, Osmanlı metinlerinde “çeh” diye geçer.
    ÇEKAN f. Damlamış, damlıyan.
    ÇEKİ Odun gibi ağır cisimleri tartmada kullanılan 250 kiloluk ağırlık ölçüsü.
    ÇEKİDE f. Gürz ve topuz gibi eski zamanlarda kullanılan savaş âletleri. * Damlamış.
    ÇEKİMSER t. Taraf tutmayan.
    ÇEKRE f. Küçük su damlası. Su serpintisi.
    ÇELEBİ Efendi, kibar kimse. * Mevlâna postnişinine verilen ünvan. * Çelebi, Sultan Mehmed devrine kadar padişah oğullarına verilen ünvan idi. * Mevlânâ soyundan gelenlerle, mevlevilerin büyüklerine verilen ünvan.
    ÇELE-ÇEPE f. Sağa sola.
    ÇELENK f. Eskiden kadınların süs için başlarına taktıkları mücevher veya madenlerden yapılmış sorguç. Halka şeklinde çiçek veya yapraklı dal demeti. (Cenazelere çelenk göndermek İslâm âdeti değildir, israftır.)
    ÇELİPA f. Haç, put, sanem. * Eğik ve kıvrık çizgi.
    ÇEM f. Naz ve eda ile salınarak yürüme. * Ziynetli, süslü, düzgün. * Cürüm, kabahat, suç. * Taam, yemek. * Mâna. * Kazanılmış, toplanılmış.
    ÇEMBER (Bak: Çenber)
    ÇEMEN Yeşil ve kısa otlarla kaplı yer, çimen. Ağaç ve çiçekleri olan yeşillik, çayır. * Pastırmaya konulan bir çeşit ot.
    ÇEMENİSTAN f. Bahçe, çimenlik.
    ÇEMENZAR f. Yeşillik, çayır.
    ÇENBER f. Daire, def ve kalbur gibi şeylerin tahtadan olan dairesi. * Fıçı ve tekerlek gibi şeylere takviye edip, dağılmalarını önlemek için etrafını çevirecek tarzda geçirilen demir veya tahta halka. * Başa ve boyna bağlanan yemeni. * Esirlik, bağlılık, kölelik. * Geo: Bir düzlemde bulunan sabit noktadan aynı uzaklıktaki noktaların meydana getirdiği geometrik şekil.
    ÇEND f. Kaç tâne? Ne kadar? * Birkaç. Üç-beş gibi adet. * Herhangi bir şeyin yüzde biri.
    ÇENDAN f. Gerçi, her ne kadar. O kadar. Pek o kadar.
    ÇENDÎ f. Bir müddet, biraz.
    ÇENDİN f. Kaç, kadar, ne kadar, bu kadar.
    ÇENEB f. Sünnet.
    ÇENG f. Pençe. * El. * Çalgı âletlerinden bir saz çeşidi. * Eğri büğrü.
    ÇENGAR f. Yengeç. * Bakır pasından yapılan yeşil boya.
    ÇENGEL f. Pençe. * Bir şey asmağa yarayan alet. * Orman, ağaçlık yer.
    ÇENGİ Zil ve kaşık vurarak oynayan dansöz ve rakkase ki, ekseriyetle çingene kızlarındandır.
    ÇEP f. Sol, yanlış, falso.
    ÇEPEL Kirli, bulaşık, karışık, çamurlu.
    ÇEP-ENDAZ f. Hileci,hilekâr, hile yapan kişi.
    ÇEPER Cidar, duvar.
    ÇEP ŞÜDEN f. Solak olmak. * Mc: Doğruluktan yüz çevirmek.
    ÇEP Ü RAST Sağ ve sol.
    ÇERA f. Niçin, niye böyle? * Mer’a. Otlak.
    ÇERAG f. Işık. kandil. Lâmba. Mum. * Kutlu, mutlu. * Otlak. Mer’a. * Otlama. * Tekaüd. * Talebe.
    ÇERAGAN f. Etrafı aydınlatma, şenlik. Kandil donanması, çırağan.
    ÇERAG-ÇEŞM f. Evlat, çocuk, veled, insan yavrusu.
    ÇERAKİSE (Çerkes. C.) Çerkesler. Kafkasyada yerli bir kabilenin adı.
    ÇERAM f. Otlak.
    ÇERA-ZAR f. Otlak, çayır.
    ÇERB f. Besili, semiz, yağlı. * Muvafık, münasib, uygun. * Temayüz, imtiyaz. Diğerlerinden fazla ve üstün olma.
    ÇERB-AHUR f. İçinde yemi bol olan ahır. * Bolluk içinde yaşıyan kimse.
    ÇERB-DEST f. Eli işe yatkın. Sür’atli, eli çabuk.
    ÇERBÎ f. Tatlılık, yumuşaklık.
    ÇERB-PEHLU f. Besili, semiz, gövdeli, yağlı.
    ÇERES f. Zindan, hapishane. * Zulüm, işkence. * Mer’a, otlak. * Üzüm teknesi.
    ÇERH f. Çark. Dolap. * Felek. Talih. * Dingil üzerine dönen. * Gök. * Def. * Zenberek. * Mancınık. * Elbise yakası. * Ok yayı. * Çakır gözlü doğan kuşu.
    ÇERHİDEN f. Kendi etrafında dönmek.
    ÇERKES Kafkas kavimlerinden biri. * Bu kavme mensub olan kimse.
    ÇERM f. Hayvan ve insan derisi. Post.
    ÇESPAN Lâyık, uygun, münasib, muvafık, yakışır.
    ÇESPİDE f. Lâyık, uygun münasib, muvafık, yakışır.
    ÇEŞ f. “Deneyen, sınayan, tadına bakan” mânâsına gelerek kelimelere eklenir.
    ÇEŞAN f. Topuz, gürz.
    ÇEŞENDE f. Tadıcı, tadan, tadına bakan.
    ÇEŞİDE f. Tadmış. Tadılmış olan.
    ÇEŞİDEN f. Lezzetine bakmak. Tadmak.
    ÇEŞM f. Göz. Ayn. Dide.
    ÇEŞM-İ ÂHU Ceylân gözü.
    ÇEŞM-İ BED Kem göz.
    ÇEŞM-İ DİL Basiret. Kalb gözü.
    ÇEŞM-İ GAZUB Kızgın bakış.
    ÇEŞM-İ GİRYÂN Ağlayan göz.
    ÇEŞM-İ HOŞ-NİGÂH Güzel bakışlı göz.
    ÇEŞM-İ İSTİKBÂL-BİNÎ Gelecek zamanı, istikbâli gören göz. Kuvve-i kudsiye ve ferâset ve basiretle ileriyi bilen nazar.
    ÇEŞM-İ MEST Sarhoş göz, mest olmuş göz.
    ÇEŞM-ZAHM Nazar değme.
    ÇEŞMAN (Çeşm. C.) Çeşmler, gözler.
    ÇEŞM-AŞİNA f. Göz aşinalığı olan, tanıdık.
    ÇEŞM-AVİZ f. Yüz örtüsü, peçe.
    ÇEŞM-DAR f. Bekliyen, gözliyen.
    ÇEŞM-DERİDE f. Sıkılmaz, utanmaz, arsız.
    ÇEŞN (Çeşen) f. Bayram, îd. * Düğün. * Ziyafet, şölen.
    ÇETE Bölük, birlik, takım. Bir reisin idaresi altında bulunan birlik. * Asker bölüğü, müfreze. * Çapulcu ve akıncı takımı.
    ÇETİN Sert. * İnatçı, dik başlı. * Zor, güç.
    ÇETR f. Gece. * Gölgelik, çadır, şemsiye.
    ÇETR-İ ANBERİN Karanlık gece.
    ÇETR-İ NUR Güneş, şems.
    ÇETU f. Perde, örtü.
    ÇETUK f. Serçe kuşu.
    ÇEVGAN f. Cirit oyunlarında atlıların birbirlerine attıkları değnek. * Baston, ucu eğri değnek.
    ÇEVİK t. Tez hareketli. Oynak. Çabuk hareket edebilen.
    ÇEVİK ÇALAK Tez, hareketli, çalışan. Yerinde durmayıp hareket eden.
    ÇEYREK f. Dörtte bir (Bak: Çâr-yek)
    ÇIFITLIK Yahudilik, Yahudi cinsiyet ve mezhebi. * Münâfıklık.
    ÇIĞIR t. Yeni açılan patika yolu. * Ayak izi ile karlı yerde açılan yol. * Başkalarının da uyabileceği yeni bir tarz ve yol. * Çığın açtığı iz, yol.(… Hayat-ı içtimaiye-i beşeriyede bir çığır açan, eğer kâinattaki kanun-u fıtrata muvafık hareket etmezse hayırlı işlerde ve terakkide muvaffak olamaz. Bütün hareketi şer ve tahrib hesabına geçer…L.)
    ÇIMACI Vapurda ve iskelede çımayı atıp tutmak vazifesiyle görevli tayfa.
    Çİ (Çe) f. Ne? Nasıl? (Soru edatı) * Taaccüb ve hayret yerinde de kullanılır.
    ÇİDE f. Devşirilmiş, toplanmış.
    Çİ-GUNE f. Nasıl, ne çeşit, ne türlü.
    ÇİHAR f. Dört. (Bak: Çâr)
    ÇİHİL f. Kırk (sayı). * Mc: Çok, ziyade, fazla.
    ÇİL (Çihil-Çehl) f. Kırk. * Mc: Çok.
    ÇİLE f. Eziyet. Sıkıntı. * İplik. * Yay kirişi. * Tas: Dervişlerin kapalı bir yere çekilerek ibadetle geçirdikleri kırk gün.
    ÇİLEHÂNE-İ UZLET Çile çekilen yer. Yalnız başına ve çile içinde ibadet yapılan yer.
    ÇİLEKEŞ Çile çekmiş. Çile dolduran, dert çeken.
    ÇİLLE Farsça (40) rakamını gösteren (Çihille) kelimesinin telaffuzunda aldığı şekildir. Daha çok (Çile) şeklinde söylenir. (Bak: Çile)
    ÇİM f. Rutubetten hasıl olan yosun.* Kesilmiş çimenli yerler.
    ÇİN f. Büklüm. * Çatıklık. Buruşukluk. Kıvrım.
    ÇİN-İ CEBİN Alın buruşuğu. Alın kırışığı.
    ÇİN-İ EBRU Kaş çatıklığı.
    ÇİN f. “Derleyen, toplayan” mânâlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır.
    HUŞE-ÇİN Başak toplayan.
    ÇİNE f. Kuş yemi.
    ÇİNENDE f. Devşiren, toplayan, toplayıcı.
    ÇİN-İ MAÇİN Çin ve Çin’in güney kısmı.
    ÇİPİL Gözleri ağrılı ve kirpikleri dökülmüş kimse. * Çepel.
    ÇİRAG f. Fitil, kandil, mum, lâmba. * Çırak. * Talebe, öğrenci, şakird. * Tekaüd, emekli, emekliye ayrılmış olan kişi.
    ÇİRE f. Mâhir, maharetli, becerikli. * Bahadır, kahraman, yiğit, cesur.
    ÇİRE f. Niçin? Çerâ?
    ÇİRE-DEST f. Becerikli, eli işe yatkın olan.
    ÇİREGÎ f. Bahadırlık, kahramanlık, yiğitlik. * Ustalık. Mâhirlik.
    ÇİRK Kir, pas, pislik, murdarlık, necaset. * Yarada olan irin ve kan.
    ÇİRK-ÂB f. Pis su.
    ÇİRKÂF f. Çirkef. Pis su. Pis. * Terbiyesiz. Edebsiz.
    ÇİRKİN f. Güzel olmıyan. * Çok kirli. * Kanlı, irinli çıban veya yara.
    ÇİSAN f. Ne gibi? Nasıl?
    ÇİSTAN f. Bilmece.
    ÇİZ f. Şey. Nesne.
    ÇOLPA f. Bir ayağı sakat olan. * Yürürken ilk defa sol ayağını atan. * Mc: Beceriksiz. Eli yakışıksız.
    ÇOPRA Balık kılçığı. * Sık çalılık veya sazlık. * Uzunca boylu olan tatlı su balığı.
    ÇÖMEZ Medresede talebeye ve müderrise hizmet ederek ilim öğrenen kimse. Talebe yamağı.
    ÇUB f. Ağaç değnek, sopa. * Çöp.
    ÇUBAN f. Çoban, sığırtmaç.
    ÇUBE f. Oklava.
    ÇUBEK f. Değnek, sopa. Davul tokmağı.
    ÇUG f. Su arkı. * Boyunduruk.
    ÇUHADAR Ayak hizmetinde bulunan çuha elbiseli yahut çuhadan olan perdenin haricinde emre hazır bulunan hademe.
    ÇUN f. (Tâlil edatı) Ne zaman ki, çünkü, şu sebepten ki, gibi, şâyet, zirâ, nasıl, niçin, çerâ.. den beri mânalarına gelir.
    ÇUNAN f. Öyle böyle.
    ÇUNİN f. Böyle.
    ÇUN Ü ÇİRA f. Nasıl ve niçin.
    ÇUVALDIZ Çuval ve ona benzer çul vs. dikmeye mahsus büyük iğne.
    ÇÜ f. (Teşbih ve tâlil edatı) Gibi. * Dikkat. * Ahenk.
    ÇÜN f. Gibi. * Zira, çünki, madem ki. * Nasıl, nice.
    ÇÜNAN f. Böyle. Bu şekilde. Bunun gibi.
    ÇÜNBEK f. Atlama, sıçrama.
    ÇÜNKİ f. Zira, şundan dolayı ki, şuna binaen ki, şu sebebden ki.
    ÇÜST f. Çevik, çabuk hareketli. Seri-ül-hareke. * Dar, sıkı. * Muntazam, mükemmel, düzgün. Yakışıklı.
    ÇÜSTÎ f. Atiklik, çeviklik, çabukluk.
     

Bu Sayfayı Paylaş